Ve-iżâ kîle inne va'da(A)llâhi hakkun ve-ssâ'atu lâ raybe fîhâ kultum mâ nedrî mâ-ssâ'atu in nezunnu illâ zannen vemâ nahnu bimusteykinîn(e)
"Şüphesiz, Allah'ın va'di gerçektir, kıyamet hakkında hiçbir şüphe yoktur" dendiği zaman ise; "Kıyametin ne olduğunu bilmiyoruz, sadece zannediyoruz. Biz bu konuda kesin kanaat sahibi değiliz" demiştiniz.
Allah'ın vaadi gerçektir. "O kıyâmetin geleceğinde şüphe yoktur." denildiğinde "Kıyamet nedir bilmiyoruz." Yalnız bir zandan ibârettir sanıyoruz. Fakat bu hususta kesin bir bilgimiz yok." derdiniz.
Câsiye Suresi'nin 32. ayeti, inkârcıların kıyamet ve Allah'ın vaadi konusundaki şüpheci ve bilgisiz tutumlarını ele almaktadır. Ayet, 'vaad', 'saat', 'reyb', 'nazunn' ve 'müsteykinîn' gibi temel kavramlar üzerinden, kesin bilgiye dayanmayan zan ve şüphe ile iman arasındaki karşıtlığı vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Va'd (الوعد), hayır ve şer için kullanılan bir sözdür. Ancak Kur'an'da genellikle hayır için kullanılırken, vaîd (الوعيد) şer için kullanılır. Bu ayetteki 'va'd', Allah'ın kıyametin gerçekleşeceğine ve amellerin karşılığının verileceğine dair kesin sözünü ifade eder ki bu, inkârcıların reddettiği bir gerçektir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Va'd (الوعد), Allah'ın kullarına ahiretteki hesap ve karşılıkla ilgili bildirdiği kesin hükümdür. Ayetteki 'va'dullah' ifadesi, Allah'ın vaadinin hakikatini ve gerçekleşeceğini vurgular, inkârcıların bunu yalanlaması ise onların cehaletini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Sa'at (الساعة), kıyamet gününe verilen isimdir. Bu ismin verilmesinin sebebi, onun aniden ve kısa bir zaman diliminde gerçekleşmesidir. Ayetteki 'es-sa'atü lâ raybe fîhâ' ifadesi, kıyametin vuku bulacağında hiçbir şüphe olmadığını belirtir, ancak inkârcılar bunu bilmediklerini iddia ederler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sa'at (الساعة), zamanın bir parçasıdır. Kur'an'da ise genellikle kıyamet gününü ifade etmek için kullanılır. Bu ayetteki kullanımı, kıyametin kesinliğini ve inkârcıların bu konudaki bilgisizliğini ve şüphelerini ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'sa'at' kavramı, genellikle 'kıyamet' ile eş anlamlı olarak kullanılır ve dünyanın sonunu, ilahi yargı gününü ifade eder. Bu ayette, 'sa'at'in kesinliği ve inkârcıların bu konudaki 'bilgisizliği' arasındaki gerilim, Kur'an'ın temel mesajlarından birini oluşturur.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Reyb (الريب), bir şeyin doğruluğu veya gerçekliği hakkında duyulan şüphe ve tereddüttür. Ayetteki 'lâ raybe fîhâ' ifadesi, kıyametin gerçekleşeceği konusunda hiçbir şüpheye yer olmadığını vurgular, bu da inkârcıların iddialarını çürütür.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Reyb (الريب), bir şeyin hakikatinden şüphe etmek ve onda tereddüt etmektir. Bu ayette, 'kıyamet saati hakkında şüphe yoktur' denilerek, imanın kesinlik üzerine kurulması gerektiği, inkârcıların ise bu kesinliği reddettiği belirtilir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Zann (الظن), bir şeyin varlığına veya yokluğuna dair kesin bilgiye dayanmayan, ancak bir tarafı diğerine ağır basan bir inançtır. Ayetteki 'inn nazunnu illâ zannâ' ifadesi, inkârcıların kıyamet hakkındaki bilgilerinin sadece bir zan olduğunu, kesin bir bilgiye dayanmadığını açıkça ortaya koyar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Zann (الظن) kelimesi Kur'an'da hem olumlu (kesine yakın bilgi) hem de olumsuz (şüphe, tahmîn) anlamlarda kullanılır. Bu ayetteki 'nazunnu' kullanımı, inkârcıların kıyamet hakkındaki iddialarının kesinlikten uzak, sadece birer tahmin ve şüphe olduğunu vurgular, bu da onların bilgisizliğini pekiştirir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Yakîn (اليقين), şüphe ve tereddütten arınmış, kesin ve tam bilgi demektir. 'Müsteykinîn' (مستيقنين) ise bu kesin bilgiye ulaşmış olanlardır. Ayetteki 've mâ nahnu bi-müsteykinîn' ifadesi, inkârcıların kıyamet hakkında kesin bir bilgiye sahip olmadıklarını, aksine sadece zan ve şüphe içinde olduklarını itiraf ettiklerini gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Yakîn (اليقين), bir şeyin gerçekliğini şüpheye yer bırakmayacak şekilde bilmektir. 'Müsteykinîn' kelimesi, bu kesin bilgiye ulaşmış kişileri ifade eder. Ayetteki kullanım, inkârcıların kıyamet konusunda bu tür bir kesinlikten yoksun olduklarını, dolayısıyla inançlarının sağlam bir temele dayanmadığını belirtir.
Duhân Sûresi
Ey gece yürüyen kullarım sizi bilerek ilim ile âlemler üzerine üstün kıldık. Museviyet mertebesi “ilm’el yakın” mertebesidir ve üstünlüğü buradan gelmektedir. (M.D.) Eğer bu sadece beni İsrâîl’e verilmiş olsaydı eğer o 4500 sene evvel olup bitmiş olan hadisenin bugün zikredilmesine gerek yoktu, olsa bile o tarihi bir hadise olurdu.
Cenâb-ı Hakk’ın bu kavme verdiği o kadar büyük nimetler var ki, işte onlar Mûseviyyet ismi altında tarikat mertebesinde yaşayan kimseler, isterse bu hıristiyanlardan olsun ama hakikileri tabii ki, sadece bize ait değil, o nimetler öyle bir nimetler ki ben o nimetleri sizin üzerinize verdim yani tarikat mertebesinde yaşayan kimselerin üzerine verdim o nimetleri. Ben sizi âlemlerin üzerine yükselttim, âlemlerden kasıt o günkü Mâseviyyet mertebesi itibarıyla hangi âleme yükseltilmişse o âlemler ve onun altındaki âlemler yani şeriat mertebesinin üstüne yükselttim demek, Hakkikati Muhammedi âlemlerine de yükselttim demek değil, bütün âlemlerin üzerine yükselttim demesi Mûseviyet mertebesi itibarıyla geldiği için daha evvelki peygamberlerin mertebelerinden sizi üste çıkarttım demek yani şeriat mertebesinin üzerine çıkarttım demek burada, Muhammedi mertebesi daha burada yok ama bu hâl eski hâle göre çok büyük bir nimettir. “İz - -TB-”
وَآتَيْنَاهُم مِّنَ الْآيَاتِ مَا فِيهِ بَلَاء مُّبِينٌ {الدخان/33}
(44/33) “Ve âteynâhum mine-l-âyâti mâ fîhi belâun mubîn(un)”
(44/33) Biz onlara içinde apaçık bir imtihan bulunan mucizeler verdik.