Vemâ yulakkâhâ illâ-lleżîne saberû vemâ yulakkâhâ illâ żû hazzin ‘azîm(in)
Bu güzel davranışa ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak (hayırdan ve olgunluktan) büyük payı olanlar kavuşturulur.
Bu olgunluğa ancak sabredenler kavuşturulur, buna ancak hayırdan büyük bir pay sahibi olan kavuşturulur.
Fussilet Suresi'nin 35. ayeti, sabır ve büyük bir nasip sahibi olmanın, iyiliği kötülüğe tercih etme ve affetme gibi yüce ahlaki erdemlere ulaşmanın temel şartları olduğunu vurgular. Ayet, bu erdemlere ancak belirli niteliklere sahip kişilerin erişebileceğini dilbilimsel bir kesinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'لقي' kökünün bir şeye ulaşmak, ona kavuşmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'يُلَقَّىٰهَا' ifadesi, bahsedilen yüce ahlaki mertebeye (kötülüğü iyilikle savma) ancak belirli niteliklere sahip kişilerin erişebileceğini, bu mertebenin onlara nasip olacağını ifade eder. Bu, pasif bir 'verilme'den ziyade, aktif bir 'ulaşma' ve 'hak etme' anlamı taşır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'لقي' fiilinin Kur'an'da bazen 'bulmak', 'rastlamak' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki bağlamda ise, bu erdemin ancak sabredenler ve büyük bir nasip sahipleri tarafından 'bulunabileceği', 'elde edilebileceği' mecazi anlamını taşır. Bu, bir tür 'karşılaşma' ve 'elde etme' durumunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'صبر' kelimesini nefsi hoşlanmadığı şeylerden alıkoymak olarak tanımlar. Ayetteki 'صبروا' ifadesi, kötülüğe iyilikle karşılık verme gibi zorlu bir ahlaki duruşu sergileyebilmek için gerekli olan irade gücünü ve tahammülü ifade eder. Bu, sadece pasif bir bekleyiş değil, aktif bir direnç ve sebat halidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sabır' kavramının Kur'an'daki temel anlamının, zorluklar karşısında metanetini korumak ve Allah'ın emirlerine bağlı kalmak olduğunu belirtir. Fussilet 35'teki 'sabredenler', düşmanlık ve kötülük karşısında bile ahlaki prensiplerinden taviz vermeyen, öfkesini yenen ve affetme erdemini gösterebilen kişilerdir. Bu, Kur'an'ın ideal insan tipinin önemli bir özelliğidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'sabır'ı nefsi şikayetten alıkoymak ve musibetlere karşı dayanmak olarak açıklar. Ayetteki 'صبروا' ifadesi, düşmanın kötülüğüne karşı iyilikle mukabele etmenin getirdiği zorluğa katlanma, nefsin intikam arzusunu bastırma ve bu yüce ahlakı sürdürme yeteneğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'حظّ' kelimesini bir kişinin elde ettiği pay veya nasip olarak tanımlar. Ayetteki 'ذو حظّ عظيم' ifadesi, kötülüğe iyilikle karşılık verme gibi yüksek bir ahlaki mertebeye ulaşmanın, sadece kişisel çabayla değil, aynı zamanda ilahi bir lütuf ve özel bir nasip ile mümkün olduğunu belirtir. Bu, Allah'ın seçkin kullarına bahşettiği bir özelliktir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'حظّ' kelimesinin genellikle hayırlı ve güzel şeylerden elde edilen pay için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'büyük nasip' ifadesi, bu ahlaki erdemi gösterebilen kişilerin, Allah katında özel bir konuma sahip olduklarını ve bu yeteneğin onlara verilmiş ilahi bir ihsan olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'حظّ' kelimesinin hem dünyevi hem de uhrevi paylar için kullanılabileceğini ifade eder. Fussilet 35'teki 'büyük nasip', sadece dünyevi bir şans değil, aynı zamanda ahirette de karşılığı olacak, Allah'ın rızasını kazandıracak yüce bir ahlaki erdemi ifade eden manevi bir paydır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'عظيم' kelimesinin Kur'an'da genellikle bir şeyin büyüklüğünü, yüceliğini ve önemini ifade etmek için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'حظٍّ عظيمٍ' ifadesi, bu nasibin sıradan bir pay olmadığını, aksine Allah katında çok değerli ve büyük bir lütuf olduğunu vurgular. Bu, sabırla elde edilen ahlaki erdemin ne kadar kıymetli olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'azim' kelimesinin Kur'an'da nitelenen şeyin hem nicelik hem de nitelik olarak üstünlüğünü ifade ettiğini belirtir. Fussilet 35'te 'büyük nasip' olarak çevrilen ifade, kötülüğe iyilikle karşılık verme yeteneğinin, sadece bir şans değil, aynı zamanda manevi değeri çok yüksek, Allah tarafından özel olarak bahşedilmiş bir imtiyaz olduğunu gösterir.
Fussilet Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Ve mâ yulekkâhâ, yukarıda bahsedilen, zâhiren kötülüğe karşı iyilik yapılmasına, ve bâtınen bu hususun irfaniyyet yolu ile anlaşılmasına, kimse ulaşamaz. İllellezîne, ancak şu kimseler ki, saberû, ancak, Hakk hakikat ve irfaniyyet üzere hayatlarını sürdürürlerken
karşılarına çıkan her türlü zorlukları zâhir bâtın varlıkların da bulunan Hakk’ın “sabur” isminin gayreti ve hakikatiyle sabredenler mulâki/olur/ulaşır. Çünkü (2/153) “Allah (c.c.) sabredenlerle beraberdir.” Aslında Allah (c.c.) herkesle beraberdir, ancak bilen ayn, bilmeyen gayr’dır. Yani bunu bilen onun aynı veya aynası, bilmeyen ise gaflette olduğundan bu hakikatin gayrısı, ve ayrısı’dır. Bunlar nefisleriyle perdelenmiş, “hicab-ı zulmani/karanlık perdeler” arkasında kalmış olanlardır.
ve mâ yulekkâhâ, gene bu halin gerçeğine Mülâki/telâkki, idrak etmeye ulaştırılmaz. İllâ, ancak şu kimseler ulaştırılır, onlarda, zû hazzın azîm, çok büyük “haz” sahibidirler. “haz” sevinç ve huzur istikametinde bir duygudur. Bu da iki türlüdür, “Hazzı beşeri/nefsi” ve “hazzı irfani/ilâh-i”dir.
“Hazzı beşeri” nefse, nefis yönünden gelen geçici nefsi hazlardır, bunlar ancak tadıldığı anda nefs-î bir tat alınır, fakat hemen sonunda pişmanlık sıkıntısı başlar. Ve kişiyi zulmete karanlığa götürür, hele farkında olmadan alışkanlığa sebeb olursa dünyası da ahiretide tehlikeye düşer.
“Hazzı irfani/ilâh-i” ise irfaniyyet ve ilim yönünden kişinin kendisini tanıdıktan sonra hayata bakışındaki, hayat anlayışındaki haz, ve bundan duyduğu huzurdur. Bu haz ise kişinin irfaniyyet eğitimi ile kendinde bulduğu Rabb-ı hası, ve oradan Rabb-ul erbaba ulaşması ile, oluşan yaşamını “me a Allah” “Allah ile beraber” yaşama bilincine ulaştırmış olduğundan, zâhiren beşeriyeti ile, bâtınen ise Rabb-ı ile yaşayan kimsenin hali, hazzın azîm, yüce sevinç ve huzurdur.
İşte bunların/böyle yaşayanların tarifi, “zû hazzın azîm,” dir, gerçekten hayatlarını Rabları ile olma bilincin de yaşıyor olduklarından aslında onların hazzı Rablarının hazzıdır ki, buda o kimselerin “merdıyye” yani kendilerin den “razı olunmuş” olan kimselerdir. İşte bu yüzden bu
hazzı “hazm” etmek ve oraya ulaşmak gerçekten büyük bir iştir ki, taşıması da yaşaması da “azîm” dir. Yani bu hali taşımak ve yaşamak, hem çok yüce ve hemde oldukça zordur.
41.36*************وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ اِنَّهُ هُوَ السَّمٖيعُ الْعَلٖيمُ
(41/36) – (Ve immâ yenzeğanneke mineş şeytâni nezğun festeız billâh, innehû huves semîul alîm.)
(41/36) – “Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”