Terâ-zzâlimîne muşfikîne mimmâ kesebû ve huve vâki'un bihim(k) velleżîne âmenû ve 'amilû-ssâlihâti fî ravdâti-lcennât(i)(s) lehum mâ yeşâûne ‘inde rabbihim(c) żâlike huve-lfadlu-lkebîr(u)
Sen, zalimlerin yaptıkları şeyler tepelerine inerken bu yüzden korku ile titrediklerini göreceksin. İnanıp yararlı işler yapanlar da cennet bahçelerindedirler. Onlar için Rableri katında diledikleri her şey vardır. İşte bu büyük lütuftur.
Sen kıyamet günü kazandıkları şeyin cezası başlarına gelirken zalimlerin korkudan titrediklerini görürsün. İman edip salih amel işleyenler ise cennet bahçelerindedirler. Rablerinin yanında onlar için istedikleri her şey vardır. İşte büyük lütuf budur.
Bu ayet, kıyamet gününde zalimlerin ve müminlerin akıbetini karşılaştırmalı olarak tasvir etmektedir. Temel kavramlar, adaletsizlik, korku, iman, salih ameller ve ilahi lütuf etrafında şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zulüm (ظلم), bir şeyi ait olduğu yerin dışına koymak, haddi aşmak demektir. Ayetteki 'zalimler' ifadesi, Allah'ın koyduğu sınırları aşan, haksızlık eden ve günah işleyen kimseleri ifade eder. Burada, yaptıkları kötülüklerin karşılığını görecek olanlardır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Zulüm, bir şeyi yerinden saptırmak, haktan sapmaktır. Ayetteki 'zalimler', Allah'ın emirlerine karşı gelerek kendilerine ve başkalarına haksızlık edenlerdir. Onların korkuları, işledikleri zulümlerin kaçınılmaz sonucudur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İşfak (إشفاق), bir şeyden dolayı duyulan korku ve endişedir. Ayetteki 'müşfikîn' kelimesi, zalimlerin işledikleri günahların ve kazandıkları kötü amellerin kendilerine döneceği kesinleştiğinde hissettikleri şiddetli korkuyu ve dehşeti anlatır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): İşfak, bir şeyin başına gelmesinden korkmak ve onun için endişelenmektir. Burada zalimlerin, dünyada işledikleri amellerin ahiretteki sonuçlarından dolayı duydukları derin korku ve titreme hali vurgulanmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kesb (كسب), bir şeyi elde etmek, kazanmak demektir. Ayetteki 'kesebû' ifadesi, zalimlerin dünyada kendi iradeleriyle işledikleri kötü amelleri, günahları ve haksızlıkları ifade eder. Bu amellerin karşılığı olarak başlarına gelecek olan azaptan korkmaktadırlar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'kesb' kavramı, genellikle insanın kendi iradesiyle yaptığı ve sorumluluğunu taşıdığı fiilleri ifade eder. Ayetteki 'mimmâ kesebû', zalimlerin kendi tercihleriyle işledikleri günahları ve bu günahların kaçınılmaz sonuçlarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (إيمان), tasdik etmek, güvenmek ve emniyet içinde olmak anlamlarına gelir. Ayetteki 'âmenû', Allah'a, peygamberlerine ve ahiret gününe kalben tasdik edip güvenen, bu inançlarını hayatlarına yansıtan müminleri ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İman, Kur'an'da sadece bir inanç beyanı değil, aynı zamanda bir teslimiyet ve güven eylemidir. Ayetteki 'âmenû', Allah'ın birliğine ve O'nun gönderdiği mesaja tam bir teslimiyetle inananları ve bu inancın gereği olarak salih ameller işleyenleri tanımlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Salah (صلاح), fesadın zıddı olup, bir şeyin doğru ve iyi olması halidir. 'Salihât' ise, hem Allah katında makbul olan, hem de insanlara fayda sağlayan iyi ve doğru amelleri kapsar. Ayette, imanın pratik bir tezahürü olarak cenneti hak edenlerin işlediği güzel fiillerdir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Salih ameller, sadece ibadetleri değil, aynı zamanda ahlaki erdemleri, toplumsal faydayı gözeten her türlü iyi davranışı içerir. Ayetteki 'salihât', müminlerin imanlarının bir gereği olarak yaptıkları, hem kendileri hem de çevreleri için hayırlı olan tüm işleri ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fadl (فضل), bir şeyin fazlası, üstünlüğü ve ihsanı demektir. Ayetteki 'el-fadl' kelimesi, Allah'ın müminlere bahşettiği cennet nimetlerini ve dilediklerini vermesini ifade eder. Bu, Allah'ın cömertliğinin ve lütfunun bir tecellisidir, kulun hak ettiğinden daha fazlasıdır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Fadl, bir şeyin başkasına göre üstünlüğü veya bir kimsenin hak ettiğinden daha fazlasını vermektir. Ayetteki 'el-fadl' ifadesi, müminlere verilen cennet nimetlerinin ve Rableri katındaki makamın, onların amellerinin karşılığından öte, Allah'ın sonsuz lütfu ve cömertliği olduğunu vurgular.
Şûrâ Sûresi
Âyeti kerimede “Terâ-zzâlimîne muşfikîne” ifadesi meallerde “zalimlerin korkudan titrediklerini görürsün” diye ifade edilmektedir. Fakat “Müşfik” kelimesinin anlamı farkılıdır.
“Müşfik” şefik kelimesinden fiil yapılmıştır. Şefik, Şefkatli çok merhametli, acıyan, esirgeyen anlamı taşıyan arapça kökenli isimdir.
Müşfik, Arapça "işfak" kelimesinden türemiştir. İşfak da "şefkat gösterme" anlamına gelir. TDK kaynakları incelendiğinde ise şefkat kelimesinin "sevecen, şefkatli" anlamının olduğu belirtilmiştir. Söz konusu kelimenin, ülkemizde erkek ismi olarak kullanıldığını da görebilirsiniz.[57]
Kelime anlamıyla “Zalimlerin şefkatli, sevecen olduklarını görürsün”.
“Tera” görürsün ifadesi öncelikle efendimiz s.a.v olduğu gibi müşahade ehli olan ümmetini de ilgilendirmektedir.
Peki “zalim” nasıl sevecen ve şefkatli olabilir.
Zûlmet : Karanlık kelimesi de iki yönlü mânâ ifade etmektedir.
a. İlâhi anlamda; “lâtif” b. Beşeri anlamda; “kesif” Zûlm : Haksızlık kelimesi de, iki yönlü mânâ ifade etmektedir.
a. İlâhi anlamda; “lâtif” b. Beşeri anlamda; “kesif” a) İlâhi anlamdaki “lâtif” “zûlmet” “karanlık” ken-disinde olan şey’in bilinemeyişi yönüyledir.
Bu mânâyı ifade edecek beşeri bir kelime bulmak çok güçtür. Mânâların anlaşılması ancak bunların gerçek özellik-lerine kısmen nüfûz etmekle mümkün olabilmektedir.
“Zât-ı Mutlak”ın bu halde dışa dönük hiçbir tecellisi yoktur. Sadece kendisinden kendisinedir.
Mutlak cehl, mechullük, mechuliyyettir.
“Â’mâ’iyyet”, “Ahâdiyyet” ve “Vahidiyyet” merte-beleri “ilâhi lâtif zûlmet” ifadesiyle belirtilir ve bu hüküm buralarda geçerlidir.
“Zât-ı Mutlak”ın “Ulûhiyyet” mertebesine tenezzü-lüyle, kendinde bulunan bütün özelliklerini birer lâtif ilmi varlıklar olarak, ilmi ilâhisinde belirlemiş olmasıdır.
Kûr’ân-ı Keriym Enbiya Sûresi 21/107. âyetinde;
ش وَمَا أَرْسَلْنَاكَ ش
“ve ma erselnake” “ve biz seni göndermedik,” hükmü bu mertebeyi ifade etmektedir.
“Hakikati Muhammediyye” mevcûd fakat âlemler henüz daha mevcûd olmadığından, oralara olan rahmeti daha sonraki mertebelerde tenezzül yoluyla ortaya çıkacaktır, gön-derilecektir.
Hadis-i Kudsi’de belirtilen;
“levlâke, levlâke” “eğer sen olmasaydın, olma-saydın,” hükmü de bu mertebeyi ifade etmekte;
“lema halaktül eflake” “âlemleri halk etmez-dim,” bölümü ise, buradan sonraki zuhur mertebelerini ifade etmektedir.
Yine bu mertebeyi ifade eden şu hadisi şerif vardır: “Allah Teâlâ halkı zûlmette halk etmiş (yaratmıştır), sonra onun üzerine nûrundan serpmiş, zâhir olmuştur.” Burada “zûlmette halk ediliş”ten kasıd, bu mertebeyi ifade etmektedir.
İlm-i İlâhi’de bütün varlıkların “a’yânı sabite” (sabit ayn’ları) yani özleri ve programları itibariyle belirlenişleridir.
İşte bu yüzden yukarıda da ifade edildiği gibi; [tüm olarak “zâhir – bâtın” bu varlığın gerçek yüzleri ile kendi mertebelerinde korumaya “Ulûhiyyet” denir,] cümlesi geç-miş idi.
“Allah’ın ‘Nûrdan’ ve ‘Zûlmet’ten yetmiş bin perdesi vardır.” Hadis-i Kudsi’sinde belirtilen “zûlmetten perde”, “zûlmet-i kesif”i belirtiliyor ise de, diğer bir mânâ ile “zûlmet-i lâtif”i de belirtmekte ve burayı idrak etmenin ne kadar zor olduğunu da ifade etmektedir.[58] “ İz- -T-B- ”
“Zulm-Zulmet” ma’nâlanmalarına batığımız zaman nefsi emmmarenin zulmeti altında bir yaşam sürülmesi yanında birde nefsininden cahil olup yaşayan irfan ehlinin olduğu görülmetedir.
“Terâ-zzâlimîne muşfikîne mimmâ kesebû ve huve vâki’un bihim” bu cümleyi tekrar değerlendirecek olursak.
Sen, zalimlerin yaptıklarından dolayı onların kazandıkları “hüve” vaki olunca yani “hüvesi hüvesine” O olunca nefsinden zulmette olanların sevecen ve şefkatli olduklarını görürsün.
Resüllullah s.a.v. efendimizin ahlakı,
Hz. Peygamber’in ahlâkı ise daha ziyade belirgin olarak merhamet üzeredir.
Kûr’ân-ı Keriym; Tevbe Sûresi; (9/128) Âyetinde;
حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ
“ Harisun aleyküm bilmü’minıne raufun rahiym.” Meâlen; Sizin üzerinize çok düşkün, şefkatli ve merhametlidir. Diye buyurulmuştur.
Âyetin devamında ise imân edip salih amel işleyenler cennet bahçelerindedirler diye buyrulmaktadır.
Kendi varığında ve âlemin varlığında Hakk’ın varlığına inanıp programı Hakk’tan tatbikatı kuldan olan ameli işleyen kullar cennet bahçelerindedir. Kişi eğer bu yaşam içindeyse Mesnevi Şerifte tarif edilen “cenneti acil” içindedir. Kendi gönlünde ve varlığında birliği bulduğu için cennete çevirmiştir.
“Onlar için Rableri katında diledikleri her şey vardır.” Efendimiz s.a.v. rabbi hası Allah esmâsıdır. Diğer kullar ise bir esmâ-i ilâhiyyenin tahtı terbiyesi aldındadır. Dolayısı ile bu dilem hangi esmâ-i ilahiyyeden ise o minvalde olacaktır. Bu ise büyük bir fazilettir. Rabbleri katından yani bağlı bulundukları esmâ-i ilâhiyyeden ifaza edilip feyzlendirilmektedirler. (Murat Derûni)