Vemâ lekum lâ tukâtilûne fî sebîli(A)llâhi velmustad'afîne mine-rricâli ve-nnisâ-i velvildâni-lleżîne yekûlûne rabbenâ aḣricnâ min hâżihi-lkaryeti-zzâlimi ehluhâ vec'al lenâ min ledunke veliyyen vec'al lenâ min ledunke nasîrâ(n)
Size ne oluyor da, Allah yolunda ve "Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver" diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?
Hem size ne oluyor ki, Allah yolunda: "Ey Rabbimiz! bizleri bu halkı zâlim olan memleketten çıkar, tarafından bizi iyi idare edecek bir sahip ve bize katından bir kurtarıcı gönder" diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların kurtarılması uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?
Nisâ 75. ayet, müminlerin Allah yolunda ve zulme uğrayanların kurtuluşu için savaşma sorumluluğunu vurgular. Ayet, 'savaşmak', 'zayıf bırakılmışlar', 'zalim şehir' ve 'veli/nasîr' gibi kavramlar üzerinden toplumsal adalet ve ilahi yardım talebini dilbilimsel bir derinlikle işler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Katl (قتل) kelimesi, bir canı bedenden ayırmak anlamına gelir. Mukatele (مقاتلة) ise iki tarafın birbirini öldürmeye çalışmasıdır. Ayetteki 'tukatilûne' (تُقَاتِلُونَ) fiili, mücadelenin ve savaşın karşılıklı olduğunu, ancak burada müminlerin Allah yolunda ve mazlumlar için aktif bir mücadeleye girmesi gerektiğini ifade eder. Bu, pasif bir duruş yerine aktif bir savunma ve kurtarma eylemini gerektirir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Katl (قتل) kelimesi, mecazi olarak da bir şeyi ortadan kaldırmak, yok etmek anlamında kullanılır. Burada 'tukatilûne' (تُقَاتِلُونَ) ifadesi, sadece fiziksel savaşı değil, aynı zamanda zulmü ve haksızlığı ortadan kaldırma mücadelesini de kapsar. Allah yolunda savaşmak, zulme karşı durmak ve zayıfları korumak için gösterilen her türlü çabayı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Da'f (ضعف) kelimesi, bir şeyin gücünün azlığı veya eksikliği anlamına gelir. İstid'af (استضعاف) ise birini zayıf düşürmek, güçsüz kılmak veya zayıf olduğunu kabul etmek demektir. Ayetteki 'el-müstad'afîn' (المستضعفين) kelimesi, başkaları tarafından kasten zayıf bırakılmış, hakları gasp edilmiş ve zulme uğramış kimseleri ifade eder. Bu, onların kendi iradeleriyle değil, dış etkenlerle bu duruma düşürüldüklerini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'da'f' (ضعف) kökünden türeyen kelimelerin Kur'an'da genellikle sosyal ve ekonomik olarak ezilen, güçsüz bırakılan kesimleri ifade ettiğini belirtir. 'Müstad'afîn' (مستضعفين) kavramı, sadece fiziksel zayıflığı değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasi baskı altında olan, hakları çiğnenen insanları kapsar. Ayette bu kavram, müminlerin kurtarması gereken mazlumları işaret eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Da'f (ضعف) kelimesi, hem bedensel hem de manevi zayıflığı ifade edebilir. 'İstid'af' (استضعاف) ise birini zayıf düşürme eylemini veya birinin zayıf düşürülme durumunu anlatır. Ayetteki 'el-müstad'afîn' (المستضعفين) ifadesi, zalim bir yönetim veya toplum tarafından ezilen, hakları ellerinden alınan ve bu nedenle Allah'tan yardım dileyen kimseleri tanımlar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Karye (قرية) kelimesi, genellikle köy veya şehir anlamına gelir. Ancak Kur'an'da bazen belirli bir topluluğun yaşadığı yerleşim yerini ve o topluluğun özelliklerini de ifade eder. Bu ayette 'el-karyeti' (القرية) ifadesi, sadece coğrafi bir mekanı değil, aynı zamanda halkının zalimliğiyle nitelenen, ahlaki ve sosyal olarak yozlaşmış bir toplumu ve onun yaşadığı yeri temsil eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Karye (قرية) kelimesi, insanların toplandığı yer anlamına gelir. Kur'an'da bu kelime, bazen bir şehrin veya köyün ahalisiyle birlikte anılır. Ayetteki 'halkı zalim olan bu karye' (هَـٰذِهِ ٱلْقَرْيَةِ ٱلظَّالِمِ أَهْلُهَا) ifadesi, şehrin kendisinden ziyade, orada yaşayan insanların zulmünü ve bu zulmün şehri yaşanmaz kıldığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Velâyet (ولاية) kelimesi, yakınlık, yardım, destek ve işleri üstlenme anlamlarına gelir. Veli (ولي) ise bu işleri üstlenen, koruyan ve yardım eden kimsedir. Ayetteki 'veliyyen' (وليا) ifadesi, zulme uğrayanların Allah'tan kendilerine sahip çıkacak, işlerini düzenleyecek ve onları zalimlerden koruyacak bir hamî veya vekil göndermesini talep ettiklerini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Veli (ولي) kelimesi, dost, yardımcı, koruyucu ve işleri idare eden anlamlarına gelir. Bu ayette 'veliyyen' (وليا) olarak kullanılması, müminlerin Allah'tan kendilerini zalimlerin elinden kurtaracak, onlara yol gösterecek ve işlerini üstlenecek bir lider veya koruyucu talep ettiklerini ifade eder. Bu, sadece manevi bir destek değil, aynı zamanda somut bir liderlik ve koruma beklentisidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nasr (نصر) kelimesi, düşmana karşı yardım etmek ve galip gelmesini sağlamak anlamına gelir. Nasîr (نصير) ise yardım eden, destekleyen kimsedir. Ayetteki 'nasîran' (نصيرا) ifadesi, müminlerin Allah'tan kendilerine zalimlere karşı zafer kazanmalarında yardımcı olacak, onları destekleyecek bir güç veya kimse göndermesini istediklerini belirtir. Bu, hem manevi hem de fiili bir yardımı kapsar.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Nasr (نصر) kelimesi, birine karşı yardım etmek ve onu düşmanına karşı üstün kılmak demektir. 'Nasîr' (نصير) ise bu yardımı sağlayan kişidir. Ayette 'nasîran' (نصيرا) kelimesinin kullanılması, müminlerin sadece bir koruyucu değil, aynı zamanda aktif olarak kendilerini destekleyecek ve zalimlere karşı mücadelelerinde onlara güç verecek bir yardımcıya ihtiyaç duyduklarını gösterir. Bu, pasif bir korumadan öte, aktif bir zafer arayışıdır.
Bu âyetin tefsiri eserlerde henüz eşleştirilmedi.
Eşleştirme tamamlandıkça bu bölüm otomatik dolar.