Ve-in ḣiftum ellâ tuksitû fî-lyetâmâ fenkihû mâ tâbe lekum mine-nnisâ-i meśnâ veśulâśe verubâ'(a)(s) fe-in ḣiftum ellâ ta'dilû fevâhideten ev mâ meleket eymânukum(c) żâlike ednâ ellâ te'ûlû
Eğer, (velisi olduğunuz) yetim kızlar (ile evlenip onlar) hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız, (onları değil), size helal olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikahlayın. Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız, o taktirde bir tane alın veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur.
Eğer öksüz kızlarla evlendiğinizde onlara karşı adaletli davranamamaktan korkarsanız, hoşunuza giden diğer kadınlardan iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz. Eğer adaleti gözetmemekten korkarsanız, o zaman bir tane ile veya elinizin altındakiyle (sahip olduğunuz câriye ile) yetinin. Doğruluktan ayrılmamak için bu daha elverişlidir.
Nisâ Suresi 3. ayet, evlilik ve adalet kavramları etrafında şekillenmektedir. Özellikle yetim kızların haklarının korunması ve çok eşlilik durumunda adaletin sağlanması vurgulanarak, toplumsal düzenin ve bireysel sorumluluğun dilbilimsel temelleri ortaya konulmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'havf' kelimesini, bir şeyin sonucundan duyulan endişe ve bu endişenin kişiyi o şeyden alıkoyması olarak tanımlar. Ayetteki 'خِفْتُمْ' ifadesi, yetimlere haksızlık yapma veya eşler arasında adaletsizlik etme ihtimaline karşı duyulan içsel bir korkuyu ve bu korkunun bir eylemi engellemesi gerektiğini belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'havf'ı, gelecekteki bir zararın beklentisi olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, yetimlerin haklarına riayet etmeme veya çok eşlilikte adaleti sağlayamama gibi olumsuz sonuçların doğuracağı zararlardan sakınma bilincini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'el-kıst' kelimesinin adalet ve doğruluk anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'أَلَّا تُقْسِطُوا۟' ifadesi, yetimlerin malları ve hakları konusunda adil davranmamaktan, yani onlara haksızlık etmekten korkma durumunu anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kıst'ı, bir şeyi eşit ve adil bir şekilde bölmek veya dağıtmak olarak açıklar. Ayetteki 'تُقْسِطُوا۟' fiili, yetim kızların mehirleri, nafaka ve diğer hakları konusunda tam bir adaletle hareket etme gerekliliğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kıst' kavramının Kur'an'da 'adalet'in en temel formlarından biri olduğunu ve özellikle zayıf ve korunmaya muhtaç olanlara karşı gösterilmesi gereken hakkaniyeti ifade ettiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, yetim kızlara karşı adil davranma yükümlülüğünü vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'yetim' kelimesinin babasını kaybetmiş çocuk için kullanıldığını ve bu ayetteki 'yetimler'den kastın, velayetleri altındaki yetim kızlar olduğunu, onlarla evlenirken haklarına riayet etme sorumluluğunu taşıdıklarını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'yetim' kelimesinin, babasını kaybetmiş çocuk için kullanıldığını ve bu durumun onu zayıf ve korunmaya muhtaç kıldığını belirtir. Ayetteki 'ٱلْيَتَـٰمَىٰ' ifadesi, bu zayıf konumdaki kızların haklarının gözetilmesi gerektiğini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'nikah' kelimesinin sözlükte birleşme ve akit anlamına geldiğini, şer'i olarak ise evlilik akdini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'فَٱنكِحُوا۟' emri, yetimlerin haklarına riayet edememe korkusu durumunda, başka kadınlarla meşru yollarla evlenmeye yönlendirmeyi amaçlar.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn, 'nikah'ın hem akit hem de cinsel birleşme anlamlarını taşıdığını, ancak Kur'an'da genellikle akit anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayetteki 'فَٱنكِحُوا۟' ifadesi, evlilik akdi yaparak meşru bir birliktelik kurma emrini içerir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'adl' kelimesini, bir şeyi doğru ve eşit bir şekilde yerine koymak olarak tanımlar. Ayetteki 'أَلَّا تَعْدِلُوا۟' ifadesi, birden fazla eş arasında maddi ve manevi haklar konusunda adaletli davranamamaktan korkma durumunu anlatır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'adl'in, bir şeyi olması gerektiği gibi yerine getirmek ve hak sahibine hakkını vermek olduğunu belirtir. Ayetteki 'تَعْدِلُوا۟' fiili, çok eşlilikte eşler arasında nafaka, barınma ve muamele gibi konularda eşit ve adil davranma zorunluluğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'adl' kavramının Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, bu ayette ise özellikle eşler arasındaki hak ve sorumlulukların eşit ve dengeli bir şekilde yerine getirilmesini ifade ettiğini belirtir. Adaletin sağlanamaması durumunda tek eşliliğe yönlendirme, bu kavramın önemini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'âle' fiilinin 'meyletti, haksızlık etti' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'أَلَّا تَعُولُوا۟' ifadesi, adaletten sapmamak, haksızlığa düşmemek ve böylece doğru yoldan ayrılmamak gerektiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'avle' kelimesinin 'yükün ağır gelmesi, eğrilik, haksızlık' anlamlarına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'أَلَّا تَعُولُوا۟' ifadesi, çok eşlilik durumunda adaleti sağlayamama ve bunun sonucunda haksızlığa düşme veya geçim sıkıntısı çekme gibi olumsuz durumları engellemeyi amaçlar.
Nisâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Eğer öksüz kızlarla evlendiğinizde onlara karşı adaletli davranamamaktan korkarsanız, hoşunuza giden diğer kadınlardan iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz. Eğer adaleti gözetmemekten korkarsanız, o zaman bir tane ile veya elinizin altındakiyle (sahip olduğunuz câriye ile) yetinin. Doğruluktan ayrılmamak için bu daha elverişlidir.” Evlenmek, birlik kurmaktır ve bu Âyette nikâhtan kasıt zâhir olarak bildiğimiz nikâh ise de bâtın olarak şöyledir:
Şeriat mertebesi ile akit-nikâh yapmak ki, bu yetim olan rububiyyet ve abdiyyet mertebelerinin hakkını birinci aşamada korumandır.
İkincisi ile nikâhlan, yani tarikat mertebesi itibarıylada yaşantını genişlet, çünkü sadece şeriat sana yetmez.
Üçüncüsü ile nikâhlan, hakikat mertebesinide bizzat yaşa demektir.
Dördüncüsü ile nikâhlan, marifet mertebesi ile de nikâhlan.
Bütün bu âlemler hayal hükmünde olduğundan ve hayalin hakikatide kadın olarak zuhura çıktığından sen Hakikati Muhammedinin dört mertebesi ile birlikte yaşa denmektedir burada. Ancak hepsine eşit derecede değer ver ve birini diğerinin üstüne çıkarma deniyor. Şeriat mertebesinin değeri ne kadar ise marifet mertebesininde
değeri o kadardır çünkü hiç biri birbirinden ayrı şeyler değildir. Allah’ın irfaniyeti budur işte, yani hepsinin hakkını tam olarak vermek.
Ve eğer adaletle hareket edemeyecekseniz birinde kalın yani sadece şeriat mertebesinin hukukunu yerine getirin deniyor.
Müslümanlarda evliliğin bir sırrıda burasıdır yani tabii hayatın tamamının kendileri üzerinde tahakkuku vardır.
وَآتُوا النِّسَاءَ صَدُقَاتِهِنَّ نِحْلَةً فَإِنْ طِبْنَ لَكُمْ
عَنْ شَيْءٍ مِنْهُ نَفْسًا فَكُلُوهُ هَنِيئًا مَرِيئًا
(4) (Ve atün nisae sadukatihinne nıhleten, fein tıbne leküm an şey'in minhu nefsen feküluhu heniy'en meriy'a;)
“Kadınlara mehirlerini gönül hoşluğuyla verin. Eğer onlar gönül rızasıyla size bir şey bağışlarlarsa onu afiyetle yiyin.”
٥ وَلَا تُؤْتُوا السَّفَهَاء أَمْوَالَكُمُ الَّتِي جَعَلَ اللَّهُ
لَكُمْ قِيَامًا وَارْزُقُوهُمْ فِيهَا وَاكْسُوهُمْ وَقُولُوا لَهُمْ
قَوْلًا مَعْرُوفًا
(5) (Ve lâ tü'tüs süfehae emvalekümülletiy cealellahu leküm kıyâmen verzukuhüm fiyha veksuhüm ve kulu lehüm kavlen ma'rufa;)
“Allah'ın, sizi başına diktiği mallarınızı aklı ermezlere vermeyin; o mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.”
وَابْتَلُوا الْيَتَامَى حَتَّى إِذَا بَلَغُوا النِّكَاحَ
فَإِنْ أَنَسْتُمْ مِنْهُمْ رُشْدًا فَادْفَعُوا إِلَيْهِمْ أَمْوَالَهُمْ
وَلَا تَأْكُلُوهَا إِسْرَافًا وَبَدَارًا أَنْ يَكْبَرُوا وَمَنْ
كَانَ غَنِيًّا فَلْيَسْتَعْفِفْ وَمَنْ كَانَ فَقِيرًا فَلْيَأْكُلْ بِالْمَعْرُوفِ
فَإِذَا دَفَعْتُمْ إِلَيْهِمْ أَمْوَالَهُمْ فَأَشْهِدُوا عَلَيْهِمْ وَكَفَى
بِاللَّهِ حَسِيبًا
(6) (Vebtelül yetamâ hattâ izâ beleğun nikah* fein anestüm minhüm rüşden fedfeu ileyhim emvalehüm* ve lâ te'küluha isrâfen ve bidaren en yekberu* ve men kâne ğaniyyen felyesta'fif* ve men kâne fakıyren felye'kül Bil ma'ruf* feizâ defa'tüm ileyhim emvalehüm feeşhidu aleyhim* ve kefa Billâhi Hasîba;)
“Evlenme çağına gelinceye kadar yetimleri gözetip deneyin. Onların akılca olgunlaştıklarını görürseniz, mallarını kendilerine teslim edin. "Büyüyecekler de mallarına sahip olacaklar" endişesiyle onları israf ederek, tez elden yemeyin. Zengin olan, onların malını yemekten çekinsin. Fakir olan ise, meşrû sûrette yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman, bunu şâhitler karşısında yapın. Hesap görücü olarak Allah yeter.”
لِلرِّجَالِ نَصِيبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ
وَلِلنِّسَاءِ نَصِيبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ مِمَّا
قُلْ مِنْهُ أَوْ كَثُرَ نَصِيبًا مَفْرُوضًا
(7) (LirRicâli nasîbün mimmâ terekel validani vel akrabune, ve linnisâi nasıybün mimmâ terekel validâni vel akrabune mimmâ kalle minhu ev kesür* nasîben mefruda;)
“Ana, baba ve akrabaların miras olarak bıraktık-
larında erkeklerin hissesi vardır. Kadınların da ana, baba ve akrabaların bıraktıklarında hisseleri vardır. Bunlar, az olsun çok olsun, farz kılınmış bir hissedir.”
وَإِذَا حَضَرَ الْقِسْمَةَ أُولُوا الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى
وَالْمَسَاكِينُ فَارْزُقُوهُمْ مِنْهُ وَقُولُوا لَهُمْ قَوْلًا مَعْرُوفًا
(8) (Ve izâ hadarel kısmete ulülkurba vel yetamâ vel mesakînu ferzukuhum minhu ve kulu lehüm kavlen ma'rufa;)
“Paylaşma sırasında akrabalar, öksüzler, yoksullar hazır bulunurlarsa, onlara da bir şey verin ve onlara güzelce sözler söyleyerek gönüllerini alın.”
وَلْيَخْشَ الَّذِينَ لَوْ تَرَكُوا مِنْ خَلْفِهِمْ ذُرِّيَّةً ضِعَافًا
خَافُوا عَلَيْهِمْ فَلْيَتَّقُوا اللَّهَ وَلْيَقُولُوا قَوْلًا سَدِيدًا
(9) Velyahşelleziyne lev tereku min halfihim zürriyyeten dıafen hafu aleyhim* felyettekullahe velyekulu kavlen sedîda;
“Kendileri, geriye zayıf çocuklar bıraktıkları takdirde, onların geleceğinden endişe duyacak olanlar, (yetimler hakkında da aynı) endişeyi duysunlar, Allah'dan sakınsınlar ve doğru söz söylesinler.”