Fece'alnâhum selefen ve meśelen lil-âḣirîn(e)
Onları, sonradan gelecek inkarcılara, geçmiş bir ibret ve bir örnek kıldık.
Onları sonradan gelecekler için ibret ve örnek kıldık.
Zuhruf Suresi'nin 56. ayeti, geçmiş kavimlerin akıbetini, sonraki nesiller için bir ibret ve örnek teşkil etmesi bağlamında ele almaktadır. Ayet, Allah'ın bu kavimleri nasıl bir 'selef' ve 'mesel' kıldığını vurgulayarak, ilahi adaletin ve uyarıların önemini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ceale' fiilinin bir şeyi bir halden başka bir hale dönüştürmek veya bir şeyi bir şey olarak tayin etmek anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'feca'lnâhum' ifadesi, Allah'ın önceki kavimleri, sonraki nesiller için bir ibret ve örnek olacak şekilde 'kılması', yani onların akıbetini bu amaca hizmet edecek bir duruma getirmesi anlamındadır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ceale' fiilinin 'halk' (yaratma) ve 'sayrûret' (bir şeyin başka bir şeye dönüşmesi) anlamlarını içerdiğini ifade eder. Bu ayette, Allah'ın geçmiş kavimleri, sonraki nesiller için bir 'selef' ve 'mesel' haline dönüştürmesi, onların durumunu bu şekilde tayin etmesi vurgulanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'selef' kelimesinin 'geçmiş' ve 'önceki' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'selefen' ifadesi, helak olan kavimlerin, sonraki nesiller için geçmişte kalmış, ibret alınacak birer örnek teşkil ettiğini, onların akıbetinin bir öncü ve uyarıcı olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'selef' kelimesinin 'önce geçen' ve 'öncü' anlamlarını taşıdığını açıklar. Bu ayette, Allah'ın inkarcıları 'selef' kılması, onların akıbetinin, sonraki inkarcılar için bir öncü, bir emsal ve bir uyarıcı olarak geçmişte bırakıldığını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'selef' kavramının Kur'an'da genellikle geçmiş nesiller ve onların akıbeti bağlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'selefen' ifadesi, helak olan kavimlerin, sonraki nesiller için bir 'geçmiş örnek' teşkil ettiğini, onların sonunun bir uyarı niteliği taşıdığını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mesel' kelimesinin 'ibret' ve 'örnek' anlamlarına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'meselen' ifadesi, helak olan kavimlerin durumunun, sonraki nesiller için bir ibret vesilesi, bir ders ve bir uyarıcı örnek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mesel' kelimesinin 'benzerlik' ve 'örnek' anlamlarını taşıdığını, bir şeyin başka bir şeye benzetilmesiyle ortaya çıkan ibret verici durumu ifade ettiğini açıklar. Bu ayette, Allah'ın onları 'mesel' kılması, onların akıbetinin, sonraki inkarcılar için bir kıyaslama noktası, bir ibret ve bir uyarıcı örnek olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'mesel' kelimesinin Kur'an'da hem 'benzetme' hem de 'ibret verici örnek' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'meselen' ifadesi, geçmiş kavimlerin helakının, sonraki nesiller için açık bir ders ve ibret alınması gereken bir örnek teşkil ettiğini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'âhir' kelimesinin 'sonra gelen' ve 'sonuncu' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'li'l-âhirîne' ifadesi, geçmiş kavimlerin akıbetinin, kendilerinden sonra gelecek olan tüm nesiller için bir uyarı ve ibret kaynağı olduğunu ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn, 'âhir' kelimesinin 'öncekinin zıddı' olarak 'sonra gelen' anlamında kullanıldığını açıklar. Bu ayette, 'li'l-âhirîne' ifadesi, helak olan kavimlerin durumunun, kendilerinden sonraki tüm nesiller için, özellikle de inkarcılar için bir ders ve uyarı niteliği taşıdığını vurgular.
Zuhruf Sûresi
Fir’âvu’un boğuluşu hakkında “Yûnus Sûresinde belirtilen âyet-i Kerîme’ler.
(Yûnus-10/90-92)
وجاوزنا ببني إسرائيل البحر فأتبعهم فرعون
وَجُنُودُهُ بَغْيًا وَعَدُوًّا حَتَّى إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ
قَالَ آمَنْتُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُوا
إِسْرَائِيلَ وَأَنَا مِنَ الْمُسْلِمِينَ
(Yûnus-10/90) (ve câveznâ bibenî İsrâîlelbahre feetbeahüm Fir’âvn’ü ve cünüdühü bagyen ve adven hattâ izâ edrakehülgarakü kâle âmentü ennehü lâ ilâhe illellezi âmenet bihi benü isrâîle ve ene minelmüslimîn.)
“Ve İsrâîl oğullarını denizden geçirdik. Fir’âvn ile askerleri ise zulmetmek ve saldırmak üzere onların arkalarına düşmüşlerdi. Nihayet ona boğulmak yetişince dedi ki: Ben İsrâîl oğullarının imân etmiş olduklarından başka ilâh olmadığına muhakkak ki, imân ettim ve ben de Müslümanlardanım.”
Daha evvelki, benzeri Âyet-i Kerîme’lerde de, ifade edil-diği gibi, “Beni İsrâîl-gece yürüyenlerin oğulları” zâten yol ehli oldukları için önlerine çıkan nefis deryasını mürşitlerinin önderliğinde, bulundukları mertebelerinin ilmi, ve imânları ile aştılar. Yol ehlinin arkalarına düşen nefsi emmâre ve askerleri, bu yolun eğitimini almadıkları ve ayrıca, inkâr ettikleri için, yolu ve tehlikelerini de bilemediklerinden, tedbir alamadılar ve bu yüzden üzerlerine kapanan nefis deryasını durduramadılar. Ve böylece gece yürüyenler gibi deryadan geçeceklerini zannettiler, ancak nefsi emmâreleri onları aldatıp nefis denizini üzerlerine kapadı nefsi emmârenin askerleri kendi nefs denizlerinde boğuldular.
Nihayet ona-“ Fir’âvn” boğulmak yetişince, bu halleri gören ve düşünen nefis “ Fir’âvn”u, kendinin de, kendi gadabında, boğulmak üzere olduğunu görünce, çareyi benî İsrâîl’in inandığı rabb’e inanmakta, yani mürşidin peşinden, ancak imân ile gitmek lâzım geldiğini son anda dahi olsa bile, lâzım geldiğini anlayarak, imân ettim ve ben de Müslümanlardanım. Diyerek aslının ve özünün müslüman olduğunu bildirmiştir.
الْآنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنْتَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ
(Yûnus-10/91) (El ane ve kad asayte kablü künte minel müfsidîne)
“Şimdi mi?. Ve sen muhakkak ki, evvelce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuş idin.”
“Şimdi mi?.” Yani çaresiz olarak sonunun geldiğini anladığın zaman mı? İmân ettin.
فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ آيَةً
وَإِنَّ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ عَنْ آيَاتِنَا لَغَافِلُونَ
(Yûnus-10/92) (Felyevme nüneccike bibedenike liteküne limen halfeke âyeten ve inne kesiran minennâsi an âyatina le gafilüne)
“Artık bugün senin cesedini kurtaracağız, tâki, senden sonra geleceklere bir ibret olasın. Ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları bizim âyetlerimizden elbette gafillerdir.”
“Artık bugün senin cesedini kurtaracağız,” Bu ifade şunu belirtmektedir. Nefsi emmârenin kendine ait bir şeyi olmadığı ancak bir elbise-cesetten başka bir şey olmadığı ancak büyücülerin elinde hayal ve vehmin kurgusunda hareket eden bir varlık olduğu anlaşılmaktadır. İşte bu hadise ve “ Fir’âvn” sahnelerinde kendinin hiçbir şey olmadığı, “tâki, senden sonra geleceklere bir ibret olasın.” Bütün bu anlatılanlar ve âyetlerimizin açıklanmalarından sonra da, “Ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları bizim âyetlerimizden elbette gafillerdir.”
وَلَمَّا ضُرِبَ ابْنُ مَرْيَمَ مَثَلًا إِذَا قَوْمُكَ مِنْهُ يَصِدُّونَ {الزخرف/57}
(40/57) “Velemmâ duribe-bnu meryeme meselen izâ kavmuke minhu yasiddûn(e)”
(40/57) Meryem oğlu İsa, bir misal olarak anlatılınca senin kavmin hemen bağrışmaya başladılar.[73]
Âyet-i Kerime İseviyet mertebesi âyetlerindendir. Uluhiyet mertebesinden, risâlet mertebesine hitap etmektedir.
Efendimiz (s.a.v.) Alak sûresinde “Rabbinin adı ie oku!”[74] hitabı ile Hakikat-i Muhammediyenin Museviyet mertebesi biilgilerinin hakikatini anlatmaya başlamıştı. Bir önceki âyete kadar 46 ile 56 âyetlere kadar Museviyet-Tarikat mertebesinin nefsi emmare Fir’avunu ve Hadi ile Mudill arasındaki mücadele nefsi emmare Fir’avunun Hakikat-i ilahi ilmi deryasında boğulmasına kadar anlatılmıştı.
Ve bu âyeti kerime ile nefsi emmarenin hayal ve vehim kuvvetlerlerine Meryemi ve İsevi hakikatler anlatılmaya başalamıştır.
Kişi varlığında “Meryemiyet” mertebesine geldiğinde Ruh’ül Kudüs bilgilerini alır. Ve varlığında “İseviyet” mertebesine hamil olur yani onu taşımaya başlar. Ama bir yönden tarikat-museviyet mertebesine bağlı olduğundan mürşidi olan irfan ehline hurma ağacı olan varlığına sorular sormak suretiyle kesrette vahdet bilgilerini alır. Ruh’ul kuds bilgilerinin desteklemesi ile İseviyet merbesinin bigilerini almaya başlar. Nefsi emmarenin vehim ve hayal kuvvlerine kesret âlemindeki zuhurların çokluk görüntüsünin aslının hakk’ın birliğinin tekliğinden kaynakladığı anlatılınca yaygarayı basıp bu hakikat bilgisinin sindiremediklerinden örtüp gizlemek istediler. Nerede tantanalı bir durum varsa orada şeytan vardır. Vehimi şartlanmalarına bu anlatılar hoş gelmedi. (Murat Derûni)