Velekad darabnâ linnâsi fî hâżâ-lkur-âni min kulli meśelin le'allehum yeteżekkerûn(e)
Andolsun, öğüt alsınlar diye biz bu Kur'an'da insanlar için her türlü misali verdik.
Yemin ederim ki, bu Kur'ân'da insanlar için her türlüsünden temsil getirdik. Gerek ki iyi düşünsünler.
Zümer Suresi 27. ayet, Kur'an'ın insanlara çeşitli misaller sunarak öğüt vermeyi amaçladığını vurgular. Ayet, 'darabnâ' fiiliyle misal vermenin eylemini, 'mesel' kelimesiyle bu misallerin niteliğini ve 'yetazekkerûn' fiiliyle de bu misallerden beklenen etkiyi dilbilimsel olarak öne çıkarır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'darabe' fiilinin burada 'beyyene' (açıkladı, ortaya koydu) anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'darabnâ' ifadesi, Allah'ın insanlara misalleri açıklayıcı ve öğretici bir şekilde sunduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'darb' kelimesinin asıl anlamının bir şeyi bir şeye vurmak olduğunu, ancak mecazi olarak bir şeyi açıklamak, örnek vermek, bir şeyi ortaya koymak anlamlarında da kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'darabnâ' fiili, Kur'an'ın misalleri insan zihnine 'vurarak' yani açıkça sunarak idrak etmelerini sağlamayı amaçladığını belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'darabe meselen' ifadesinin Kur'an'da bir şeyi açıklamak, bir hakikati somutlaştırmak için kullanılan tipik bir kalıp olduğunu vurgular. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın soyut gerçekleri insanların anlayabileceği somut örneklerle açıkladığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Kur'an' kelimesinin 'karae' fiilinden türediğini ve hem 'okunan' hem de 'toplanan' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'hâzâ'l-Kur'ân' ifadesi, bu ilahi kitabın insanlara sunulan misalleri içeren, okunması ve üzerinde düşünülmesi gereken bir bütün olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, Kur'an'ın sadece lafızlardan ibaret olmadığını, aynı zamanda manaları ve hükümleri toplayan bir kitap olduğunu ifade eder. Ayetteki bağlamda Kur'an, misaller aracılığıyla insanlara hidayet sunan kapsamlı bir rehberdir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'mesel' kelimesinin 'şibh' (benzer) ve 'sıfat' (nitelik) anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'min külli mesel' ifadesi, Kur'an'ın her türlü örneği, benzetmeyi ve ibret verici kıssayı içerdiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mesel'in bir şeyi başka bir şeye benzeterek açıklamak veya bir hakikati somutlaştırmak için kullanılan söz olduğunu ifade eder. Bu ayetteki 'mesel', insanların zihinlerinde canlanacak, kolayca anlaşılabilecek ve ibret alınabilecek örnekleri ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'mesel'in bazen 'hikmet' (bilgelik) ve 'ibret' (ders) anlamlarına da geldiğini belirtir. Ayetteki 'her türlü misal' ifadesi, Kur'an'ın insanlara farklı açılardan hikmetler ve dersler sunan zengin bir içeriğe sahip olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tezekkür' fiilinin 'tefekkür' (derinlemesine düşünme) ve 'i'tibâr' (ibret alma) anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'le'allehum yetazekkerûn' ifadesi, misallerin amacının insanların sadece hatırlaması değil, aynı zamanda üzerinde düşünerek doğru yolu bulmaları olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zikr'in hem unutulanı hatırlamak hem de bir şeyi zihinde canlı tutmak anlamına geldiğini ifade eder. 'Tezekkür' ise bu hatırlama ve düşünme eyleminin tekrar tekrar yapılmasıdır. Ayetteki kullanımı, Kur'an'daki misallerin insanları sürekli olarak hakikatleri hatırlamaya ve onlardan ders çıkarmaya teşvik ettiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zikr' kavramının Kur'an'da sadece hatırlama değil, aynı zamanda Allah'ın ayetleri üzerinde derinlemesine düşünme ve bu düşüncelerden hareketle ahlaki bir dönüşüm yaşama anlamını da içerdiğini belirtir. Bu ayetteki 'yetazekkerûn' fiili, misaller aracılığıyla insanların kalplerinde ve zihinlerinde bir uyanışın hedeflendiğini gösterir.
Zümer Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(39-27) Ve lekad darabnâ lin nâsi fî hâzel kur'âni min kulli meselin leallehum yetezekkerûn.
(39-27) Andolsun ki biz, bu Kur'ân'da insânlara öğüt alsınlar diye her türlü misâli verdik.
Bu âyet-i kerîme bizlere Ulûhiyyet-Zât mertebesinden okunmaktadır; zîrâ "darabnâ" (verdik) fiilindeki "nâ" (Biz) zamîri, Zât mertebesinden bir hitâba işâret eder.
Bir önceki âyet "keşke bilselerdi" diyerek câhillerin hüsrânını dile getirmişti. Bu âyette ise Cenâb-ı Hakk, o bilgiye ulaşmaları için kullarına sunduğu vâsıta olarak Kur'ân'ı ve içerisindeki misâlleri beyân etmektedir.
"Darabnâ meselin" (misâl verdik): "Darb" fiilinin birden fazla anlamı vardır. İlk ma'nâsı "vermek, ortaya koymak"tır. Ma'nâ âlemindeki hakîkatler lâtif oldukları için, madde âlemindeki insânın bunları anlayıp idrâk etmesi zordur. Bu nedenle Allâh Teâlâ, soyut hakîkatleri somut misâller sûretinde ortaya koyarak daha anlaşılır kılar.
"Darb"ın ikinci ma'nâsı "vurmak"tır. Bu yönden misâller, hakîkatleri kalbe nakşeden, zihne vurucu ve unutulmaz bir şekilde damgalayan küçük darbelerdir.
"Darb"ın üçüncü ma'nâsı "kalıba dökmek, sikke basmak"tır. Cenâb-ı Hakk, soyut ma'nâları misâller kalıbına dökerek sikke gibi somutlaştırır ve dolaşıma sokar ki, herkes o ilâhî ilim hazînesinden kendi isti'dâdı nisbetinde nasîbini alsın.
Böylece "darb" fiilinin üç ma'nâsı birbirini tamamlar: Hakîkat ortaya konur, kalbe nakşedilir ve dolaşıma sokulur.
Nasıl ki bir sikkenin iki yüzü varsa, her misâlin de lâfız ve ma'nâ olmak üzere iki yüzü vardır: Lâfız ehli, misâlin yalnızca bir yüzünü görür: Misâldeki somut tasvîri anlar, zâhirî ibret ve hükmü alır, fakat arkasındaki irfânî hakîkate nüfûz edemez. Ma'nâ ehli ise, misâlin her iki yüzünü birden okur: Hem lâfzın zâhirî ma'nâsını bilir hem de o lâfzın işâret ettiği bâtınî hakîkati müşâhede eder. Sikke aynı sikkedir; fark, idrâk ve müşâhededir.
"Min kulli meselin" (Her türlü misâl): Kur'ân'da tarihî kıssalardan tabiî hâdiselere, beşerî ilişkilerden kozmik nizâma, nefsânî hâllerden uhrevî tasvirlere kadar çok farklı alanlarda misâller vardır. Zâhiren bu, Kur'ân'ın muhtevasının zenginliğine ve her insanın ihtiyacına cevap verecek genişlikte olduğuna delâlet eder. Bâtınen ise her misâl, kula Hakk'ın farklı bir vechini göstererek onu hakîkate yaklaştırır.
"Lin nâs" (insânlar için): Sekizinci âyetin yorumunda belirtildiği gibi, "insân" kelimesi hem "üns" (yakınlık, ünsiyet) hem de "nisyân" (unutmak) köküne bağlanır. Bu iki kök birlikte okunduğunda insânın bir çelişkisi ortaya çıkar: O, Hakk'a en yakın olduğu hâlde bunu unutan varlıktır. Cenâb-ı Hakk, insâna kendi hakîkatini ve özündeki ilâhî benliği hatırlatmak için Kur'ân'da misâller vermektedir.
"Leallehum yetezekkerûn" (Öğüt alsınlar diye):
Cenâb-ı Hakk, misâlleri "lealle" (umulur ki) ifâdesiyle sunarak, hakîkate ulaşmanın imkân dâhilinde olduğunu göstermektedir. Ancak bu imkân, herkes tarafından aynı ölçüde değerlendirilmez. Nitekim Ankebût Sûresi 29/43'te buyrulur: "Ve tilkel emsâlu nadribuhâ lin nâsi ve mâ ya'kıluhâ illel âlimûn" (Bu misâlleri insânlara veriyoruz; onları ancak âlimler akledebilir). Misâller herkese sunulmuş, fakat onlardan hakîkati çıkarmak ulü'l-elbâba mahsûstur.
Kur'ân'da geçen misâller enfüsî olarak bakıldığında, insânın kendi iç âleminde yaşadığı hâllerin ta'rifidir. Niyâzî-i Mısrî Hazretlerinin ifâdesiyle, "Ne var âlemde, o var Âdem'de" sırrınca, dışarıdaki her misâlin insânın özünde bir karşılığı vardır. Mesela Kur'ân'daki Nûh tûfânı kıssası zâhiren tarihî bir helâk olayını anlatır; enfüsî karşılığı ise, bir önceki âyette işâret edildiği üzere, nefsânî sıfâtların ilâhî hakîkat selinde boğulması ve ancak îmân gemisine binenlerin selâmet bulmasıdır.
"Yetezekkerûn" (tezekkür etsinler) fiili "zikr" ile aynı köktendir. Yirmi üçüncü âyette "zikrullâh" kalbin yumuşaması olarak işlenmişti. Burada "tezekkür", o zikrin meyvesidir: Misâller vâsıtasıyla kul, kendi hakîkatini hatırlar; hatırlamak ise zikrin kendisidir.