Setecidûne âḣarîne yurîdûne en ye/menûkum veye/menû kavmehum kulle mâ ruddû ilâ-lfitneti urkisû fîhâ(c) fe-in lem ya'tezilûkum veyulkû ileykumu-sseleme veyekuffû eydiyehum feḣużûhum vaktulûhum hayśu śekiftumûhum(c) veulâ-ikum ce'alnâ lekum ‘aleyhim sultânen mubînâ(n)
Diğer birtakım kimselerin de hem sizden emin olmak, hem de kavimlerinden emin olmak istediklerini göreceksin. Bunlar küfre her döndürüldüklerinde ona atılırlar. Eğer bunlar sizden uzak durmazlar, sizinle barış içinde yaşamak istemezler, ellerini savaştan çekmezlerse, onları yakalayın ve onları nerede bulursanız öldürün. İşte bunlara karşı size apaçık bir yetki verdik.
Diğer birtakım kimseleri de bulacaksınız ki; hem sizden emin olmak, hem de kavimlerinden emin olmak isterler. Fitne için her davet olunuşlarında onun içine başaşağı dalarlar. Eğer bunlar sizden çekinmezlerse, kendilerini bulduğunuz yerde yakalayın ve öldürün. İşte bunlar aleyhinde size açık bir ferman verdik.
Nisâ 91. ayet, münafıkların veya ikiyüzlülerin davranışlarını ve onlara karşı alınacak tedbirleri ele almaktadır. Ayet, 'güvenlik', 'fitne', 'barış' ve 'yetki' gibi temel kavramlar üzerinden, bu tür kişilerin karakteristiğini ve onlara karşı Müslümanların tutumunu dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Emn (أمن) kelimesi, kalbin sükûnet bulması ve korkunun zıddı olan güven halidir. Ayetteki 'ye'menûkum' ifadesi, bu kişilerin Müslümanlardan gelecek bir zarardan emin olmayı, kendilerini güvende hissetmeyi arzuladıklarını gösterir. Bu, onların içsel bir korku ve endişe taşıdıklarına işaret eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Buradaki 'ye'menûkum' fiili, 'sizden emin olmak' anlamındadır. Yani, sizin tarafınızdan kendilerine bir zarar gelmeyeceğinden emin olmak isterler. Bu, onların iki yüzlü tavırlarının bir göstergesidir; hem sizinle hem de kendi kavimleriyle iyi geçinerek her iki taraftan da güvende kalma çabasıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'emn' (أمن) kavramı, sadece fiziksel güvenlik değil, aynı zamanda psikolojik ve manevi bir huzur halini de ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, münafıkların dışsal bir tehditten korunma arayışını, ancak bu arayışın samimiyetsiz bir zemine oturduğunu vurgular. Onlar, gerçek bir imanla değil, pragmatik bir çıkarla güvende olmayı hedeflerler.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Fitne (فتنة) kelimesi, aslen altını ateşte eriterek saflığını denemek anlamına gelir. Kur'an'da ise genellikle imtihan, deneme, sapkınlık, şaşırtma ve bozgunculuk anlamlarında kullanılır. Bu ayetteki 'kulle mâ ruddû ilâ'l-fitneti' ifadesi, onların her çağrıldıklarında kargaşa ve bozgunculuğa meyilli olduklarını, bu tür durumların onları cezbettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fitne (فتنة), insanın hoşlanmadığı şeylerle imtihan edilmesi veya bir şeyi sınamak için ateşe sokmak gibi anlamlara gelir. Ayetteki bağlamda, 'fitneye döndürüldüklerinde' ifadesi, onların sürekli olarak Müslümanlar arasında ayrılık ve kargaşa çıkarma eylemlerine geri döndüklerini, bu tür eylemlerin onların karakteristiği olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Fitne (فتنة) kavramı Kur'an'da geniş bir anlamsal yelpazeye sahiptir. Bu ayetteki kullanımı, özellikle toplumsal düzeni bozan, inananları saptıran ve aralarında ayrılık çıkaran eylemleri ifade eder. Münafıkların fitneye 'can atmaları', onların bu tür yıkıcı faaliyetlere olan içsel eğilimlerini ve bu yolla kendi çıkarlarını koruma çabalarını ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Selâm (سلام) ve İslâm (إسلام) kelimeleri aynı kökten gelir ve esenlik, barış, teslimiyet anlamlarını taşır. Ayetteki 'yülkû ileykümü's-selâm' ifadesi, onların Müslümanlara karşı barışçıl bir tutum sergilemeleri, teslimiyet göstermeleri ve düşmanlıklarını bırakmaları gerektiğini belirtir. Bu, onların samimi bir barış niyetini ifade etmelerini gerektirir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Selâm (سلام), barış ve güvenlik demektir. Ayetteki kullanımı, bu kişilerin Müslümanlara karşı düşmanlıklarını bırakıp barış teklif etmeleri gerektiğini vurgular. Eğer bunu yapmazlarsa, yani barışa yanaşmazlarsa, onlara karşı savaşma emri verilir. Bu, barışın öncelikli bir seçenek olduğunu, ancak reddedilmesi durumunda farklı bir yol izleneceğini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Selâm (سلام) kelimesi, Kur'an'da hem 'esenlik' hem de 'teslimiyet' anlamlarında kullanılır. Bu ayetteki bağlamda, 'barış teklif etmek' veya 'teslim olmak' anlamlarına gelir. Münafıkların barışa yanaşmaması, onların içsel düşmanlıklarının ve ikiyüzlülüklerinin bir göstergesidir. Ayet, barışın reddedilmesi durumunda Müslümanlara meşru müdafaa hakkı tanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sultân (سلطان) kelimesi, güç, yetki, delil ve hüccet anlamlarına gelir. Ayetteki 'sultânen mübînen' ifadesi, Allah'ın Müslümanlara bu tür münafıklara karşı açık bir yetki ve delil verdiğini, onların aleyhine hareket etme hakkını meşru kıldığını belirtir. Bu yetki, onların ikiyüzlü ve bozgunculuk yapan tutumlarına karşı bir cevaptır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Sultân (سلطان), hem maddi gücü hem de manevi delili ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, Müslümanlara verilen yetkinin sadece fiziksel bir güç olmadığını, aynı zamanda Allah tarafından onaylanmış, meşru bir hak olduğunu gösterir. 'Mübînen' (apaçık) kelimesi, bu yetkinin şüpheye yer bırakmayacak kadar net olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Sultân (سلطان) kelimesi, bir şeyi yapmaya izin veren veya bir şeye karşı delil teşkil eden her şeyi kapsar. Ayetteki 'ce'alnâ leküm aleyhim sultânen mübînen' ifadesi, Allah'ın Müslümanlara, bu ikiyüzlü kişilere karşı savaşma ve onları cezalandırma konusunda açık bir izin ve meşruiyet verdiğini gösterir. Bu, onların davranışlarının Allah katında da kınandığının bir işaretidir.
Nisâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(91) (Setecidune aharîne yürîdune en ye'menuküm ve ye'menu kavmehüm* küllemâ rüddu ilel fitneti ürkisu fîha* fein lem ya'teziluküm ve yulku ileykümüsseleme ve yeküffu eydiyehüm fehuzuhüm vaktüluhüm haysü sekıftümuhüm* ve ülâiküm cealnâ leküm aleyhim sultanen mübînâ;)
“Diğer birtakım kimseleri de bulacaksınız ki; hem sizden emin olmak, hem de kavimlerinden emin olmak isterler. Fitne için her davet olunuşlarında onun içine başaşağı dalarlar. Eğer bunlar sizden çekinmezlerse, kendilerini bulduğunuz yerde yakalayın ve öldürün. İşte bunlar aleyhinde size açık bir ferman verdik.”
وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ أَنْ يَقْتُلَ مُؤْمِنًا إِلَّا خَطَأ
وَمَنْ قَتَلَ مُؤْمِنًا خَطَأَ فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ وَدِيَةٌ
مُسَلَّمَةٌ إِلَى أَهْلِهِ إِلَّا أَنْ يَصَّدَّقُوا فَإِنْ كَانَ مِنْ
قَوْمٍ عَدُوٌّ لَكُمْ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ وَإِنْ
كَانَ مِن قَوْمٍ بينكم وبينهم مِيثَاقَ فَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ
إِلَى أَهْلِهِ وَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ
شهرين متتابعين توبةً مِنَ اللَّهِ وَكَانَ اللَّهُ عَلِيمًا
حَكِيمًا
92-) Ve mâ kâne li mu'minin en yaktule mu'minen illâ hataen, ve men katele mu'minen hataen fetahriyru rakabetin mu'minetin ve diyetün müsellemetün ila ehlihi illâ en yessaddeku* fein kâne min kavmin adüvvin leküm ve huve mu'minun fe tahriyru rekabetin mü'minetin, ve in kâne min kavmin beyneküm ve beynehüm miysakun fediyetün müsellemetün ilâ ehlihi ve tahrîru rekabetin mu'minetin, femen lem yecid fesıyamu şehreyni mütetabi'ayni, tevbeten minAllahi, ve kânAllahu Alîmen Hakîmâ;)
“Hata dışında bir mümin, diğer bir mümini öldüremez. Ve kim bir mümini yanlışlıkla öldürürse, mümin bir köle azad etmesi ve ölenin ailesine (varislerine) teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir. Ancak ölünün ailesinin bağışlaması müstesnadır. Eğer öldürülen, mümin olmakla beraber size düşman bir kavimden ise, o zaman, öldürenin bir köle azad etmesi gerekir. Eğer öldürülen sizinle aralarında antlaşma olan bir kavimden ise, öldürenin, ölenin ailesine diyet vermesi ve mümin bir köle azad etmesi gerekir. Bunlara gücü yetmeyenin de Allah tarafından tevbesinin kabulü için arka arkaya iki ay oruç tutması gerekir. Allah, Alîmdir (her şeyi bilendir), Hakîmdir (hüküm ve hikmet sahibidir).”