Keżżebe-lleżîne min kablihim feetâhumu-l'ażâbu min hayśu lâ yeş'urûn(e)
Onlardan öncekiler de yalanladılar ve azap kendilerine farkına varamadıkları bir yerden geldi.
Onlardan öncekiler de yalanladılar da kendilerine, hatırlarına gelmez yönden azab geliverdi.
Bu ayet, geçmiş ümmetlerin peygamberleri yalanlaması sonucu beklemedikleri bir yerden gelen azabı konu edinmektedir. Anahtar kavramlar, yalanlama eylemi, azabın mahiyeti ve farkındalık eksikliği üzerine odaklanmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kezzebe' fiilinin 'yalan söylemek'ten öte, bir şeyi yalan saymak, inkâr etmek ve reddetmek anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, önceki ümmetlerin peygamberlerin tebliğini yalanlaması, yani hakikat olarak kabul etmemesi ve reddetmesi kastedilmektedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kezzebe' fiilinin Kur'an'da bazen 'yalanlamak' bazen de 'inkâr etmek' anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, peygamberlerin getirdiği mesajı inkâr etme ve reddetme anlamındadır, bu da onların helakine yol açmıştır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tekzîb' kavramının Kur'an'da sadece bir sözün yalan olduğunu iddia etmekten ziyade, Allah'ın ayetlerini ve peygamberlerin getirdiği hakikatleri reddetme, onlara karşı çıkma ve onları geçersiz sayma anlamını taşıdığını vurgular. Bu ayetteki 'kezzebe', geçmiş ümmetlerin peygamberlerin uyarılarını ciddiye almayıp inkâr etmelerini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'azâb' kelimesinin 'tatlı sudan mahrum kalmak' anlamındaki 'azb' kökünden geldiğini ve bu nedenle 'acı veren, eziyet eden şey' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'azâb', Allah'ın yalanlayanlara verdiği, acı verici ve helak edici cezayı ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'azâb'ın bedene veya ruha isabet eden her türlü meşakkat ve sıkıntı olduğunu ifade eder. Bu ayetteki 'azâb', geçmiş ümmetlere gelen, onların helakine yol açan ilahi bir cezadır ve beklenmedik bir şekilde gelmesiyle şiddeti artırılmıştır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'azâb'ın Kur'an'da genellikle Allah'ın inkârcılara ve günahkârlara dünyada veya ahirette uyguladığı cezayı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'azâb', geçmiş kavimlerin peygamberleri yalanlamaları sonucunda dünyada başlarına gelen felaketleri ve helakı temsil eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ş-a-r' kökünden gelen 'yeş'urûn' kelimesinin 'bilmek, farkında olmak, hissetmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'lâ yeş'urûn' ifadesi, azabın onlara hiç beklemedikleri, farkına varmadıkları bir yerden ve aniden geldiğini vurgular, bu da azabın şok edici etkisini artırır.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'şu'ûr' kelimesinin 'bir şeyi idrak etmek, hissetmek ve bilmek' anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'lâ yeş'urûn' ifadesi, azabın gelişinden önce herhangi bir belirti veya uyarı olmaksızın, onların algı ve idraklerinin dışında gerçekleştiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'şu'ûr' kavramının Kur'an'da genellikle 'bilinçli farkındalık' ve 'idrak' anlamında kullanıldığını belirtir. 'Lâ yeş'urûn' ifadesi, geçmiş ümmetlerin azabın geleceğinden tamamen habersiz olmalarını, onun gelişini öngörememelerini ve bu nedenle hazırlıksız yakalanmalarını ifade eder.
Zümer Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(39-25) Kezzebellezîne min kablihim fe etâhumul azâbu min haysu lâ yeş'urûn.
(39-25) Onlardan öncekiler de (peygamberleri) yalanladılar da farkında olmadıkları bir yerden azap onlara geliverdi.
Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.
Bir önceki âyette kıyâmet gününün azâbı anlatılmıştı; şimdi ise Cenâb-ı Hakk, aynı hakîkatin dünyâdaki tezâhürünü târihî misâllerle göstermektedir. Böylece inkârcının hem dünyâdaki hem âhiretteki âkıbeti bildirilerek, iki cihânda da ilâhî adâletin kaçınılmaz olduğu vurgulanmaktadır.
"Kezzebellezîne min kablihim" (Onlardan öncekiler de yalanladılar): Zâhiren bu âyet, Kureyş müşriklerine bir uyarıdır: Sizden önceki kavimler de peygamberlerini yalanladılar ve helâk oldular; aynı âkıbet sizin de başınıza gelebilir. Bu uyarı, Kur'ân'ın birçok sûresinde târihî misâllerle tekrârlanan temel ilkelerden birini beyân eder: İnkârda ısrar edenlerin sonu hüsrândır.
Bu tekzîbin kökeni, bezm-i elestteki mîsâka kadar uzanır. Tüm insânlar, daha henüz rûhlar âlemindeyken "Elestü bi Rabbiküm" (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) sorusuna "Belâ" (Evet öylesin!) diye cevap vermişlerdi (A'râf 7/172). Tekzîb, bu mîsâk-ı ezelîyi unutmak ve inkâr etmektir; ya'nî kişinin kendi rûhunun şehâdetine sırt çevirmesidir.
Bâtınen tekzîb, tüm bu mevcûdâtın Allâh'ın zuhûr ve tecellîleri olduğunu reddetmektir. Oysa Hakk, hem âfâkta hem enfüste, kullarına kendi âyetlerini göstermektedir (Fussilet 41/53). Tekzîb edenler, ne dışarıdaki kevnî âyetleri okuyabildiler ne de içlerindeki hakîkati tanıyabildiler.
"Fe etâhumul azâbu min haysu lâ yeş'urûn" (Farkında olmadıkları bir yerden azap onlara geliverdi): İnkârlarının netîcesinde hiç ummadıkları, beklemedikleri bir yönden azap ile karşılaştılar.
Zâhiren, üstlerinden veyâ altlarından beklenmedik bir ânda gelen âfetlerle azâba uğradılar ve helâk oldular. Kur'ân-ı Kerîm, bu hakîkati pek çok kıssada beyân etmiştir: Nûh kavmi tûfanla, Âd kavmi kasırgayla, Semûd kavmi sayha ile, Lût kavmi alt-üst edilmekle, Fir'avn ve askerleri denizde boğulmakla helâk oldular. "Ve kullen ahazne bi zenbihî" (Her birini günâhı sebebiyle yakaladık) (Ankebût 29/40).
Her birinin helâki, inkârlarının türüne ve derecesine münâsip bir sûrette geldi. Tûfan, hakîkat sularında boğulmayı temsîl eder; Hakk'ın ilmini inkâr edenler, o ilmin kendisi tarafından kuşatılırlar. Kasırga, nefsin fırtınasında savrulmayı; sayha, hakîkat nidâsının karşısında duramayıp yıkılmayı; alt-üst edilmek ise Hakk'ın koyduğu fıtratı tersine çevirmenin netîcesini gösterir.
Bu "farkında olmadan geliş", tasavvufta "istidrâc" ve "mekr-i ilâhî" kavramlarıyla îzâh edilir. İstidrâc, nîmetin şükre vesîle olmak yerine gafletin derinleşmesine sebep olduğu hâldir. Nitekim hadîs-i şerîfte buyrulur: "Allâh'ın, kuluna günâhlarına rağmen sevdiği dünyâlıkları verdiğini görürsen, bil ki bu istidrâctır" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, hadîs no. 17704; Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr, hadîs no. 1007).
"Mekr" kelimesi zâhiren tuzak ma'nâsına gelse de, Allâh hakkında beşerî anlamıyla kullanılamaz. Allâh'ın mekri, kulun kendi özünde gizli olanı, onun aleyhine açığa çıkarmasıdır. Kul inkârda ısrar ettikçe Allâh ona mühlet ve nîmet verir; kul bunları kendi başarısı zanneder. Oysa bunlar, onun a'yân-ı sâbitesinin iktizâsının zuhûrudur. Böylece azap, tam da bu emniyet duygusunun içinden, gaflet ânında gelir ve kulu ansızın yakalar.
Bâtınen bakıldığında, azap kişinin dışından değil, bizzât kendi hakîkatinden zuhûr eder. On dokuzuncu âyetin yorumunda açıklandığı üzere, Allâh'ın kazâsı ilmine, ilmi ise kulun a'yân-ı sâbitesine tâbidir. Kulun a'yân-ı sâbitesindeki Mudill, Kahhâr, Müntakim gibi Celâlî isimlerin gereği, azap olarak zuhûra gelir. "Farkında olmadıkları yerden" ifâdesi de budur: En yakın yer kişinin kendi özüdür; ama gâfil olan onu fark edemez.
Âyette "lâ ya'lemûn" (bilmezler) değil "lâ yeş'urûn" (farkında olmazlar) buyrulmuştur. "Şu'ûr", his ve idrâk demektir. Bilmemek, bilginin yokluğudur; farkında olmamak ise mevcut olan hakîkati hissedememektir. Gâfilin sorunu bilgi eksikliği değil, idrâk körlüğüdür; hakîkat gözünün önündedir ama o göremez.