Velleżîne-ctenebû-ttâġûte en ya'budûhâ ve enâbû ila(A)llâhi lehumu-lbuşrâ(c) febeşşir ‘ibâd(i)
Tağut'tan, ona kulluk etmekten kaçınan ve içtenlikle Allah'a yönelenler için müjde vardır. O halde, kullarımı müjdele!
Tağuttan, ona kulluk etmekten kaçınıp da tam gönülle Allah'a yönelenlere gelince, müjde onlaradır. Haydi müjdele kullarımı.
Bu ayet, şirkten kaçınan ve Allah'a yönelenlerin müjdelendiğini, bu kişilerin Allah'ın gerçek kulları olduğunu ve akıl sahipleri olarak nitelendirildiğini vurgulamaktadır. Ayet, tevhid inancının ve Allah'a yönelişin önemini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): C-n-b kökü, bir şeyden yan durmak, uzaklaşmak anlamındadır. 'İctenabe' fiili ise, bir şeyi terk etmek, ondan uzak durmak ve sakınmak manasına gelir. Ayetteki kullanımı, 'tağut'a ibadetten bilinçli bir şekilde uzak durmayı, ondan yüz çevirmeyi ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): C-n-b kökünden türeyen 'ictenabe', bir şeyi terk etmek, ondan uzaklaşmak demektir. Ayetteki 'ictenebû' fiili, 'tağut'a kulluktan kaçınan, onu terk eden kimseleri anlatır ve bu, mecazi olarak ondan yüz çevirme ve uzaklaşma anlamını taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): T-ğ-v kökü, haddi aşmak, sınırı geçmek demektir. 'Tağut' ise, haddi aşan, azgınlaşan her şeyi kapsar; şeytan, putlar, sihirbazlar, kâhinler ve Allah'tan başka ibadet edilen her şey bu kapsamdadır. Ayetteki kullanımı, Allah'ın sınırlarını aşarak kendisine ibadet edilen her türlü varlığı ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Tağut, Allah'a karşı haddi aşan, azgınlaşan ve insanları saptıran her şeydir. Bu, şeytanı, putları ve Allah'ın dışında ibadet edilen her şeyi içerir. Ayette, 'tağut'a kulluktan kaçınmak, bu tür azgın ve saptırıcı varlıklara ibadet etmemek anlamına gelir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu'ya göre 'tağut', Kur'an'da Allah'ın otoritesine meydan okuyan, O'nun yerine geçen veya O'na ortak koşulan her türlü güç veya varlık için kullanılan merkezi bir kavramdır. Ayetteki bağlamda, Allah'tan başka tapılan her şeyin reddedilmesi gerektiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): N-w-b kökü, bir şeye dönmek, yönelmek demektir. 'İnâbe' ise, Allah'a yönelmek, O'na dönmek, O'na itaat etmek ve O'nun emirlerine uymak anlamındadır. Ayetteki 'enâbû', tağuttan yüz çevirdikten sonra Allah'a samimiyetle yönelmeyi ve O'na teslim olmayı ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): N-w-b kökünden türeyen 'inâbe', Allah'a yönelmek, O'na dönmek ve O'na sığınmak demektir. Bu, sadece dilde değil, kalpte de Allah'a yönelişi ifade eder. Ayetteki kullanımı, şirkten arınmış bir kalple Allah'a tam bir teslimiyetle yönelmeyi vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): B-ş-r kökü, sevinç ve neşe veren haber anlamındadır. 'Büşrâ', sevindirici haber, müjde demektir. Ayetteki 'lehumu'l-büşrâ', tağuttan kaçınıp Allah'a yönelenlere Allah tarafından vaat edilen cennet ve rıza gibi güzel sonuçları müjdelemektedir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): B-ş-r kökünden gelen 'büşrâ', sevindirici haberdir. Bu, insanı mutlu eden, içini ferahlatan bir haberi ifade eder. Ayetteki 'büşrâ', Allah'ın bu kullarına vereceği mükâfatın ve onlara olan rızasının bir ifadesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): A-b-d kökü, boyun eğmek, itaat etmek, kulluk etmek demektir. 'İbâd', Allah'a kulluk eden, O'na boyun eğen kimselerdir. Ayetteki 'ibâdî' (kullarım), Allah'ın özel olarak seçtiği, O'na samimiyetle yönelen ve O'nun emirlerine uyan müminleri ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): A-b-d kökünden türeyen 'abd', köle ve kul anlamlarına gelir. Ancak Kur'an'da 'ibâdullah' veya 'ibâdî' şeklinde kullanıldığında, Allah'a tam bir teslimiyetle ibadet eden, O'nun emirlerine uyan ve O'nun rızasını gözeten seçkin kulları ifade eder. Ayetteki 'ibâdî', bu özel ve değerli kulları işaret eder.
Zümer Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(39-17) Vellezînectenebût tâğûte en ya'budûhâ ve enâbû ilallâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâd.
(39-17) Tağut'a kulluk etmekten kaçınıp Allâh'a yönelenlere müjde vardır. O halde, kullarımı müjdele!
Bu âyet-i kerîmenin ilk bölümündeki hitâp Rahmâniyyet mertebesinden; sondaki "fe beşşir ıbâd" (kullarımı müjdele) hitâbı ise Zât mertebesindendir.
On altıncı âyet, ateşten sakınma emriyle bitmişti. On yedinci âyet ise bu sakınmayı fiilen gerçekleştiren, tâğûtu terk edip Allâh'a yönelen bahtiyar kulları müjdelemektedir.
Müfessirlere göre bu âyet-i kerîme, câhiliye devrinde putlara tapmaktan sakınan Zeyd b. Amr, Ebû Zer el-Gıfârî ve Selmân-ı Fârisî gibi hanîf kimseler hakkında nâzil olmuştur (Vâhidî, Esbâbu'n-Nüzûl).
Zâhiren tâğût, Allâh'tan başka kendisine kulluk edilen her türlü varlık, sistem veya güçtür; şeytân, putlar, zâlim yöneticiler hep bu kapsamdadır. Enfüsî yönden ise tâğût, nefs-i emmâredir; benlik iddiâsıyla ilâhlık taslar ve kişiyi kendi hevâsının peşinde sürükler.
Bakara Sûresi 2/256'da buyrulur: "Fe men yekfur bit tâgûti ve yu'min billâhi fe kadistamseke bil urvetil vuskâ" (Kim tâğût'u inkâr edip Allâh'a îmân ederse, sağlam bir kulpa yapışmıştır). Kalp, bâtıl ma'bûdlardan boşalmadıkça Hakk'a yer açamaz.
"Tâğût" kelimesinin ebced değeri 1416'dır (tâ: 9, elif: 1, gayn: 1000, vâv: 6, te: 400). Rakamlarını toplarsak 1+4+1+6= 12 elde edilir ki, Hakîkat-i Muhammediyye'ye bağlı olduğunu gösterir. Zâten hiçbir varlığın o sistemin dışına çıkması da mümkün değildir. Hâdi olsun Mudill olsun tüm zıt isimler o potada cem' olmuştur. Tâğût, kendi inkârıyla Hakk'a delâlet eden bir tecellîdir; ondan kaçınmak emri ise emr-i teklîfîye âittir.
"Vellezînectenebût tâğûte" (Tağut'a kulluk etmekten kaçınanlar): "İctenebû" kelimesi, "yan" anlamına gelen "c-n-b" kökünden gelir. "İctinâb", bir şeyin yanına bile yaklaşmamak üzere terk etmektir. Bu, sâdece fiziksel bir uzaklaşma değil, kalben ve zihnen de arınmaktır.
"Enâbû ilallâh" (Allâh'a yönelenler): Zâhiren, Allâh'a samîmî bir yöneliş ve dönüşü ifâde eder. "Enâbû" kelimesi, sekizinci âyette geçen "munîben" ile aynı köktendir.
Tövbe ile inâbe arasındaki fark şudur: Tövbede kul, yaptığı bir hatâdan pişmân olur ve o hatâya dönmemeye söz verir. İnâbede ise kul, hatânın kaynağının bizzât kendi benlik iddiâsı olduğunu görür ve o iddiânın kendisinden döner. Birinde fiilden döner, diğerinde fiilin kaynağından döner. Bu yüzden âyet "tâbe ilallâh" (Allâh'a tövbe etti) değil "enâbe ilallâh" (Allâh'a yöneldi) der; buradaki dönüş, bir hatâyı terk etmek değil, yüzünü bütünüyle Hakk'a çevirmektir.
"Lehumul buşrâ" (Müjdeler olsun): "Buşrâ" kelimesi "b-ş-r" kökünden gelir. "Beşere" "cilt, yüzün derisi" demektir; müjde, sevincin yüzde belirmesine sebep olan haberdir.
Kur'ân-ı Kerîm'de bu kök, hem "beşer" (insân) hem "mübeşşir" (müjdeci) hem de "büşrâ" (müjde) olarak geçer.
Allâh'a yönelenlere her mertebede farklı müjdeler vardır:
Şerîat ve tarîkat mertebelerinde müjde, cehennem ateşinden kurtulmak, cennet nîmetlerine kavuşmaktır: "Yübeşşiruhum rabbuhum bi rahmetin minhu ve rıdvânin ve cennâtin lehum fîhâ naîmun mukîm" (Rableri onları, katından bir rahmet, rızâ ve içinde dâimî nîmetler bulunan cennetlerle müjdeler) (Tevbe 9/21).
Hakîkat mertebesinde müjde, fenâ fillâh'a erip kesret perdesinin kalkmasıdır. Hz. Mûsâ'ya yöneltilen "len terânî" (Sen Beni göremezsin) (A'râf 7/143) hitâbı, bakışın henüz benlik kaydıyla kayıtlı olduğu mertebeyi işâret eder. Bu kayıt kalktığında, kul, "Îsâ" (Ayn (göz) ve Sîn (insân)) ya'nî "gören insân" mertebesine yükselir.
Mârifet mertebesinde müjde, bakâ billâh'a erip, her ân Hakk'la birlikte olmak, Allâh'ın halîfesi ve Zâtî zuhûr mahalli olmaktır.
Yûnus Sûresi 10/62-64'te şöyle buyrulur: "E lâ inne evliyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn. Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn. Lehümül büşrâ fil hayâtid dünyâ ve fil âhireh." (Dikkat edin! Allâh'ın velîleri için ne korku vardır ne de hüzün. Onlar îmân edip takvâ sâhibi olanlardır. Dünyâ hayâtında da âhirette de onlara müjde vardır.)
"Fe beşşir ıbâd" (O halde, kullarımı müjdele!): Âyetin akışında ince bir değişiklik dikkat çeker: Başta "onlara müjde vardır" denirken, sonda "kullarımı müjdele" buyrulmuştur. Ya'nî önce "onlar" diye bahsedilen kimseler, âyetin sonunda "kullarım" hitâbına mazhar olmuşlardır.
Bu geçiş tesâdüfî değildir. Tâğût'tan kaçınıp Allâh'a yönelenler, yolun başında henüz "onlar"dır, uzaktadırlar, yoldadırlar, arayıştadırlar. Fakat yolun sonunda, Hakk'a vâsıl olduklarında, Hakk onları " kullarım" diyerek kendine nisbet eder. Bu, uzaklıktan yakınlığa, yolculuktan vuslata erişmenin ifâdesidir.
Burada daha derin bir sır gizlidir. Aslında "kullarımı" demek için Arapça'da "ıbâdî" (عبادي) denmesi, ya'nî sonda "Benim" ma'nâsına gelen (ى) harfinin bulunması gerekirdi. Ancak bu âyette, yaygın kıraatlerde o harf ne yazılmış ne de okunmuştur. Geriye sâdece, o gizli âidiyete işâret eden "dâl" harfinin altındaki ince bir "esre" kalmıştır. Harf gitmiş ama izi kalmıştır. "Benim" lafzen yok, hükmen mevcuttur. Sanki Hakk Teâlâ "Benim" kelimesini gizleyerek kullarına öyle bir yakîn bahşetmiştir ki, vahdet gerçekleşmiş, artık arada "Ben" ve "sen" ayrımı kalmamıştır. Diğer yönden halkının arasında onları gizlediğinin ifâdesidir; nitekim kudsî hadîste buyrulur: "Benim velîlerim kubbelerimin altındadır; onları Benden başkası tanıyamaz" (Gazâlî, İhyâu Ulûmi'd-Dîn, Cilt IV, s. 256).
Hakk, hem "Benim"i gizlemiş hem de "Benim kullarım"ı gizlemiştir. Onlar halk arasında meçhul, Hakk katında ise ma'lûm ve mahbûbdurlar. Tıpkı âyetteki "yâ" harfi gibi. Geriye kalan "dâl" harfi ise delîl demektir; bu kullar, Hakk'ın varlığına yeryüzündeki delîlleridir.
"Müjdele!" emri zâhiren Resûlullâh'a (s.a.v.) yöneliktir. Ancak bu emir, her devirde insânları Hakk'a çağıran irşâd ehline de yöneliktir. Onlar, bu müjdeyi ehline ulaştırmakla vazîfelidirler.
Âyet-i kerîme müjdenin içeriğini açıkça bildirmemiş, "müjdele" diyerek belirsiz bırakmıştır. Bu belirsizlik, müjdenin büyüklüğüne, kelimelere sığdırılamaz ve târif edilemez oluşuna işârettir. Nitekim kudsî hadîste buyrulur: "Sâlih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insânın aklına gelmeyen şeyler hazırladım" (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 3244; Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 2824).