Fa'budû mâ şi/tum min dûnih(i)(k) kul inne-lḣâsirîne-lleżîne ḣasirû enfusehum ve ehlîhim yevme-lkiyâme(ti)(k) elâ żâlike huve-lḣusrânu-lmubîn(u)
"Siz de Allah'tan başka dilediğiniz şeylere ibadet edin!" De ki: "Şüphesiz hüsrana uğrayanlar, kıyamet gününde kendilerini ve ailelerini hüsrana sokanlardır. İyi bilin ki bu, apaçık hüsranın ta kendisidir."
"Siz de O'ndan başka dilediğinize kul olun." De ki: "Asıl hüsrana düşenler, kıyamet günü kendilerine ve mensuplarına ziyan edenlerdir. Evet, işte asıl açık hüsran budur."
Bu ayet, şirk koşanlara yönelik bir meydan okuma ve ahiretteki hüsranın şiddetini vurgulamaktadır. Anahtar kavramlar, ibadet, hüsran ve kıyamet gibi temel dini ve ahlaki terimler üzerinden, Allah'tan başkasına yönelmenin sonuçlarını ve gerçek kaybın ne olduğunu dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'abd' kökünü 'tevazu ve boyun eğme' olarak tanımlar. İbadet ise, 'en üst düzeyde tevazu ve boyun eğme'dir. Ayetteki 'fa'budû' emri, müşriklere yönelik bir istihza ve tehdit olup, Allah'tan başkasına kulluk etmenin anlamsızlığını ve sonuçlarını ima eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'abd' kelimesinin 'itaat' ve 'boyun eğme' anlamlarını vurgular. Ayetteki kullanımı, müşriklerin kendi seçtikleri ilahlara yönelme özgürlüğünü ironik bir şekilde ifade ederek, bu seçimin ahiretteki sonuçlarına dikkat çeker.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ibadet' kavramını Kur'an'ın merkezi kavramlarından biri olarak ele alır ve 'Allah'a tam bir teslimiyet ve itaat' olarak açıklar. Ayetteki 'fa'budû' ifadesi, müşriklerin Allah'a karşı bu teslimiyeti göstermeyip başka varlıklara yönelmesini eleştirel bir dille ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'şey'' kökünü 'bir şeyi var etmek veya var olmasını dilemek' olarak açıklar. Ayetteki 'mâ şi'tüm' ifadesi, müşriklerin kendi iradeleriyle Allah'tan başka varlıklara yönelme tercihlerini, bu tercihin sonuçlarına katlanacakları bir bağlamda sunar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'şey'' kökünün 'irade' ve 'kudret' anlamlarını içerdiğini belirtir. Ayetteki 'mâ şi'tüm', müşriklerin kendi iradeleriyle seçtikleri putlara tapınma özgürlüğünü, ancak bu özgürlüğün Allah'ın iradesi dışında bir anlam taşımadığını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hasr' kelimesini 'ticaretteki zarar' veya 'bir şeyin eksilmesi' olarak açıklar. Ayetteki 'el-hâsirîn', kıyamet gününde kendilerini ve ailelerini kaybederek en büyük zarara uğrayanları ifade eder; bu, sadece mal kaybı değil, ebedi kurtuluşun kaybıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'husr'u 'sermayeyi kaybetmek' olarak tanımlar. Ayetteki 'el-hâsirîn', ahiretteki en büyük sermaye olan iman ve salih amelleri kaybedenleri, dolayısıyla ebedi kurtuluşu yitirenleri anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'husrân' kavramını Kur'an'da 'nihai ve telafisi mümkün olmayan kayıp' olarak inceler. Ayetteki 'el-hâsirîn', dünya hayatında yanlış seçimler yaparak ahiretteki ebedi mutluluğu kaybedenleri, yani Allah'ın rızasını ve cenneti yitirenleri ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'nefs' kelimesinin 'can, ruh, zat' gibi birçok anlamı olduğunu belirtir. Ayetteki 'enfusehum', müşriklerin kıyamet günü kendi varlıklarını, yani ebedi kurtuluşlarını ve ruhsal esenliklerini kaybetmelerini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'nefs'in Kur'an'da 'kişinin özü, benliği ve hayatı' anlamında kullanıldığını vurgular. Ayetteki 'enfusehum', müşriklerin sadece maddi bir kayıp değil, kendi varlıklarının ve ebedi geleceklerinin kaybını yaşadıklarını anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'ehl' kelimesini 'bir kişiyle ilişki içinde olanlar, ailesi, kabilesi' olarak tanımlar. Ayetteki 'ehlihim', müşriklerin kıyamet günü sadece kendilerini değil, aynı zamanda dünya hayatında kendilerine bağlı olan aile fertlerini de hüsrana sürüklediklerini ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ehl'in 'bir kişinin beraber yaşadığı veya ona tabi olan kimseler' olduğunu belirtir. Ayetteki 'ehlihim', müşriklerin yanlış inanç ve amelleri nedeniyle aile fertlerinin de ahiretteki azaba maruz kalmasına neden olmalarını, böylece onların da hüsranına ortak olmalarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'kıyâme' kelimesini 'insanların kabirlerinden kalktığı gün' olarak açıklar. Ayetteki 'yevme'l-kıyâmeti', hüsranın gerçekleşeceği zamanı, yani hesap ve ceza gününü belirterek, bu hüsranın kesinliğini ve kaçınılmazlığını vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'kıyâme'nin 'insanların Allah'ın huzurunda duracağı gün' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, dünya hayatındaki yanlış seçimlerin nihai sonucunun kıyamet gününde ortaya çıkacağını ve bu günün hüsranın zirvesi olacağını ifade eder.
Zümer Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(39-15) Fa'budû mâ şi'tum min dûnih, kul innel hâsirînellezîne hasirû enfusehum ve ehlîhim yevmel kıyâmeh, elâ zâlike huvel husrânul mubîn.
(39-15) "Siz de O'ndan başka dilediğinize kulluk edin!" De ki: "Asıl hüsrâna uğrayanlar, kıyâmet gününde kendilerini ve âilelerini hüsrâna uğratanlardır. İyi bilin ki, bu apaçık hüsrânın ta kendisidir."
Bu âyet bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır.
On dördüncü âyet, ihlâs ile kulluğun fiilen îlânıydı. On beşinci âyet ise bu kulluğu terk edenlerin âkıbetini beyân etmektedir.
"Fa'budû mâ şi'tum min dûnih" (Siz de O'ndan başka dilediğinize kulluk edin!): Zâhir tefsîr geleneğinde bu ifâde, "emr-i tehdîdî" olarak nitelendirilir: "İstediğinizi yapın, ama sonucuna katlanın" demektir. Nitekim âyetin devâmında gelen "hüsrân" uyarısı bunu te'yîd eder. Hakk, kimseyi kulluk etmeye zorlamaz; irâdeyi serbest bırakır, fakat netîcelerini bildirir.
Bâtınî yönden ise bu ifâde, bir hakîkati keşfe dâvettir: Üçüncü âyetin yorumunda îzâh edildiği gibi: Allâh'tan başka mutlak bir varlık yoktur, dolayısıyla kulluk edilecek bir ma'bûd da yoktur. Ehl-i şirk, hayâl ve vehim ile îcâd ettikleri birtakım ilâhlara yine hayâlen kulluk etmektedir.
"Kul innel hâsirînellezîne" (De ki: Asıl hüsrâna uğrayanlar): "Hüsrân", "sermâyeyi kaybetmek, zarar etmek" ma'nâsındaki "h-s-r" kökünden gelir. "Husr" mutlak zararı, "hüsrân" ise büyük ve telâfîsi güç zararı ifâde eder. İnsânın en büyük sermâyesi ömrüdür; kim bu sermâyeyi Hakk'ı tanımak ve O'na kulluk etmek yerine nefsânî arzulara harcarsa, hakîkî iflâsa uğramış olur. Asr Sûresi 103/1-3, bu hüsrânın, îmân ve sâlih amel ehli olup hakkı ve sabrı tavsiye edenler dışında herkesi kapsadığını îlân eder.
"Hasirû enfusehum" (Nefslerini hüsrâna uğrattılar): Zâhirde bu, kendi kendine zarara uğratmak demektir. Bâtında ise nefsi hüsrâna uğratmak, onun hakîkî potansiyelini kullanmamaktır. Her nefsin içinde Hakk'ı tanıyacak bir isti'dâd mevcuttur. Bu isti'dâdı kâbiliyete çevirmeden (fiiliyâta dönüştürmeden) ömrü tüketmek, toprağın altındaki hazîneyi bilmeden o toprağı az bir paraya satmaya benzer.
"Ve ehlîhim" (Ve âilelerini (de hüsrâna uğrattılar)): Zâhirde kişi, kendi dalâletiyle çevresindekilere de kötü örnek olur onları da dalâlete sürükler; anne-baba, evlât, eş; hepsi bu kaybın ortağı olur. Bâtında ise "ehl", kişinin iç âlemindeki kuvveleridir: akıl, irâde, hâfıza gibi. Daha önce sekizinci âyetin yorumunda bu kuvvelerin birer "nidd" hâline gelebileceğini ifâde etmiştik. Burada aynı hakîkatin diğer yüzü karşımıza çıkar: O kuvveleri nefs-i emmâreye teslîm eden kimse, kendi iç âilesini de hüsrâna uğratmış olur.
"Elâ zâlike huvel husrânul mubîn": (İyi bilin ki, bu apaçık hüsrânın ta kendisidir): "Elâ" edâtı Kur'ân'da tenbîh için kullanılır; muhâtabı uyanmaya çağırır. "Huve" zamîri, hükmü sınırlar: "Asıl hüsrân başka bir şey değil, tam olarak budur" anlamındadır. Dünyâda insânlar pek çok şeyi kayıp sayar: mal, makâm, sağlık. Âyet, bunların hiçbirinin gerçek hüsrân olmadığını, asıl kaybın nefsin ve ehlin kaybı olduğunu kesin bir dille beyân eder.
"Mubîn", "b-y-n" kökünden gelir ve hem "apaçık olan" hem de "açığa çıkaran" ma'nâsı taşır. Kıyâmet günü her şey meydana çıkacak ve kişi neyi kaybettiğini bütün çıplaklığıyla görecektir. Ancak daha acı olanı, bu kayıp dünyâda iken de aslında apaçıktır; basîret sahipleri görür ki Hakk'tan uzak geçen her an telâfîsiz bir isrâftır. Dünyevî kayıplar telâfî edilebilir; mal kaybedilse tekrâr kazanılır, makâm gitse tekrâr elde edilir. Fakat Hakk'ı tanımadan geçen ömür geri dönmez. Bu kaybın hem telâfîsiz hem de apaçık olması, onu "husrânul mubîn" kılan şeydir.