Lehum min fevkihim zulelun mine-nnâri vemin tahtihim zulel(un)(c) żâlike yuḣavvifu(A)llâhu bihi ‘ibâdeh(u)(c) yâ ‘ibâdi fettekûn(i)
Onlar için üstlerinde ateşten katmanlar, altlarında (ateşten) katmanlar vardır. İşte Allah, kullarını bununla korkutur. Ey kullarım, bana karşı gelmekten sakının.
Onların üstlerinde ateşten tabakalar, altlarında yine ateşten tabakalar vardır. İşte Allah, kullarını bundan korkutuyor, "Ey kullarım! benden korkun." (diyor).
Bu ayet, cehennem azabının dehşetini tasvir ederek Allah'ın kullarını takvaya çağırmaktadır. 'Zulel' kelimesiyle azabın kuşatıcılığı, 'yuhavvifu' ile Allah'ın korkutma eylemi ve 'fettekuni' ile kullardan istenen sakınma emri vurgulanmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zulle' kelimesinin aslen bir şeyi gölgelemek, örtmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'zulal' ise, ateşin üst üste yığılmış, katmanlı bir şekilde kuşatmasını ifade eder ki bu, azabın şiddetini ve kuşatıcılığını gösterir. Ateşin gölge gibi tasvir edilmesi, onun yoğunluğunu ve her yeri kapladığını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'zulal' kelimesini 'gölgelikler' olarak açıklar ve burada ateşten oluşan katmanları mecazi bir ifade olarak değerlendirir. Ateşin gölge gibi tasvir edilmesi, onun yoğunluğunu ve her yeri kapladığını, adeta bir gölgelik gibi kuşattığını anlatır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'zulal' kelimesinin 'zıll' (gölge) kelimesinin çoğulu olduğunu ve burada ateşten oluşan katmanları ifade ettiğini belirtir. Bu kullanım, azabın sadece yukarıdan değil, her yönden kuşatıcı olduğunu ve kaçış imkanı olmadığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'havf' kelimesinin bir şeyden dolayı duyulan endişe ve korku olduğunu belirtir. 'Yuhavvifu' fiili ise, Allah'ın bu azap tasviriyle kullarında bir korku ve çekinme hali oluşturmayı amaçladığını, böylece onları günahtan sakındırdığını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'havf' kavramının sadece bir korku değil, aynı zamanda Allah'a karşı duyulan saygı ve sorumluluk bilinciyle harmanlanmış bir çekinme olduğunu vurgular. Ayetteki 'yuhavvifu' fiili, Allah'ın bu azap tasviriyle insanları sadece korkutmakla kalmayıp, aynı zamanda onları doğru yola sevk etme amacını taşır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'havf' kelimesinin zıddının 'emn' (güven) olduğunu ve 'tahvîf'in (korkutma) bir şeyi korkulacak hale getirmek olduğunu belirtir. Ayetteki 'yuhavvifu' fiili, Allah'ın azabının gerçekliğini ve dehşetini ortaya koyarak kullarını bu akıbetten sakınmaya çağırdığını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'abd' kelimesinin aslen boyun eğme, itaat etme anlamına geldiğini ve 'ibadet'in de bu boyun eğmenin en üst derecesi olduğunu belirtir. Ayetteki 'ibâdehu' ifadesi, Allah'ın yaratıcısı olduğu ve kendisine kulluk etmesi gereken tüm insanları kapsar, bu da Allah'ın onlara karşı olan otoritesini ve sorumluluklarını hatırlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'abd' kavramının Kur'an'da sadece bir kölelik değil, aynı zamanda Allah'a karşı tam bir teslimiyet ve itaat anlamına geldiğini açıklar. 'İbâdehu' ifadesi, Allah'ın kullarına yönelik hem bir uyarı hem de bir çağrı niteliğindedir; onlardan beklenen, bu azaptan sakınarak O'na tam bir kullukla yönelmeleridir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'abd' kelimesinin hem hür hem de köle anlamlarına geldiğini, ancak Kur'an'da genellikle Allah'a karşı kulluk eden insanları ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'ibâdehu' ifadesi, Allah'ın tüm insanlığa hitap ettiğini ve onlardan bu uyarıya kulak vermelerini beklediğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'takva' kelimesinin aslen bir şeyi korumak, muhafaza etmek anlamına geldiğini ve dinde ise nefsi günahlardan korumak olduğunu belirtir. Ayetteki 'fettekuni' emri, Allah'ın azabından sakınmak için O'nun emirlerine uymayı ve yasaklarından kaçınmayı, yani takva sahibi olmayı emreder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'takva' kavramının Kur'an'da sadece bir korku değil, aynı zamanda Allah'a karşı duyulan derin bir saygı, sorumluluk bilinci ve O'nun rızasını kazanma çabası olduğunu vurgular. 'Fettekuni' emri, Allah'ın kullarından, O'nun azabından korunmak için O'na karşı bilinçli ve sorumlu bir yaşam sürmelerini istediğini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'takva' kelimesinin Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu ve Allah'a karşı duyulan saygıdan, O'nun emirlerine uymaya kadar birçok boyutu içerdiğini belirtir. Ayetteki 'fettekuni' emri, Allah'ın kullarından, O'nun azabından korunmak için O'na karşı tam bir teslimiyet ve itaat içinde olmalarını talep ettiğini ifade eder.
Zümer Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(39-16) Lehum min fevkıhim zulelun minen nâri ve min tahtihim zulel, zâlike yuhavvifullâhu bihî ıbâdeh, yâ ıbâdi fettekûn.
(39-16) Onların üstlerinde ateşten katmanlar (gölgelikler), altlarında da (ateşten) katmanlar vardır. İşte Allâh, kullarını bununla korkutur. Ey kullarım! Öyleyse benden sakının!
Bu âyet-i kerîmenin ilk bölümündeki hitâp Rahmâniyyet mertebesinden; sondaki "yâ ıbâdi fettekûn" hitâbı ise Zât mertebesindendir.
On beşinci âyet, Hakk'a kulluktan yüz çevirenlerin karşılaşacağı apaçık hüsrânı beyân etmişti. On altıncı âyet ise bu hüsrânın somut tasvîrini, ateşten gölgeliklerin dehşetini gözler önüne sermektedir.
"Zulelun minen nâri" (Ateşten gölgeler vardır): "Zulel" kelimesi "zulla"nın çoğulu olup, "güneşin yakıcılığından koruyan gölgelik, tente, siper" ma'nâsına gelir. Oysa burada gölgeliğin kendisi ateştendir; koruyucu sandıkları şey, yakıcının tâ kendisi olmuştur. Onlar serinlik umarken nâr (ateş) bulmuşlardır.
Gölgeliğin ateşten olması, bu âlemdeki sahte sığınakların tabiâtını gösterir. Mal, makâm, şöhret, kişiye güven ve gölge veriyormuş gibi görünür ama Hakk'tan uzaklaştırdığı ölçüde her biri birer ateştir.
"Min fevkıhim" (Üstlerinden): Zâhiren cehennemin üst üste katmanlarla kuşatması, azâbın her yönden sarması anlamına gelir. Bâtınen ise üstteki ateş, kişinin aklının bâtıl inançlar, kibir ve cehâletle perdelenerek ilâhî hakîkatlere kapanmasıdır. Hakîkat güneşinden mahrûm kalanın üzerindeki örtü, onu serinletmek yerine yakacaktır.
"Min tahtihim zulel" (Altlarından (ateşten) gölgeler):
Alttaki ateşten gölge, nefsâni arzuların, şehvetin ve dünyevî tutkuların ateşiyle meşgul olmaktır. Nefsini âdetâ ilâh edinerek Hakk'ı unutmaktır. Ayağının altındaki zemin hakîkat değil hevâ olduğundan, bastığı her yer onu yakar.
Böylece kişi, üstünde cehâletin ve altında nefsânî arzuların ateşi arasına sıkışmıştır. Bu iki ateş birbirini de besler: Üstteki cehâlet, kişinin alttaki arzuları sorgulamasını engeller; alttaki arzular ise kişiyi cehâletten kurtulacak ilme yönelmekten alıkoyar. Çıkış, ikisine birden müdâhaleyi gerektirir: Üstteki cehâlet ateşi ilim ve irfân ile, alttaki şehvet ateşi zühd ve mücâhede ile söner.
"Zâlike yuhavvifullâhu bihî ıbâdeh" (İşte Allâh, kullarını bununla korkutur): Hakk'ın korkutması, cezâlandırmadan önceki merhamet kapısıdır; O kullarını cehennem ateşine karşı uyararak onları sakındırmak ister.
"Yâ ıbâdi fettekûn" (Ey kullarım! Öyleyse benden sakının!): Âyetin bu bölümünde hitâp şekli değişmiştir. İlk bölümde "ıbâdehû" (O'nun kulları) denirken, son bölümde "ıbâdî" (Benim kullarım) buyrulmuştur.
"Ibâdeh" umûmî kulları ifâde eder; bütün mahlûkât bu kulluğa dâhildir. "Ibâdî" ise husûsî, Zâtî tecellîye mazhar olmuş, seçkin kulları ifâde eder.
İlk bölümdeki "yuhavvifu" (korkutur) ile sondaki "fettekûn" (sakının) aynı ma'nâda değildir. "Havf" beşerî benlikten kaynaklanan bir korkudur ve on üçüncü âyetin yorumunda belirtildiği üzere şerîat ve tarîkat mertebelerine mahsûstur. "İttikâ" ise vikâye (korunma) kökünden gelir; Hakk'ın Zâtî kullarının kaybedecek bir benlikleri kalmadığından, onların ittikâsı cehennem korkusu değil, Hakk'tan bir an bile gâfil kalmaktan sakınmaktır.
Âriflerin nazarında Allâh'tan sakınmanın yolu, yine O'na ilticâ etmek ve kahrından lütfuna, celâlinden cemâline sığınmaktır. Efendimiz (s.a.v.) bu hakîkati şu duâsıyla îlân etmiştir: "Gazabından rızâna, cezâlandırmandan affına sığınırım. Senden Sana sığınırım! Sana gereği gibi senâ edemem; Sen Kendini övdüğün gibisin." (Müslim, Salât, 222; Ebû Dâvud, Salât, 340; Tirmizî, Deavât, 75).
("İttikâ"nın mertebelere göre ma'nâları ve "ıbâdî" hitâbının kimlere yönelik olduğu, onuncu âyetin yorumunda ele alınmıştı.)