(A)llâhu-lleżî ce'ale lekumu-l-arda karâran ve-ssemâe binâen ve savverakum fe-ahsene suverakum ve razekakum mine-ttayyibât(i)(c) żâlikumu(A)llâhu rabbukum(s) fetebâraka(A)llâhu rabbu-l'âlemîn(e)
Allah, yeryüzünü sizin için karar kılma yeri, göğü de bina yapan; size şekil verip de şekillerinizi güzel kılan ve sizi temiz şeylerle rızıklandırandır. İşte Rabbiniz Allah! Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir!
Allah, O'dur ki sizin için yeri bir karargâh, göğü de bir bina yapmıştır. Size şekil vermiş, sonra şekillerinizi güzelleştirmiştir. Hoş nimetlerden size rızık vermiştir. İşte Rabbiniz o Allah'tır. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!
Bu ayet, Allah'ın yaratıcı kudretini ve insanlara bahşettiği nimetleri vurgulamaktadır. Anahtar kavramlar, yeryüzünün işlevi, göğün yapısı, insanın yaratılışı ve rızıklandırılması gibi temel ilahi fiilleri dilbilimsel ve semantik derinliğiyle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ceale' fiilinin bir şeyi başka bir şeye dönüştürme, bir vasfı veya hükmü ona verme manasına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ceale lekümü'l-arda karâran' ifadesi, yeryüzünü insanlar için bir yerleşim ve istirahat yeri kılması, yani bu vasfı ona vermesi anlamındadır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ceale' fiilinin 'halaka' (yaratmak) anlamında kullanılabileceğini ifade eder. Burada Allah'ın yeryüzünü insanlar için bir karar yeri olarak yaratması ve bu özelliği ona bahşetmesi kastedilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'karâr' kelimesini 'istikrâr' (yerleşme, sabit olma) ve 'mekânü'l-istikrâr' (yerleşme yeri) olarak açıklar. Ayette yeryüzünün insanlar için üzerinde durulacak, yaşanılacak ve sükûnet bulunacak bir yer kılındığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'karâr'ın bir şeyin sabit ve sakin olması halini ifade ettiğini belirtir. Yeryüzünün 'karâr' olması, onun hareketli ve istikrarsız değil, üzerinde yaşamaya elverişli, sabit bir durak olarak yaratıldığını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'karâr' kavramının genellikle bir şeyin sabitliğini, kalıcılığını ve güvenilirliğini ifade ettiğini belirtir. Yeryüzünün 'karâr' olması, insanın üzerinde güvenle yaşayabileceği, istikrarlı bir ortam sunması anlamına gelir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'binâ' kelimesinin 'semâ' (gök) ile birlikte kullanıldığında, göğün tıpkı bir bina gibi sağlam ve düzenli bir şekilde inşa edildiğini mecazi olarak ifade ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'binâ'nın bir şeyi üst üste koyarak yükseltmek ve sağlamlaştırmak anlamına geldiğini açıklar. Göğün 'binâ' olarak nitelendirilmesi, onun sağlam, düzenli ve yüksek bir yapıya sahip olduğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'binâ'nın 'mübnî' (inşa edilmiş) anlamında masdar olarak kullanıldığını ve göğün Allah tarafından sağlam bir şekilde kurulmuş, direksiz bir yapı olduğunu ifade ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tasvîr'in bir şeye belirli bir şekil ve suret vermek olduğunu belirtir. Ayetteki 'savvereküm' ifadesi, Allah'ın insanlara özgün ve mükemmel bir fiziki yapı ve suret verdiğini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'tasvîr'in 'halk' (yaratma) ile eş anlamlı olarak kullanılabileceğini, ancak 'tasvîr'in yaratılan şeye belirli bir form ve güzellik katma yönünü öne çıkardığını ifade eder. İnsanların en güzel surette yaratılmasına işaret eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'tasvîr' kavramının Kur'an'da Allah'ın yaratma fiilinin estetik ve sanatsal boyutunu ifade ettiğini belirtir. İnsana verilen 'suret', sadece fiziksel bir biçim değil, aynı zamanda bir kimlik ve güzellik ifadesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ihsân'ın bir şeyi en güzel ve mükemmel şekilde yapmak olduğunu belirtir. Ayetteki 'fe ahsene suveraküm' ifadesi, Allah'ın insanlara verdiği sureti sadece yaratmakla kalmayıp, onu en güzel ve estetik biçimde tamamladığını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ihsân'ın hem fiilin güzel olması hem de fiilin sonucunun güzel olması anlamlarını taşıdığını ifade eder. Allah'ın insan suretini 'ihsân' etmesi, hem yaratma fiilinin mükemmelliğini hem de yaratılan suretin güzelliğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'rızk'ın Allah tarafından canlılara verilen her türlü faydalı şey olduğunu belirtir. Ayetteki 'rezekaküm mine't-tayyibât' ifadesi, Allah'ın insanlara helal ve temiz rızıklar bahşettiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rızk'ın hem dünyevi hem de uhrevi nimetleri kapsadığını, Allah'ın 'râzık' sıfatıyla tüm canlıların ihtiyaçlarını karşıladığını açıklar. Burada özellikle 'tayyibât' (temiz ve güzel şeyler) ile rızıklandırılmaya vurgu yapılır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'rızk'ın Allah'ın kullarına bahşettiği, onların yaşamlarını sürdürmeleri için gerekli olan her şey olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'tayyibât' ile birlikte kullanılması, rızkın sadece miktarını değil, aynı zamanda niteliğini ve helalliğini de vurgular.
Mü'min (Ğâfir) Sûresi
Yine burada “ce’al” kelimesi verilmiştir. Meal de bu sefer kılma olarak kullanıldığı görüldüğü için aynı olarak bırakılmıştır. Bazı meal ve tefsirlerin çeviri yaparken kendi anlayışlarına göre çeviri yaptığı ve âyetler arasında çelişkiye meydan verdikleri ortaya çıkmaktır. İşimiz kimseyi eleştirmek değil halimizi ortaya koymaktır. Onun için yol ehli salik veya Kûr’ân-ı Kerim araştırmacısı kişinin vakit bulursa kendine yetecek kadar Ârapça öğrenmesi kendi menfaati ve yararına olacaktır.
Yolumuza devam edersek zahir yeryüzü ve gökyüzü olduğu gibi bâtını yeryüzü beden arzı ve semavat ise gönüldür. Temiz rızık ise hayalen ve vehim kaynaklı ateşe götürecek bilgiler değil. İlm-i ledün beden toprağından kesbi olarak çalışma ile elde edilen ilim ve Hakk tarafından karşılıksız gönle gelen ilhamdır. (Murat Derûni)
لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ
(95/4) Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm.
(95/4) “Muhakkak ki: Biz insanı en güzel bir biçimde halkettik.”
Allah’ın varlığı içerisinde insân en güzel sûret olarak halkedilmiştir.
İnsanın halkedildiği mahâl her ne kadar dünyâ ve cennet olarak belirtiliyor ise de her iki mahâl de Allah’ın varlığı içindedir.
“Ahseni takvîm” sûret olarakta en güzel şekli içine almakla beraber bâtınen dahi en kemâlli olarak halkedilen varlık insândır. Kendindeki bu kemâli bilmeyerek zevâlde yaşayanlar için ise bu onların bireysel sorunu olur ve bu durum onun kemâl hali üzere halkedilmiş olmasına zevâl vermez. “Altın çöpe düşse değerini kaybetmez” sözü vardır ki, insânda aynı şekilde kendini hangi durumlara getirmiş olursa olsun, Hakk’ın verdiği değerden hakîkati olarak bir şey kaybetmez, kaybedilen fiilleri yönündendir.
İkinci yorum Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm. (4) And olsun ki, mutlak ki “halaknâ”. Biz halkettik. Bakın melekler yaptı, şunlar yaptı değil, biz yaptık deniyor. Cenâb-ı Hakk. “Halâkna”. Halkettik ki. Kimi? “El insâne”.
İnsanı halkettik ki nasıl? “fî ahseni takvîm”. “En güzel sûrette.” Kıvamda, olgunlukta halkettik. Buradaki fî’yi biraz düşünmek lâzım gelmektedir, “fî” zarfiyat mânâsına olduğundan, içinde mânâsındadır, yâni “en güzel sûretin içinde” insânı halkettik mânâsındadır. “De, da” hükmünde kullandığımız zaman en güzel sûrette halkettik ama en güzel sûretin içinde, en güzel sûret olarak halkettik. En güzel sûret demek, Allah’ın varlığı içinde insân en güzel sûrette halkedildi mânâsındadır. Anlaşılıyor mu? Yâni tabii insân bir mahâlde halkedildi. Bu mahâl her ne kadar dünya ya da cennet olarak belirtiliyorsa da, bu mahâlde Allah’ın varlığı içindedir, cennette olsa, dünya da olsa Allah’ın varlığı içindedir.
İşte bu varlık öyle güzel bir varlık ki, bu güzel varlığın içinde, o güzel insânı halkettik deniyor. İşte Cenâb-ı Hakk zâti olarak, yaptığı bazı işleri ben yaptım diye, “halâk tü” ben halkettim. Oradaki “tü” zamiri “ben” birey oluyor. Sonuna, “nâ” gelen aleynâ bizim üzerimize. Halaknâ halâka, Halketti, kim? Halâknâ Biz halkettik hükmündedir, ben ile bizim arasındaki fark şudur: Cenâb-ı Hakk bazen tek olarak kendinden bahsediyor. Biz olarak ifâde ettiği yerlerde sıfâtlarını da devreye sokmuş oluyor. Yâni biz halkettik darken, bir başbakan düşünün, bakanlar kurulu ile birlikte, biz imzaladık bu işe karar verdik, gibi bakan-larına da birer şahsiyet vermiş oluyor.
Başbakan ben imzaladım, demek sûretiyle de aynı işi yapmış oluyor. Ama biz imzaladık, dediği zaman bu daha nezaketli oluyor. Bakanlar da şahsiyet sahibi oldukları orada gözükmüş oluyor. İşte Cenâb-ı Hakk kendi sıfâtı zâtiye ve sıfâtı subutiye, sıfâtları ile birlikte yaptığı bir işe, biz diye ifade ediyor. Yoksa orada başka Allah’lar var da onlarla birlikte biz, değildir. Yâni hayat sıfâtım ile Âdem’e hayat verdim. Hay sıfâtımla. İlim sıfâtımla ilim verdim. Rahmet sıfâtımla onlara rahmet ettim. Rahmet ettik neticesinedir. Ben yaptım ama neticede biz yaptık diyor. Buradada işte bahsedilen odur. “Lekad halâknâ” “mutlak ki biz halkettik”. Kimi? El insâne. İnsanı biz halkettik. Nasıl? “fî ahseni takvîm.” En güzel sûret içinde ve en güzel olarak. Burada ahseni takvîm “kıvam” üzere mutedil üzere halkedilmesi şu mânâda her mertebede ahseni takvîm. Sadece cesed, et, kemik, sûret olarak değil.
Sûret olarak ta en güzel şekilde. Daha evvelce de biraz mevzu olmuştu. Eğer Cenâb-ı Hakk bizi diğer mahlûkat gibi dört ayak üstünde, yürür şeklinde halketmiş olsaydı, yaşantımızdan bu kadar randuman alamazdık. Yerde yürürken, caddelerde daha çok yere ihtiyacımız olacaktı. Arabalar nasıl daha çok yer tutuyor? Ama bir insâna ba-kın, şimdi şâyet yatay olarak yerde yaşasa idik, ne kadar çok yer tutar idik? Ama dikey olarak yaşadığımızdan, ne kadar az yer tutmaktayız ve dikey olduğumuz zaman, hareket kabiliyetimiz daha çok olmaktadır. Yükseklere daha çok ulaşmaktayız. Böyle yaşamış olsaydık bizim yukarda iş yapmamız çok zorlaşırdı. Tay tay, iki ayak üzerinde zorlukla durmaya çalışacaktık.
Veyahut başka ekipman kullanacaktık, ama bu verimlilik olmayacaktı. Gerek zâhiren, gerek bâtınen, gerek rûhani yönden, gerek nefs îtibariyle nefsani yönden, gerek rûhani yönden, fiziki yönden hangi yönden bakarsak bakalım en kemâlde halkedilen varlık insândır. Bu yüzden İnsân-ı Kâmil denir insâna! Ama ilmi yönden bu kelime kullanılıyor ise de, aslında insân her yönüyle kemâldedir. Ama insân kendi kemâlini bilmez de, kemâlini zevalde yaşarsa, sorun onun sorunu olur. Onun zevalde yaşaması, kemâl haliyle halkedilmesine zarar vermiş olmaz. Yâni altının altınlığı, hani basitçe derler ya yere düşmekle sakıt olmaz.
Çamura düşmekle altına birşey olmaz. Ne olur onu kim kullanıyorsa değerini bilmediğinden, onu çamur içinde bırakır. Ama çamur içinde kalması ona zarar vermez. Üstüne su dökersin yıkanır gider, altın yine altındır. Yâni insân kişi, kendini hangi hususta, hangi şekilde kullanıyor olursa olsun, hakkın vermiş olduğu değerden hiçbirşey kaybetmez. Kaybettiği fiili yönündedir. Fiilinde eksiklik vardır. Ama varlığında bir eksiklik düşünülemez.[82] “ İz- -T-B- ”