Ve-inne minkum lemen leyubatti-enne fe-in esâbetkum musîbetun kâle kad en'ama(A)llâhu ‘aleyye iż lem ekun me'ahum şehîdâ(n)
Şüphesiz, aranızda öyle kimseler var ki, (onların her biri savaşa gitme konusunda) hakikaten pek ağır davranır. Eğer başınıza bir musibet gelirse, "Allah, bana lütfetti de onlarla beraber bulunmadım" der.
Şüphesiz içinizden bir kısmı vardır ki, pek ağır davranır. Eğer başınıza bir musibet gelirse: "Allah bana lutfetti de onlarla beraber bulunmadım." der.
Nisâ 72. ayet, münafıkların veya zayıf imanlıların savaş gibi zor durumlarda sergiledikleri ikircikli tavrı ve musibet anındaki bencil yorumlarını dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır. Ayet, 'yavaşlamak', 'musibet' ve 'nimet' gibi kavramlar üzerinden bu psikolojik durumu tasvir ederken, kelimelerin kök anlamları ve Kur'an'daki kullanımları, bu tavrın iç yüzünü gözler önüne sermektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'بطء' kökünü 'yavaşlık, gecikme' olarak tanımlar. Ayetteki 'لَيُبَطِّئَنَّ' fiili, birini yavaşlatmak veya kendisi yavaş davranmak anlamındadır. Bu bağlamda, savaşa katılmaktan geri duran, başkalarını da caydırmaya çalışan veya kendisi isteksiz davranan kişiyi ifade eder. Bu, münafıkların veya imanı zayıf olanların cihattan geri kalma eğilimini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'بطأ' kelimesinin mecazi olarak 'geri kalmak, yavaşlamak' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki kullanımı, savaş gibi önemli bir görevden geri duran, ağırdan alan kişiyi anlatır. Bu, sadece fiziksel bir yavaşlık değil, aynı zamanda ruhsal bir isteksizliği ve tereddüdü de içerir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'بطأ' kökünün 'yavaşlamak, gecikmek' anlamının yanı sıra, 'birini bir işten alıkoymak, engellemek' anlamını da taşıdığını belirtir. Ayetteki 'لَيُبَطِّئَنَّ' fiili, hem kişinin kendisinin yavaş davranmasını hem de başkalarını yavaşlatma, caydırma potansiyelini ifade eder. Bu, münafıkların pasif direnişini ve toplumsal birliği zayıflatma çabasını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'صوب' kökünü 'doğru olmak, hedefe ulaşmak' olarak açıklar. 'أصاب' fiili ise 'bir şeye ulaşmak, isabet etmek' anlamındadır. Ayetteki 'أَصَـٰبَتْكُم مُّصِيبَةٌ' ifadesi, musibetin kişiye tam olarak ulaşmasını, başına gelmesini anlatır. Bu, kaçınılmaz bir olayın vuku bulduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'أصاب' fiilinin 'bir şeye denk gelmek, başına gelmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki bağlamda, müminlere savaşta bir yenilgi veya zarar gelmesini ifade eder. Bu, münafıkların kendi güvenliklerini garanti altına alma çabalarını ortaya koyan bir durumdur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'isabet' kavramının Kur'an'da genellikle olumsuz durumların, musibetlerin başa gelmesi anlamında kullanıldığını belirtir. 'أَصَـٰبَتْكُم' fiili, bu olumsuzluğun muhatabına ulaşmasını, onu etkilemesini ifade eder. Bu, münafıkların musibeti kendi lehlerine yorumlama fırsatı olarak görmelerini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'مصيبة' kelimesini 'insana isabet eden, başına gelen her türlü bela ve felaket' olarak tanımlar. Ayetteki 'مُّصِيبَةٌ', savaşta müminlerin başına gelen bir yenilgi, kayıp veya zorluktur. Bu, münafıkların kendi çıkarlarını düşündükleri bir dönüm noktasıdır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'مصيبة' kelimesinin 'insana isabet eden, onu üzen her şey' olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, müminlerin yaşadığı sıkıntıyı ve bu sıkıntının münafıklar tarafından nasıl yorumlandığını gösterir. Münafıklar için bu musibet, kendi 'kurtuluş'larının bir kanıtıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'musibet' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın bir imtihanı veya bir ceza olarak algılandığını belirtir. Ancak bu ayette, münafıklar musibeti kendi bencilliklerini haklı çıkarmak için kullanır. Onlar için bu, Allah'ın kendilerine 'iyilik' yaptığının bir işaretidir, çünkü musibete maruz kalmamışlardır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'نعم' kökünü 'rahatlık, hoşluk, lütuf' olarak açıklar. 'أَنْعَمَ' fiili ise 'nimet vermek, iyilikte bulunmak' anlamındadır. Ayetteki 'أَنْعَمَ ٱللَّهُ عَلَىَّ' ifadesi, münafığın kendi bakış açısıyla, Allah'ın kendisine özel bir lütufta bulunduğunu, onu musibetten koruduğunu iddia etmesini anlatır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'نعم' kökünün 'iyilik, lütuf, rahatlık' anlamlarını içerdiğini belirtir. Ayetteki 'أَنْعَمَ' fiili, münafığın, savaşa katılmayarak musibetten kurtulmasını, Allah'ın kendisine özel bir iyilik olarak görmesini ifade eder. Bu, onların bencil ve çarpık düşünce yapısını ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'nimet' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın kullarına bahşettiği maddi ve manevi lütufları ifade ettiğini belirtir. Ancak bu ayette, münafıklar 'nimet' kavramını kendi korkaklıklarını ve bencilliklerini meşrulaştırmak için kullanır. Onlar için musibetten uzak kalmak, Allah'ın bir nimetidir, oysa gerçek nimet Allah yolunda cihat etmektir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'شهد' kökünü 'hazır bulunmak, görmek, tanık olmak' olarak açıklar. 'شَهِيدًا' kelimesi, 'hazır bulunan, şahit olan' anlamındadır. Ayetteki 'لَمْ أَكُن مَّعَهُمْ شَهِيدًا' ifadesi, münafığın savaşta müminlerle birlikte bulunmadığını, dolayısıyla musibete şahit olmadığını ve ondan etkilenmediğini belirtir. Bu, onların sorumluluktan kaçışını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'شهيد' kelimesinin 'hazır ve mevcut olan' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki bağlamda, münafığın savaş meydanında bulunmadığını, dolayısıyla musibetin kendisine isabet etmediğini ifade eder. Bu, onların bencilce bir rahatlama hissini yansıtır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'şehid' kelimesinin Kur'an'da farklı bağlamlarda 'şahit, tanık, hazır bulunan' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, münafığın savaş ortamında fiziksel olarak bulunmamasını ve bu durumu kendi lehine bir 'nimet' olarak yorumlamasını ifade eder. Bu, onların toplumsal sorumluluktan kaçınma eğilimini gösterir.
Nisâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(72) (Ve inne minküm lemen leyübattıenn* fein esabetküm müsıybetün kale kad en'amAllahu aleyye iz lem ekün meahüm şehîdâ;
“Şüphesiz içinizden bir kısmı vardır ki, pek ağır davranır. Eğer başınıza bir musibet gelirse: "Allah bana lutfetti de onlarla beraber bulunmadım." der.”