Feeżâkahumu(A)llâhu-lḣizye fî-lhayâti-ddunyâ(s) vele'ażâbu-l-âḣirati ekber(u)(c) lev kânû ya'lemûn(e)
Böylece Allah dünya hayatında onlara zilleti tattırdı. Elbette ki ahiret azabı daha büyüktür. Keşke bilselerdi!
Allah, onlara dünya hayatında zilleti tattırdı. Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi!
Bu ayet, Allah'ın inkarcılara dünya hayatında tattırdığı zilleti ve ahiret azabının büyüklüğünü vurgulamaktadır. Anahtar kavramlar, ilahi cezanın mahiyetini ve boyutunu, dünya ve ahiret arasındaki karşıtlığı dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zevk' (ذوق) kelimesinin asıl anlamının bir şeyi dille tatmak olduğunu, ancak mecazi olarak bir şeyin sonucunu idrak etmek, tecrübe etmek anlamında da kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'fe-ezâkahum' ifadesi, Allah'ın onlara 'hızv'ı (rezilliği) tattırması, yani bu rezilliğin acı sonuçlarını onlara yaşatması ve hissettirmesi anlamındadır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tattırmak' fiilinin Kur'an'da genellikle bir ceza veya musibetin sonuçlarını yaşatmak anlamında mecazi olarak kullanıldığını ifade eder. Burada Allah'ın onlara rezilliği tattırması, bu rezilliğin acı ve utanç verici etkilerini onlara bizzat yaşatması demektir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hızv' kelimesini 'zillet' ve 'rüsvaylık' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, Allah'ın inkarcılara dünya hayatında tattırdığı 'hızv', onların inkarları ve isyanları sebebiyle maruz kaldıkları aşağılanma, utanç verici durumlar ve toplum nezdindeki itibarsızlıklarıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hızv'ın, bir kimsenin yaptığı kötü bir işten dolayı duyduğu utanç ve aşağılanma olduğunu belirtir. Ayetteki 'el-hızv' ifadesi, Allah'ın onlara dünya hayatında yaşattığı, inkarlarının bir sonucu olarak ortaya çıkan manevi ve bazen de maddi zilleti ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hızv' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın gazabına uğrayanların ve ilahi emirlere karşı gelenlerin başına gelen bir tür 'ilahi utanç' olduğunu vurgular. Bu, sadece dışsal bir aşağılanma değil, aynı zamanda içsel bir zillet ve pişmanlık halidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hayat' kelimesinin asıl anlamının 'canlılık' olduğunu ve Kur'an'da genellikle 'dünya hayatı' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'el-hayâti' ifadesi, geçici olan bu dünya yaşamını, ahiret hayatının karşıtı olarak konumlandırır ve inkarcıların zilleti bu geçici hayatta tattıklarını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hayat'ın varoluşun bir hali olduğunu ve Kur'an'da 'dünya' kelimesiyle birlikte kullanıldığında, bu fani dünyanın geçici ve aldatıcı yönünü ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'fî'l-hayâti'd-dünyâ' ifadesi, zilletin bu geçici dünya sahnesinde yaşandığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dünyâ' kelimesinin 'denâvet' (yakınlık, aşağılık) kökünden geldiğini ve 'en yakın' veya 'en aşağı' anlamına geldiğini belirtir. Kur'an'da genellikle ahiretin karşıtı olarak, geçici ve fani olan bu dünya hayatını ifade eder. Ayetteki 'el-dünyâ' ifadesi, zilletin yaşandığı mekanın geçiciliğini ve ahiretin ebedi azabıyla kıyaslandığında ne kadar önemsiz olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'dünyâ' kelimesinin semantik alanının, ahiret kavramıyla olan karşıtlığı üzerinden şekillendiğini belirtir. Dünya, geçicilik, imtihan ve fani zevklerle ilişkilendirilirken, ahiret ebediyet ve gerçek karşılıkların verildiği yerdir. Ayetteki 'dünyâ', inkarcıların zilleti tattığı geçici sahneyi işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'azâb' kelimesinin 'tatlı sudan mahrum bırakmak' anlamından türediğini ve mecazi olarak 'acı veren ceza' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'azâbu'l-âhireti', dünya hayatındaki rezilliğin aksine, ahiretteki ebedi ve çok daha şiddetli olan cezayı ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'azâb'ın bedene veya ruha acı veren her türlü cezayı kapsadığını belirtir. Ayetteki 'azâbu'l-âhireti', dünya hayatındaki geçici zilletten çok daha büyük ve kalıcı olan, ahiretteki ilahi cezayı vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'âhiret' kelimesinin 'sonraki' anlamına geldiğini ve Kur'an'da genellikle 'dünya' kelimesinin zıttı olarak, ölümden sonraki ebedi hayatı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'el-âhireti', dünya hayatındaki rezilliğin ardından gelecek olan, daha büyük ve kalıcı azabın mekanıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'âhiret' kavramının Kur'an'ın temel kavramlarından biri olduğunu ve dünya hayatının geçiciliğine karşılık, ebedi bir varoluş ve amellerin karşılığının görüleceği yer olarak konumlandığını ifade eder. Ayetteki 'âhiret', inkarcıların asıl ve en büyük cezayı tadacakları nihai mekanı temsil eder.
Zümer Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(39-26) Fe ezâkahumullâhul hızye fîl hayâtid dunyâ, ve le azâbul âhirati ekber, lev kânû ya'lemûn.
(39-26) Böylece Allâh, onlara dünyâ hayâtında rezîlliği tattırdı. Âhiret azâbı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi!
Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.
Bir önceki âyette geçmiş kavimlerin tekzîbi ve farkında olmadıkları bir yerden gelen azap anlatılmıştı. Bu âyette ise o azâbın iki boyutu, dünyevî rezîllik (hızy) ve uhrevî azap, beyân edilmektedir.
"Fe ezâkahumullâh" (Allâh onlara tattırdı): "Fe" bağlacı bir önceki âyetle doğrudan bağlantı kurar: İnkârcılar yalanladılar, bunun üzerine Allâh onlara azâbı tattırdı. Burada fâilin açıkça "Allâh" olarak zikredilmesi, başlarına gelen felâketin tesâdüfî değil, ilâhî bir fiil olduğunu vurgular.
Zâhiren "ezâka" (tattırmak), yaptığı amellerin netîcesini kişiye bir şeyi bizzât yaşayarak tecrübe ettirmek demektir. Kur'ân'da azâbın "tatma" fiiliyle ifâde edilmesi, o acının soyut bir haber olmayıp doğrudan yaşanan bir idrâk olduğuna işâret eder. Dünyâdaki bu türden küçük tadışlar, aslında Celâl örtüsü altında bir rahmettir. Kişiye durumunu tahlîl edip ömür tükenmeden hâlini düzeltme fırsatı verir.
"Hızye fîl hayâtid dunyâ" (Dünyâ hayâtında rezîlliği): "Hızy" kelimesi "zillet, hezîmet, utanç ve mahçûbiyet" ma'nâlarına gelir. Maddî gücüne ve beşerî aklına güvenerek Hakk'a baş kaldıran inkârcı kavimlerin âciz bırakılarak rezîl edilmesidir.
"Hızy" ile "azâb" arasında ince ama mühim bir fark vardır. Azâb, bedene ve câna isâbet eden acı ve ızdıraptır; hızy ise doğrudan kişinin vehmî benliğini hedef alan zillet, utanç ve rüsvâylıktır. Azâb bedene acı verir; hızy ise nefsin kibir ve gururunu sarsar. Bu yönüyle hızy, azâbın üzerine eklenen ma'nevî bir cezâdır.
Enfüsî ma'nâda "hızy", daha derin bir hakîkate işâret eder. Kul, dünyâda varlık, güç ve mülk gibi kendisine âit olmayan sıfâtları birer elbise gibi üzerine giyer ve bunları "benim" zanneder. Hızy, bu emânet elbiselerin gerçek sâhibi olan Hakk tarafından soyulup alınmasıdır. "Benim" dediği her şey elinden alınınca, ortada çırılçıplak ve âciz kalan nefsin hâli "zillet ve rezîllik"tir.
"Ve le azâbul âhirati ekber" (Âhiret azâbı elbette daha büyüktür): Dünyâdaki azap ölümle sona erer, ancak âhiret azâbı ebedî ve süreklidir, ayrıca daha şiddetlidir. Nitekim hadîs-i şerîfte buyrulur: "Âdemoğlunun yaktığı şu (dünyâ) ateşiniz, Cehennem ateşinin yetmiş cüzünden bir cüzdür." (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 3265; Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 2843).
Bâtınen, âhiret azâbı daha büyüktür, çünkü orada kul Hakk'ın cemâlini müşâhede etmekten ebedî olarak mahrûm kalmıştır. Mutaffifîn 83/15'teki "Rablerinden perdelenmiş olacaklardır" ifâdesi bu hakîkati doğrudan beyân eder.
"Lev kânû ya'lemûn" (Keşke bilselerdi): Zâhiren bu, inkârcıların âhiret azâbının büyüklüğünü bilmediklerine duyulan ilâhî bir teessüf ifâdesidir.
Bâtınen, buradaki cehâlet sıradan bir bilgisizlik değildir. Onlar âyetleri gördüler, uyarıları duydular, fakat kalplerindeki kibir ve nefsânîyet perdesi sebebiyle "bilemediler", bilgiyi ma'rifete çeviremediler.
Bu cehâletin mâhiyetini Furkân Sûresi 25/44 açıkça beyân eder: "Em tahsebu enne ekserahum yesmeûne ev ya'kılûn, in hum illâ kel en'âmi bel hum edallu sebîlâ" (Yoksa onların çoğunun işittiğini veya aklettiğini mi sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidir, hatta yolca daha sapıktırlar). Duyu organları çalışır ama idrâk yoktur; işte bu, kasâvetin en ileri derecesidir.