Men kâne yurîdu harśe-l-âḣirati nezid lehu fî harśih(i)(s) vemen kâne yurîdu harśe-ddunyâ nu/tihi minhâ vemâ lehu fî-l-âḣirati min nasîb(in)
Kim ahiret kazancını isterse, onun kazancını artırırız. Kim de dünya kazancını isterse, ona da istediğinden veririz, fakat onun ahirette hiçbir payı yoktur.
Her kim ahiret kazancını isterse, biz onun kazancını artırırız, her kim de dünya kazancını isterse ona da ondan veririz, ama onun ahirette hiçbir nasibi yoktur.
Bu ayet, dünya ve ahiret kazançları arasındaki tercihin sonuçlarını dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. 'Hars' kavramı üzerinden eylem ve karşılık ilişkisi vurgulanırken, 'âhiret' ve 'dünya' kavramları bu kazançların niteliğini belirler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'irâde' kelimesini bir şeyi elde etmeye yönelik kalbî bir meyil ve azim olarak tanımlar. Ayetteki 'yürîdü' ifadesi, kişinin ahiret veya dünya kazancına yönelik güçlü arzusunu ve bu arzu doğrultusundaki yönelişini ifade eder. Bu, sadece bir temenni değil, aynı zamanda bir eylem motivasyonudur.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'irâde'yi, bir şeyi yapmaya veya yapmamaya yönelik kesin bir karar olarak açıklar. Ayetteki kullanımıyla, kişinin ahiret veya dünya 'hars'ını elde etme konusundaki kararlılığını ve bu kararlılığın neticesinde ortaya çıkacak sonuçları vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'irâde' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın mutlak iradesi bağlamında kullanıldığını belirtse de, insan için kullanıldığında kişinin kendi seçimi ve yönelimi anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'yürîdü' fiili, insanın kendi iradesiyle hangi 'hars'ı hedeflediğini ve bunun sonuçlarını belirlediğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hars' kelimesinin temel anlamının toprağı ekmek ve ürün elde etmek olduğunu belirtir. Ayetteki 'hars' kelimesi, mecazi olarak kişinin dünya veya ahiret için yaptığı amelleri, çabaları ve bu çabaların sonucunda elde edeceği karşılığı ifade eder. Ahiret 'hars'ı, salih amellerin meyvesidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'hars' kelimesinin Kur'an'da mecazi anlamda kullanıldığını ve 'amel' (iş, eylem) anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'ahiret harsı' ve 'dünya harsı' ifadeleri, kişinin ahiret veya dünya için yaptığı amelleri ve bu amellerin neticesinde elde edeceği karşılıkları, sanki bir çiftçinin ektiği tohumlardan elde ettiği ürün gibi tasvir eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hars'ı, toprağı ekmek ve mahsul elde etmek olarak tanımlar ve Kur'an'da bu kelimenin hem gerçek hem de mecazi anlamda kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'hars', kişinin dünyada yaptığı amellerin ahiretteki veya dünyadaki karşılığı olarak anlaşılmalıdır. Ahiret 'hars'ı, salih amellerin ahiretteki mükafatı, dünya 'hars'ı ise dünyevi menfaatlerdir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hars' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'ekim, ziraat' anlamının ötesinde, 'çaba, emek, kazanç' gibi geniş bir semantik alana sahip olduğunu vurgular. Ayetteki 'hars', kişinin ahiret veya dünya için gösterdiği gayretin ve bu gayretin sonucunda elde edeceği 'ürünün' bir metaforudur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'âhiret' kelimesini 'dünya'nın zıddı olarak, yani dünya hayatından sonraki ebedi hayat olarak tanımlar. Ayetteki 'ahiret harsı', bu ebedi hayatta fayda sağlayacak amelleri ve bu amellerin karşılığını ifade eder. Kişinin dünya hayatındaki tercihleri, ahiretteki durumunu belirler.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'âhiret'i, dünya hayatının sonu ve ebedi kalış yeri olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, 'ahiret harsı'nı isteyenlerin, bu ebedi hayatta kendilerine fayda sağlayacak amellere yönelenler olduğunu ve karşılığının artırılacağını belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'âhiret' kavramının Kur'an'ın temel kavramlarından biri olduğunu ve 'dünya' ile karşıtlık içinde, gerçek ve kalıcı değerlerin bulunduğu yer olarak konumlandırıldığını belirtir. Ayetteki 'ahiret harsı', bu kalıcı değerlere yönelik çabayı ve bu çabanın nihai sonucunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dünya' kelimesinin 'ednâ' (en yakın, en aşağı) kökünden geldiğini ve bu hayatın geçiciliğini, ahirete göre daha değersiz olduğunu ima ettiğini belirtir. Ayetteki 'dünya harsı', kişinin sadece bu geçici hayata yönelik çabalarını ve bu çabaların sonucunda elde edeceği geçici menfaatleri ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'dünya'yı, ahiretten önce gelen ve geçici olan hayat olarak tanımlar. Ayetteki 'dünya harsı'nı isteyenlerin, sadece bu geçici hayatın nimetlerine odaklananlar olduğunu ve ahirette bir paylarının olmayacağını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'dünya' kavramının Kur'an'da genellikle 'âhiret'in zıddı olarak, geçici, aldatıcı ve nihai olmayan değerleri temsil ettiğini açıklar. Ayetteki 'dünya harsı', bu geçici ve aldatıcı değerlere yönelik çabayı ve bu çabanın ahirette bir karşılığı olmadığını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'nasîb' kelimesinin bir şeyden ayrılan pay veya hisse anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ahirette bir nasibi bulunmaz' ifadesi, dünya harsını tercih edenlerin ahiret nimetlerinden hiçbir pay alamayacaklarını, yani ahiretteki mükafatlardan mahrum kalacaklarını açıkça ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nasîb'i, bir şeye ayrılan veya tahsis edilen kısım olarak tanımlar. Ayetteki kullanımıyla, dünya hayatına odaklananların ahirette kendilerine ayrılmış hiçbir payının, yani cennet nimetlerinden hiçbir hissesinin olmayacağını vurgular. Bu, ahiret kazancından tamamen mahrum kalma durumudur.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'nasîb' kelimesinin bir şeyden elde edilen kısım veya hisse olduğunu belirtir. Ayetteki 'min nasîbin' ifadesi, dünya hayatına yönelenlerin ahiretteki hayırlardan en ufak bir paya dahi sahip olamayacaklarını, tam bir mahrumiyet içinde olacaklarını pekiştirir.
Şûrâ Sûresi
“Men kâne yurîdu harse-l-âhirati nezid lehu fî harsih(i) vemen kâne yurîdu harse-ddunyâ nu/tihi minhâ vemâ lehu fî-l-âhirati min nasîb(in)” Kim âhiret kazancını isterse, onun kazancını artırırız. Kim de dünya kazancını isterse, ona da istediğinden veririz, fakat onun ahirette hiçbir payı yoktur. (42/20)
Mesnevi-i Şerif ile yolumuza devam edelim, Dünyâyı isteyen fenâ bir eziyet ve azâb istedi; ukbâyı isteyen, iyi bir hâli istedi.
Bu beyt-i şerîfte:
(Şûrâ, 42/20)
"Kim ki âhiret mahsûlünü isterse, onun mahsûlünü çoğaltırız; ve kim ki dünyâ mahsûlünü isterse, ona da o cinsten veririz. Şimdi onun için âhirette nasîp yoktur" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Dünyâyı isteyene âhirette nasîp olmayınca, elbette dünyâyı istemek fenâ bir eziyet ve azâb olur; ve âhireti istemek de iyi bir hâl olur.
Bu şekilde beytin orjinalindeki "bed-mihâlî"de mihâl kelimesinin "mîm"in kesriyle olması gerekir. Nitekim âyet-i kerîmede:
(Ra'd, 13/13)
“ve hüve şedîdul mihâl”
"Halbuki O azâbı pek şiddetli olandır" buyrulur.[52]
Tâ bilesin ki Hakk Teâlâ her kimi da'vet etti ise, dünyâ işinin hepsinden işsiz kaldı.
Ya’nî Hak Teâlâ hazretleri hikmetine mebnî bâzı kullannı dünyânın ma’mûriyyeti vazifesine nasb eder ve onlara hubb-i dünyâyı musallat eder. Ba’zılarını inâyet-i ezeliyyesi sebebiyle ma’rifet-i ilâhiyyesine tahsîs ve onları kendi cânibine da’vet eder ve kalblerine kendi muhabbetini ilkâ eyler. Binâenaleyh bu zevât dünyâ umûrunun kâffesinden muattal kalır ve dünyâdan ancak kendi ihtiyâc-ı sûrîsine kifâyet edecek bir mikdâr ile iktifa eder. Nitekim âyet-i kerîmede (Şûrâ, 42/20) ya’nî “Kim ki âhiret harsını isterse, onun harsında ziyâde ederiz; ve kim ki dünyâ harsını isterse, ona o cinsden veririz; ona âhirette nasıb yoktur" buyrulur.[53]
"Âhiret tarlasına eken, vuslat mahsulü biçer. Dünya tarlasına eken ise fânî ürünler toplar. Kâmil, her iki tarlada da Hakk'ın isimlerini müşahede edendir."[54]