İçeriğe atla
Zümer 15Cüz 23 · Sayfa 460

Zümer Sûresi 15. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Fa'budû mâ şi/tum min dûnih(i)(k) kul inne-lḣâsirîne-lleżîne ḣasirû enfusehum ve ehlîhim yevme-lkiyâme(ti)(k) elâ żâlike huve-lḣusrânu-lmubîn(u)

"Siz de Allah'tan başka dilediğiniz şeylere ibadet edin!" De ki: "Şüphesiz hüsrana uğrayanlar, kıyamet gününde kendilerini ve ailelerini hüsrana sokanlardır. İyi bilin ki bu, apaçık hüsranın ta kendisidir."

Zümer Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(39-15) Fa'budû mâ şi'tum min dûnih, kul innel hâsirînellezîne hasirû enfusehum ve ehlîhim yevmel kıyâmeh, elâ zâlike huvel husrânul mubîn.

(39-15) "Siz de O'ndan başka dilediğinize kulluk edin!" De ki: "Asıl hüsrâna uğrayanlar, kıyâmet gününde kendilerini ve âilelerini hüsrâna uğratanlardır. İyi bilin ki, bu apaçık hüsrânın ta kendisidir."


Bu âyet bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır.

On dördüncü âyet, ihlâs ile kulluğun fiilen îlânıydı. On beşinci âyet ise bu kulluğu terk edenlerin âkıbetini beyân etmektedir.

"Fa'budû mâ şi'tum min dûnih" (Siz de O'ndan başka dilediğinize kulluk edin!): Zâhir tefsîr geleneğinde bu ifâde, "emr-i tehdîdî" olarak nitelendirilir: "İstediğinizi yapın, ama sonucuna katlanın" demektir. Nitekim âyetin devâmında gelen "hüsrân" uyarısı bunu te'yîd eder. Hakk, kimseyi kulluk etmeye zorlamaz; irâdeyi serbest bırakır, fakat netîcelerini bildirir.

Bâtınî yönden ise bu ifâde, bir hakîkati keşfe dâvettir: Üçüncü âyetin yorumunda îzâh edildiği gibi: Allâh'tan başka mutlak bir varlık yoktur, dolayısıyla kulluk edilecek bir ma'bûd da yoktur. Ehl-i şirk, hayâl ve vehim ile îcâd ettikleri birtakım ilâhlara yine hayâlen kulluk etmektedir.

"Kul innel hâsirînellezîne" (De ki: Asıl hüsrâna uğrayanlar): "Hüsrân", "sermâyeyi kaybetmek, zarar etmek" ma'nâsındaki "h-s-r" kökünden gelir. "Husr" mutlak zararı, "hüsrân" ise büyük ve telâfîsi güç zararı ifâde eder. İnsânın en büyük sermâyesi ömrüdür; kim bu sermâyeyi Hakk'ı tanımak ve O'na kulluk etmek yerine nefsânî arzulara harcarsa, hakîkî iflâsa uğramış olur. Asr Sûresi 103/1-3, bu hüsrânın, îmân ve sâlih amel ehli olup hakkı ve sabrı tavsiye edenler dışında herkesi kapsadığını îlân eder.

"Hasirû enfusehum" (Nefslerini hüsrâna uğrattılar): Zâhirde bu, kendi kendine zarara uğratmak demektir. Bâtında ise nefsi hüsrâna uğratmak, onun hakîkî potansiyelini kullanmamaktır. Her nefsin içinde Hakk'ı tanıyacak bir isti'dâd mevcuttur. Bu isti'dâdı kâbiliyete çevirmeden (fiiliyâta dönüştürmeden) ömrü tüketmek, toprağın altındaki hazîneyi bilmeden o toprağı az bir paraya satmaya benzer.

"Ve ehlîhim" (Ve âilelerini (de hüsrâna uğrattılar)): Zâhirde kişi, kendi dalâletiyle çevresindekilere de kötü örnek olur onları da dalâlete sürükler; anne-baba, evlât, eş; hepsi bu kaybın ortağı olur. Bâtında ise "ehl", kişinin iç âlemindeki kuvveleridir: akıl, irâde, hâfıza gibi. Daha önce sekizinci âyetin yorumunda bu kuvvelerin birer "nidd" hâline gelebileceğini ifâde etmiştik. Burada aynı hakîkatin diğer yüzü karşımıza çıkar: O kuvveleri nefs-i emmâreye teslîm eden kimse, kendi iç âilesini de hüsrâna uğratmış olur.

"Elâ zâlike huvel husrânul mubîn": (İyi bilin ki, bu apaçık hüsrânın ta kendisidir): "Elâ" edâtı Kur'ân'da tenbîh için kullanılır; muhâtabı uyanmaya çağırır. "Huve" zamîri, hükmü sınırlar: "Asıl hüsrân başka bir şey değil, tam olarak budur" anlamındadır. Dünyâda insânlar pek çok şeyi kayıp sayar: mal, makâm, sağlık. Âyet, bunların hiçbirinin gerçek hüsrân olmadığını, asıl kaybın nefsin ve ehlin kaybı olduğunu kesin bir dille beyân eder.

"Mubîn", "b-y-n" kökünden gelir ve hem "apaçık olan" hem de "açığa çıkaran" ma'nâsı taşır. Kıyâmet günü her şey meydana çıkacak ve kişi neyi kaybettiğini bütün çıplaklığıyla görecektir. Ancak daha acı olanı, bu kayıp dünyâda iken de aslında apaçıktır; basîret sahipleri görür ki Hakk'tan uzak geçen her an telâfîsiz bir isrâftır. Dünyevî kayıplar telâfî edilebilir; mal kaybedilse tekrâr kazanılır, makâm gitse tekrâr elde edilir. Fakat Hakk'ı tanımadan geçen ömür geri dönmez. Bu kaybın hem telâfîsiz hem de apaçık olması, onu "husrânul mubîn" kılan şeydir.


Âyet 16