İçeriğe atla
Zümer 16Cüz 23 · Sayfa 460

Zümer Sûresi 16. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Lehum min fevkihim zulelun mine-nnâri vemin tahtihim zulel(un)(c) żâlike yuḣavvifu(A)llâhu bihi ‘ibâdeh(u)(c) yâ ‘ibâdi fettekûn(i)

Onlar için üstlerinde ateşten katmanlar, altlarında (ateşten) katmanlar vardır. İşte Allah, kullarını bununla korkutur. Ey kullarım, bana karşı gelmekten sakının.

Zümer Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(39-16) Lehum min fevkıhim zulelun minen nâri ve min tahtihim zulel, zâlike yuhavvifullâhu bihî ıbâdeh, yâ ıbâdi fettekûn.

(39-16) Onların üstlerinde ateşten katmanlar (gölgelikler), altlarında da (ateşten) katmanlar vardır. İşte Allâh, kullarını bununla korkutur. Ey kullarım! Öyleyse benden sakının!


Bu âyet-i kerîmenin ilk bölümündeki hitâp Rahmâniyyet mertebesinden; sondaki "yâ ıbâdi fettekûn" hitâbı ise Zât mertebesindendir.

On beşinci âyet, Hakk'a kulluktan yüz çevirenlerin karşılaşacağı apaçık hüsrânı beyân etmişti. On altıncı âyet ise bu hüsrânın somut tasvîrini, ateşten gölgeliklerin dehşetini gözler önüne sermektedir.

"Zulelun minen nâri" (Ateşten gölgeler vardır): "Zulel" kelimesi "zulla"nın çoğulu olup, "güneşin yakıcılığından koruyan gölgelik, tente, siper" ma'nâsına gelir. Oysa burada gölgeliğin kendisi ateştendir; koruyucu sandıkları şey, yakıcının tâ kendisi olmuştur. Onlar serinlik umarken nâr (ateş) bulmuşlardır.

Gölgeliğin ateşten olması, bu âlemdeki sahte sığınakların tabiâtını gösterir. Mal, makâm, şöhret, kişiye güven ve gölge veriyormuş gibi görünür ama Hakk'tan uzaklaştırdığı ölçüde her biri birer ateştir.

"Min fevkıhim" (Üstlerinden): Zâhiren cehennemin üst üste katmanlarla kuşatması, azâbın her yönden sarması anlamına gelir. Bâtınen ise üstteki ateş, kişinin aklının bâtıl inançlar, kibir ve cehâletle perdelenerek ilâhî hakîkatlere kapanmasıdır. Hakîkat güneşinden mahrûm kalanın üzerindeki örtü, onu serinletmek yerine yakacaktır.

"Min tahtihim zulel" (Altlarından (ateşten) gölgeler):

Alttaki ateşten gölge, nefsâni arzuların, şehvetin ve dünyevî tutkuların ateşiyle meşgul olmaktır. Nefsini âdetâ ilâh edinerek Hakk'ı unutmaktır. Ayağının altındaki zemin hakîkat değil hevâ olduğundan, bastığı her yer onu yakar.

Böylece kişi, üstünde cehâletin ve altında nefsânî arzuların ateşi arasına sıkışmıştır. Bu iki ateş birbirini de besler: Üstteki cehâlet, kişinin alttaki arzuları sorgulamasını engeller; alttaki arzular ise kişiyi cehâletten kurtulacak ilme yönelmekten alıkoyar. Çıkış, ikisine birden müdâhaleyi gerektirir: Üstteki cehâlet ateşi ilim ve irfân ile, alttaki şehvet ateşi zühd ve mücâhede ile söner.

"Zâlike yuhavvifullâhu bihî ıbâdeh" (İşte Allâh, kullarını bununla korkutur): Hakk'ın korkutması, cezâlandırmadan önceki merhamet kapısıdır; O kullarını cehennem ateşine karşı uyararak onları sakındırmak ister.

"Yâ ıbâdi fettekûn" (Ey kullarım! Öyleyse benden sakının!): Âyetin bu bölümünde hitâp şekli değişmiştir. İlk bölümde "ıbâdehû" (O'nun kulları) denirken, son bölümde "ıbâdî" (Benim kullarım) buyrulmuştur.

"Ibâdeh" umûmî kulları ifâde eder; bütün mahlûkât bu kulluğa dâhildir. "Ibâdî" ise husûsî, Zâtî tecellîye mazhar olmuş, seçkin kulları ifâde eder.

İlk bölümdeki "yuhavvifu" (korkutur) ile sondaki "fettekûn" (sakının) aynı ma'nâda değildir. "Havf" beşerî benlikten kaynaklanan bir korkudur ve on üçüncü âyetin yorumunda belirtildiği üzere şerîat ve tarîkat mertebelerine mahsûstur. "İttikâ" ise vikâye (korunma) kökünden gelir; Hakk'ın Zâtî kullarının kaybedecek bir benlikleri kalmadığından, onların ittikâsı cehennem korkusu değil, Hakk'tan bir an bile gâfil kalmaktan sakınmaktır.

Âriflerin nazarında Allâh'tan sakınmanın yolu, yine O'na ilticâ etmek ve kahrından lütfuna, celâlinden cemâline sığınmaktır. Efendimiz (s.a.v.) bu hakîkati şu duâsıyla îlân etmiştir: "Gazabından rızâna, cezâlandırmandan affına sığınırım. Senden Sana sığınırım! Sana gereği gibi senâ edemem; Sen Kendini övdüğün gibisin." (Müslim, Salât, 222; Ebû Dâvud, Salât, 340; Tirmizî, Deavât, 75).

("İttikâ"nın mertebelere göre ma'nâları ve "ıbâdî" hitâbının kimlere yönelik olduğu, onuncu âyetin yorumunda ele alınmıştı.)


Âyet 17