Em lehum şurakâu şera'û lehum mine-ddîni mâ lem ye/żen bihi(A)llâh(u)(c) velevlâ kelimetu-lfasli lekudiye beynehum(k) ve-inne-zzâlimîne lehum ‘ażâbun elîm(un)
Yoksa, Allah'ın izin vermediği bir dini kendilerine tutulacak yol kılan ortakları mı var? Eğer (cezaların ertelenmesine dair) kesin hükmü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz, zalimler için elem dolu bir azap vardır.
Yoksa onların, Allah'ın dinde izin vermediği şeyi kendilerine meşru kılacak ortakları mı vardır? Eğer azabın ertelenmesine dair kesin yargı sözü olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilir, işleri bitirilirdi. Gerçekten zalimler için acı bir azab vardır.
Şûrâ Suresi'nin 21. ayeti, Allah'ın izni olmaksızın din adına hüküm koyanların durumunu ve bunun ahiretteki karşılığını ele almaktadır. Ayet, 'şerike' (ortak koşma), 'şeraa' (hüküm koyma), 'ezine' (izin verme), 'fasl' (ayırma, hüküm verme) ve 'zalim' (zulmeden) gibi temel kavramlar üzerinden, ilahi otoriteye müdahalenin ve bunun sonuçlarının dilbilimsel ve semantik derinliğini ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şirk (ş-r-k kökünden), iki şeyden birinin diğerine katılmasıdır. Allah'a şirk koşmak ise, O'nun mülkünde veya hükmünde başkasını ortak kılmaktır. Ayetteki 'şürekâ' kelimesi, Allah'ın dininde O'nun izni olmaksızın hüküm koyma cüretini gösteren, ilahi otoriteye ortaklık iddia eden varlıkları ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Şürekâ, burada Allah'ın dininde O'nunla birlikte hüküm koyanlar anlamındadır. Bu, mecazi bir kullanımdır; zira gerçekte Allah'ın ortağı yoktur. Ancak, O'nun yetkisini gasp etmeye çalışanlar, sanki O'na ortakmış gibi davranmaktadırlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şer' (ş-r-'- kökünden), su içme yerine ulaşmak veya bir yolu açmaktır. Dinde ise, Allah'ın kulları için koyduğu hükümlerdir. 'Şeraû' fiili, burada Allah'ın koymadığı, O'nun izni olmayan hükümleri din adına koyma, yani kendi heva ve heveslerine göre bir yol belirleme anlamında kullanılmıştır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Şer' kelimesi, bir şeyi açık ve belirgin kılmak, bir yol açmak demektir. Ayetteki 'şeraû' fiili, Allah'ın dininde olmayan bir şeyi, sanki dindenmiş gibi ortaya koymak, insanlara bir yol olarak sunmak manasına gelir. Bu, ilahi şeriata aykırı bir hüküm ihdas etmektir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Şerî'at kavramı, Kur'an'da Allah tarafından belirlenmiş, açık ve net bir yol anlamına gelir. 'Şeraû' fiili ise, bu ilahi şerî'atın dışına çıkarak, kendi heva ve heveslerine göre bir 'şerî'at' oluşturma çabasını ifade eder. Bu, Allah'ın mutlak hükümranlığına karşı bir meydan okumadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İzin (e-z-n kökünden), bir şeyi yapmaya ruhsat vermek, müsaade etmektir. Ayetteki 'lem ye'zen bihi' ifadesi, Allah'ın o şeye asla izin vermediğini, onaylamadığını ve meşru kılmadığını kesin bir dille belirtir. Bu, ilahi iradenin mutlaklığını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İzin, bir şeyin yapılabilirliğine dair bir ruhsat ve yetki vermektir. Allah'ın izin vermemesi, o fiilin veya hükmün ilahi rızaya ve şeriata aykırı olduğunu, dolayısıyla batıl olduğunu gösterir. Ayetteki bağlamda, din adına konulan hükümlerin ilahi onaya sahip olmaması, onların geçersizliğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fasl (f-s-l kökünden), iki şeyi birbirinden ayırmak, bir şeyi kesip koparmaktır. Hükümde ise, hak ile batılı birbirinden ayırarak kesin bir karara varmaktır. Ayetteki 'kelimetü'l-fasl', kıyamet gününde verilecek olan nihai ve kesin hükmü, yani Allah'ın adil yargısını ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Fasl, bir meselede sonuca ulaşmak, ihtilafı gidermek demektir. 'Kelimetü'l-fasl', Allah'ın ezelde takdir ettiği, kıyamet günü insanlar arasında hüküm vereceğine dair sözüdür. Bu söz olmasaydı, dünyada iken bu tür ihtilaflar hemen çözülürdü, ancak Allah'ın hikmeti gereği bu hüküm ahirete ertelenmiştir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zulüm (z-l-m kökünden), bir şeyi ait olmadığı yere koymak, haddi aşmaktır. Kur'an'da zulüm, Allah'a şirk koşmak, O'nun emirlerine karşı gelmek ve insanlara haksızlık etmek gibi geniş bir anlam yelpazesini kapsar. Ayetteki 'zalimin', Allah'ın dininde O'nun izni olmaksızın hüküm koyarak haddi aşanları ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Zulüm, Kur'an'ın temel ahlaki kavramlarından biridir ve genellikle ilahi düzene karşı gelme, adaletsizlik yapma anlamında kullanılır. Allah'ın dininde O'nun izni olmaksızın hüküm koymak, en büyük zulümlerden biri olarak kabul edilir, çünkü bu, ilahi otoriteye tecavüzdür ve Allah'ın hakkını gasp etmektir.
Şûrâ Sûresi
Allah c.c. kendi katında kabul olan te din İslâm olduğunu (3) Ali İmran sûresi 19. Âyette bildirmiştir. 3+1+9= 13 sayısal değeri ile gelen peygamberler Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediyenin mertebelerini getirmişlerdir. (Murat Derûni)
(19) İnned Dîne indAllahil İslâm* ve mahtelefelleziyne utülKitabe illâ min ba'di ma caehümül ılmü bağyen beynehüm* ve men yekfur Bi Âyatillâhi fe innAllahe serî'ul hısab;
“Şüphe yok ki: Allah katında din, İslâm'dan ibârettir. O kendilerine kitap verilmiş olanların ihtilâfta bulunmaları ise kedilerine ilim geldikten sonra sırf aralarındaki hasetten dolayıdır. Her kim Allah'ın Âyetlerine küfür ederse, şüphe yok ki Allah Teâlâ hesabı süratli olandır.” Cenâb-ı Hakk’ın getirdiği hakikatlerde İslâm dışında bir din yoktur, imân ehli ve İslâm dini vardır. Âdem (a.s.) dan Efendimize (s.a.v.) kadar gelen sürede tek din vardır o da İslâm dinidir. Diğer isimlerle din ünvanı altında anılanlar izafi olarak verilen isimlerdir, asıl olarak örneğin Mûsâ’ya mensup veya İsâ’ya mensup olanlardır, fakat onlar bunu ayrı bir din olarak zannediyorlar. Bütün peygamberler Muhammedi seyrin bir parçasıdır. Fakat Muhammedi mertebesini kabul etmeyenler kendileri ayrı gösteriyorlar. Oysa gerçek imân ehli olsalar Muhammediyeti kabul etmeleri gerekecek, kendilerini ayrı görmemeleri gerekecek ve ayrı bir din olmadığı anlaşılacak, bizlerde genel olarak bunları ayrı kabul ederek aldanıyoruz. Oysaki hakikatte Allah’ın indinde İslâm dininden başka bir şey yoktur, diğer izafi olarak din ismi verilenler İslâm dininin mertebelerinden başka bir şey değildir.
İslâm dininin uygulamasında bizler eksik olduğumuz için halimiz kötüdür, yoksa diğer yönüyle bakınca bu Âyette “Gerçek İslâmiyyet Allah’ın yanındadır” deniyor ve kulun oraya gitmesi gerekiyor, oysa genel olarak uygulanan din kulun indindeki dindir yani kulların kendi anlayışları ile tatbik etmeye çalıştıkları dindir. Kim ki “ŞehidAllahu” gerçeğini idrak ederse Allah’ın indine gider yani kendi varlığını aradan çıkarttı, gitti ile kasıt Cenâb-ı Hakk’ı idrake ulaştı demektir, Cenâb-ı Hakk kulun bir vasıtaya binerek kendisine gideceği şekilde bir uzaklıkta değil ki, bütün âlemde zâten hâzırdır.[55]
“ İz- -T-B- ”
"Şirk ehli, aynalarda kendini görmekten Hakk'ı göremez. Hakikî mü'min ise her yüzde O'nun vechini müşahede eder. Fasl anı geldiğinde, herkes neye tapındığını anlayacaktır."[56]
“ İz- -T-B- ”