Femâ lekum fî-lmunâfikîne fi-eteyni va(A)llâhu erkesehum bimâ kesebû(c) eturîdûne en tehdû men edalla(A)llâh(u)(s) vemen yudlili(A)llâhu felen tecide lehu sebîlâ(n)
Size ne oluyor da münafıklar hakkında iki gruba ayrıldınız? Allah, onları yaptıkları işlerden dolayı baş aşağı ederek eski konumlarına (küfre) döndürmüştür. Allah'ın saptırdığını yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah kimi saptırırsa, sen onun için asla bir çıkış yolu bulamazsın.
O halde, siz niçin münafıklar hakkında iki gruba ayrılıyorsunuz? Allah onları kazandıkları günah yüzünden terslerine döndürdüğü halde Allah'ın saptırdığını yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah kimi saptırırsa, sen onun için bir çıkış yolu bulamazsın.
Nisâ Suresi 88. ayet, münafıklar hakkındaki ihtilafı ele alarak, onların durumunun Allah'ın takdiriyle ilişkili olduğunu vurgular. Ayet, münafıkların 'başaşağı edilmesi' ve 'saptırılması' gibi kavramlar üzerinden ilahi iradenin belirleyiciliğini ve insan iradesinin sınırlılığını dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nifak' kelimesinin kökenini 'nafak' (tünel, yer altı yolu) kelimesine bağlar. Münafık, dışarıdan İslam'ı gösterip içeriden küfrü gizleyen, tıpkı bir hayvanın tünelinden girip başka bir yerden çıkması gibi, bir dinden girip diğerinden çıkan kişidir. Ayetteki 'münafıkîn' kelimesi, bu ikiyüzlü ve aldatıcı karakteri taşıyan topluluğu ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, nifakı 'dışın İslam, için küfür olması' olarak tanımlar. Münafık, zahiren mümin gibi görünse de batınında küfrü barındırır. Ayetteki 'münafıkîn' kelimesi, müslümanlar arasında ihtilafa neden olan, bu gizli inkârcı zümreyi işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'nifak' kavramının, Mekke döneminde ortaya çıkan 'şirk' ve 'küfür' kavramlarından farklı olarak, Medine döneminde Müslüman toplum içinde beliren yeni bir tür muhalefeti ifade ettiğini belirtir. Münafıklar, dışarıdan Müslüman gibi görünerek içten içe toplumu zayıflatmaya çalışanlardır. Ayetteki 'münafıkîn', bu sosyo-politik bağlamdaki ikiyüzlüleri temsil eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'erkesahum' kelimesini 'onları geri çevirdi, eski hallerine döndürdü' şeklinde açıklar. Bu, onların küfür ve sapkınlıklarına geri döndürülmesi anlamındadır. Ayetteki kullanımı, münafıkların kendi amelleri sebebiyle Allah tarafından cezalandırılıp eski kötü hallerine döndürüldüğünü ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'erkesahum' ifadesini 'onları tersine çevirdi, başaşağı etti' olarak yorumlar. Bu, mecazi olarak onların durumunu kötüleştirmek, onları helake sürüklemek anlamındadır. Ayette, münafıkların kendi kötü fiilleri nedeniyle Allah'ın onları bu duruma düşürdüğü vurgulanır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'erkesa' fiilinin 'bir şeyi tersine çevirmek, baş aşağı etmek, eski haline döndürmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'erkesahum', Allah'ın münafıkları, işledikleri günahlar ve ikiyüzlülükleri sebebiyle, hidayetten sapkınlığa, imandan küfre geri döndürmesini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hidayet' kelimesini 'lütuf ve incelikle doğru yola iletmek' olarak tanımlar. Bu, bazen yol göstermek, bazen de hedefe ulaştırmak anlamına gelir. Ayetteki 'tehdû' fiili, müminlerin münafıkları doğru yola getirme arzusunu ifade eder, ancak bu arzunun Allah'ın iradesi olmadan gerçekleşemeyeceği vurgulanır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'hedâ' fiilinin hem 'yol göstermek' hem de 'yola ulaştırmak' anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'tehdû' fiili, müminlerin münafıkları hidayete erdirme çabasını anlatır, ancak bu çabanın Allah'ın saptırdığı kimseler üzerindeki etkisizliği dile getirilir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hidayet' kavramının Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, genel yol göstermeden ilahi rehberliğe kadar değiştiğini ifade eder. Ayetteki 'tehdû' fiili, insanların kendi çabalarıyla birini hidayete erdirme isteğini, ancak bu isteğin Allah'ın iradesi karşısındaki sınırlılığını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'edalle' fiilini 'yoldan saptırdı, şaşırttı' olarak açıklar. Bu, mecazi olarak Allah'ın bir kimseyi kendi iradesiyle sapkınlığa terk etmesi anlamındadır. Ayetteki 'edallellah' ifadesi, münafıkların sapkınlığının Allah'ın takdiriyle gerçekleştiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dalâl' kelimesinin 'doğru yoldan sapmak' anlamına geldiğini belirtir. Allah'ın 'idlal'i (saptırması), bir kimseyi hidayete ulaştırmaması veya sapkınlıkta bırakmasıdır. Ayetteki 'edallellah', Allah'ın münafıkları kendi tercihleri ve amelleri sebebiyle hidayetten mahrum bırakmasını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'dalâl' kavramının Kur'an'da genellikle 'doğru yoldan sapma, kaybolma' anlamında kullanıldığını belirtir. Allah'ın 'idlal'i, O'nun adaletinin bir tezahürü olarak, kötü niyetli ve inkârcı kimseleri kendi hallerine bırakmasıdır. Ayetteki 'edallellah', bu ilahi iradenin münafıklar üzerindeki tecellisini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'sebîl' kelimesinin 'yol' anlamına geldiğini ve hem maddi hem de manevi yolları kapsadığını belirtir. Ayetteki 'felan tecide lehu sebîlâ' ifadesi, Allah'ın saptırdığı kimse için hidayete giden hiçbir yolun bulunamayacağını, yani ona yardım etmenin veya onu doğru yola iletmenin imkansız olduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'sebîl' kelimesinin 'gidilen yol' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'sebîlâ' kelimesi, Allah'ın saptırdığı kimseyi hidayete ulaştıracak hiçbir çare veya yolun olmadığını, bu konuda insan iradesinin acizliğini belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'sebîl'in 'yol' ve 'tarik' (yöntem) anlamlarına geldiğini açıklar. Ayetteki 'sebîlâ' kelimesi, Allah'ın saptırdığı kimse için kurtuluş veya hidayet yolunun kapalı olduğunu, dolayısıyla ona rehberlik etme çabasının sonuçsuz kalacağını ifade eder.
Nisâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(88) (Femâ leküm fîl münafikîne fieteyni vAllahu erkesehüm Bi mâ kesebu* etürîdune en tehdu men edallellah* ve men yudlilillahu felen tecide lehu sebiyla;)
“O halde, siz niçin münafıklar hakkında iki gruba ayrılıyorsunuz? Allah onları kazandıkları günah yüzünden terslerine döndürdüğü halde Allah'ın saptırdığını yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah kimi saptırırsa, sen onun için bir çıkış yolu bulamazsın.”