Velâ yemliku-lleżîne yed'ûne min dûnihi-şşefâ'ate illâ men şehide bilhakki vehum ya'lemûn(e)
O'nu bırakıp taptıkları şeyler şefaat edemezler. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler şefaat edebilirler.
Onların Allah'ı bırakıp da tapdıkları putlar şefaat hakkına sahip değillerdir. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler şefâat edebilir.
Zuhruf Suresi 86. ayet, şefaatin yalnızca Allah'ın izniyle ve hakka şahitlik edenler için geçerli olduğunu vurgulayarak, müşriklerin Allah dışındaki varlıklara atfettiği şefaat yetkisini reddeder. Ayet, 'şefaat', 'hak' ve 'bilmek' gibi temel kavramlar üzerinden tevhid inancının önemini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mülk' kelimesinin bir şey üzerinde tam yetki ve tasarruf sahibi olmayı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'yemliku' fiili, Allah dışındaki varlıkların şefaat etme konusunda hiçbir yetkiye ve güce sahip olmadığını vurgular, bu da onların şefaat konusunda acizliğini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'mülk'ün bir şey üzerinde tasarruf hakkı olduğunu ve bu tasarrufun bazen hakiki, bazen mecazi olabileceğini açıklar. Ayetteki kullanım, Allah dışındaki varlıkların şefaat konusunda hakiki bir tasarruf yetkisine sahip olmadığını, bu yetkinin yalnızca Allah'a ait olduğunu belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'دعاء' kelimesinin hem ibadet hem de yardım isteme anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yed'ûne' ifadesi, müşriklerin Allah'ı bırakıp taptıkları veya yardım diledikleri putları ve ilahları kasteder, onların bu çağrılarının boşuna olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'دعاء' kelimesinin Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını ve bu ayetteki 'yed'ûne'nin 'ibadet ederler' veya 'taparlar' anlamında mecazi bir kullanım olduğunu ifade eder. Bu, Allah dışındaki varlıklara yönelmenin bir ibadet şekli olarak görüldüğünü ve bu ibadetin şefaat yetkisi sağlamadığını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'du'a' kavramının Kur'an'da Allah ile kul arasındaki ilişkinin temel bir ifadesi olduğunu ve genellikle yardım isteme, yakarma anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette ise 'Allah'tan başkasına dua etmek', tevhidin ihlali olarak sunulur ve bu tür bir duanın şefaat yetkisi kazandırmayacağı vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şefaat' kelimesinin 'şef'' kökünden geldiğini ve bir şeyi çift yapmak, birleştirmek anlamına geldiğini belirtir. Şefaat, bir kişinin başka bir kişiyle birlikte aracı olmasıdır. Ayetteki kullanım, Allah dışındaki varlıkların bu aracılık yetkisine sahip olmadığını, şefaatin ancak Allah'ın izniyle ve belirlediği kişiler için mümkün olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'şefaat'in bir başkası için hayır dilemek veya bir zararı gidermek için aracı olmak olduğunu açıklar. Ayette, Allah'tan başkasına tapılan varlıkların bu tür bir şefaat yetkisine sahip olamayacağı belirtilerek, şefaatin yalnızca Allah'ın iznine bağlı bir imtiyaz olduğu vurgulanır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, şefaat kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın izni ve rızasıyla gerçekleşen bir aracılık olarak geçtiğini belirtir. Bu ayette ise, Allah'tan başkasına atfedilen şefaat yetkisinin geçersiz olduğu, şefaatin ancak 'hakka şahitlik edenler' gibi belirli niteliklere sahip kişiler için söz konusu olabileceği ifade edilir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'şehâdet'in bir şeyi gözle görmek veya kesin bilgiye sahip olmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'şehide bi'l-hakkı' ifadesi, hakkı sadece bilmekle kalmayıp, ona kalben ve fiilen şahitlik ederek tasdik edenleri kasteder, bu da onların iman ve doğruluklarını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'şehâdet'in hem görme hem de haber verme anlamlarını içerdiğini açıklar. Ayetteki 'şehide bi'l-hakkı', hakkı idrak edip onu tasdik eden ve bu tasdiklerini söz ve fiilleriyle ortaya koyan kişileri ifade eder, bu kişilerin şefaat yetkisine sahip olabileceği ima edilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hak' kelimesinin bir şeyin sabit ve doğru olması anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'bi'l-hakkı' ifadesi, Allah'ın birliği, peygamberlerin getirdiği hakikatler ve ahiret gibi temel inanç esaslarını kapsar. Bu, şefaat yetkisinin ancak bu hakikatlere iman eden ve onları tasdik edenler için geçerli olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hak' kavramının Kur'an'da 'gerçeklik', 'doğruluk', 'adalet' ve 'Allah'ın kendisi' gibi geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu açıklar. Bu ayette 'hakkı bilip ona şahitlik etmek', tevhid inancını, Allah'ın mutlak otoritesini ve O'nun gönderdiği mesajın doğruluğunu kabul etmek anlamına gelir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ilim' kelimesinin bir şeyin hakikatini idrak etmek olduğunu belirtir. Ayetteki 've hum ya'lemûne' ifadesi, hakkı sadece duymakla kalmayıp, onu tam bir bilgi ve idrakle kavramış, içselleştirmiş kişileri kasteder. Bu, şefaat ehliyetinin sadece yüzeysel bir kabulle değil, derin bir bilgi ve anlayışla mümkün olduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ilim'in bir şeyin olduğu gibi idrak edilmesi olduğunu ve cehaletin zıttı olduğunu açıklar. Ayetteki 'ya'lemûne', hakkı bilmenin sadece teorik bir bilgi olmadığını, aynı zamanda bu bilginin gerektirdiği amelleri de kapsadığını ima eder. Bu, şefaat yetkisinin, hakka dair derin bir bilgi ve bu bilginin getirdiği sorumluluk bilinciyle ilişkili olduğunu vurgular.
Zuhruf Sûresi
Putların kendilerinde varlığı yoktur. “Sanem”e (puta) tapanda aslında orada bulunan Hakk’ın varlığına tapmatadır. İnkarından ve gafletinden Hakk’tan ayrı varlık verdiği ve için şirke düşmektedir. Ve aslı olmadığından hakikatte ilahi varlık olarak müşahade edilemez.
Hakka bilerek şahitlik yapanlar, hakiki şehadet ve müşahade ehlidir. Bu dünya hayatında Hakk’ı idrak ederek ona şahit olmuşlardır.
Çünkü Hakîkati Muhammedîyye üzere olan ümmeti Muhammed aslı îtibarıyla müşâhede ehlidir. Bu nedenle bunun yerine getirilmesi için çok çalışmamız gereklidir. “Eşhedü” biz ümmeti Muhammede âit olan bir kelimedir. (Murat Derûni) Faydalı olur düşüncesi ile Ezân-ı’ Muhammedi de bulunan şehadetin izah ve anlatımını buraya alıyoruz.
EŞHEDÜ ENLA İLAHE İLLALLAH
Dördüncü tekbirden sonra gelen şehadetlere gelince, bunlar tekbirleri anlattığımız şekilde, en azından bilgi olarak veya ilim mertebesinden İlm-el yakıyn olarak idrak edilebilir.
Eğer gayret edebilirsek;
eşhedü, ben görüyorum ki en la ilahe illallah, ondan başka ilah yoktur, ancak o vardır, hükmünü gerçeğine yakın anlamaya çalışmış oluruz.
Fakat bu Şehadeti söyleyebilmek için baştaki tekbirleri güzel getirmemiz lazımdır. Bir işin başı güzel olmadıktan sonra devamı hiç olmaz.
Bir kimse her hangi bir olayı görmediği halde ben bunu gördüm diyerek hakimin karşısında şahitlik ettiği zaman ne olur?
Bunun adına yalancı şahitlik denir. Yalancılığı meydana çıkınca suçunun derecesi kadar da ceza görmesi kendisine müstehak olur.
İşte eğer bizler de Hakk’ın gerçek varlığını, özelliğini, idrak etmeden Eşhedü en la ilahe illallah diyorsak bir bakıma yalancı şahit hükmündeyiz demektir.
Ancak bu işi kasden yapmıyoruz, gafletten yapıyoruz, art niyetimiz ve başkasına zarar verdiğimiz yok.
Bu bakımdan, saflığımız ve kötü niyetimiz olmaması dolayısıyla yalancı şahit durumuna inşeallah düşmüyoruzdur. Ancak, gafletle yapılan her şey, gereken faydayı sağlamaz.
Dünyaya gelmekten maksat azami derecede menfeat sağlamaktır. Bu beşeri manada anladığımız maddi yönlü bir menfeat değil, ahirete dönük bir menfeattir ki, burada ne kazanmışsak orada onlar lazım olacaktır.
Zaten Ayet-i Kerimede, (Bakara Suresi 2/110) ve ma tükaddimu lienfüsiküm min hayrin teciduhü ındellahi (iki elinizle ne takdim etmişseniz, onu bulacaksınız,) buyurulmuştur.
İşte bunları böyle düşünürsek Eşhedü dediği zaman insan, gerçeği ile görmese bile, hiç olmazsa düşünce mertebesinde Eşhedü derken görüyorum ki yerine düşünüyorum ki, La ilahe illallah ALLAH’dan başka ilah yoktur der.
Bu durumda gerçekten görüş mertebesine ulaşamamış olsa bile, hiç değilse bunu biliş mertebesi itibariyle söylediğinden, bu işin ilim yollu böyle olduğuna şahidim demiş olur.
Netice itibariyle düşünüyorum ki bu böyledir hükmüyle, gördüm kelimesini ifade etmiş olur.
Mealen, düşünüyorum ki ALLAH’tan başka ilah yoktur dediğimiz birinci şehadette, afakta yani zahirde, ALLAH’tan başkası yoktur.
İkinci şehadette, enfüste yani kendinde de ALLAH’tan başkası yoktur.
Diğer bir ifadeyle dışarıya baktığın zaman, dışardaki varlıkların Hakk’ın varlığından başka bir varlık olmadığını idrak edersin ve sen de bu âlemin içinde bulunduğuna göre sende var olanın da Hakk’ın varlığından başka bir şey olmadığını anlarsın.
Böylece;
Birinci şehadete genel anlamda zahirî şehadet, İkinci şehadete de genel anlamda batınî şehadet denir.
Bunlardan zahiri şehadet ilm-el yakıyn, Batınî şehadet ayn-el yakıyn mertebeleridir.
İşte bu hususları iyi anlamaya bakalım sevgili kardeşim.
Özetle:
Gafleti at, → gerçeğe yönel;
kabuğu bırak, → özü al;
satıhtan geç, → dibe dal.
Burada kısaca, bir hatıramı yad etmek isterim.
Günlerden bir gün Efendi babam hastalanmış ve hastahaneye yatmış idi. Oldukça ağır seyreden hastalığı süresinde kendisini ziyarete gittiğim bir seferinde yarı dalgın halde yattığı yerden fakire, eşhedü en la ilahe illallah ne demektir? Onu anlatmaya ve irşadetmeye çalışıyordu, Mevlam rahmet eylesin.
Ayrıca şehadet;
Dört tekbirin dört mertebesini de gerçek manada anlayıp o hallere şahitlik etmek, Hakk’ı bütün zuhurları itibariyle kabul ve tasdik etmektir.
EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDÜR RASÜLÜLLAH
Ve yine görüyorum ki Muhammed (S.A.V.) Hakk’ın Rasülu ve Peygamberidir.
Rasül; İrsal eden, ulaştıran, gönderilen manasınadır. Hani postacı nasıl mektubu ulaştırıyor.
Nebi haberci, Mürsel ise haber ulaştıran, (yeni bir şeriatle gelen, yeni bir şeyler getiren) demektir.
Eşhedü enne Muhammedürrasülüllah.
Ben muhakkak görüyorum ki, Muhammed (S.A.V.) onun Rasülüdur.
Şimdi bu kelimenin biraz araştırmasını yapalım.
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, afakta yani zahirde, en azından bunun böyle olduğunu Düşünüyorum ki denmek istendiğini ifade etmiştik.
Bir diğer ifadeyle bunu okuyan kişi Hazret-i Muhammedin (evvelce bahsedilen o yüce gücün)
- ef’al âlemine,
- birimselliğe ve
- insanlara dönük olarak
ALLAH c.c. den haber getirmesi Rasülluk’tur. Ben bu hali görüyor ve böyle olduğunu tasdik ediyorum demektedir.
İnsanoğlu, ne kadar kendi varlığının hakikatinin, Hakk’ın varlığının hakikati olduğunu düşünse de; bunun teferruatını bilmesi mümkün değildir.
Ancak bir haberci gelecek ki; o haber versin; şöyle, şöyle deyip izah etsin; karşısındaki de eşhedü desin yani gördüm desin.
İşte Hazret-i Peygamberin diğer peygamberlerden üstünlüğü ve en son gelişinin sebebi, yukarıda bahs edilen dört tekbirin mertebesinin ayrı ayrı haber verip izah etmesindendir.
İlk gelen peygamberlerin bir kısmı birinci tekbiri haber verebildi.
Daha sonra gelenler ikinci tekbiri haber verebildi.
Daha da sonra gelenler üçüncü tekbirin bir kısmını haber verebildiler.
Aleyhissalatu vesselam Efendimiz ise, bütün dört tekbirin tamamını en geniş ihata ve ifadesiyle haber verdi.
İşte zahirî ve batını anlamlarıyla kişi görüyorum, düşünüyorum, en azından biliyorum ki Hazret-i Muhammed denilen Habibullah; insanlığa bu dört mertebeden de haber getirdi, bunu müşahede ediyorum demek bilincine varmış olur.[101] “ İz- -T-B- ”