İçeriğe atla
Ahkâf 26Cüz 26 · Sayfa 505

Ahkâf Sûresi 26. Âyet

الأحقاف

Sohbete sor

Ve lekad mekkennâhum fîmâ in mekkennâkum fîhi ve ce'alnâ lehum sem'an ve ebsâran ve ef-ideten femâ aġnâ ‘anhum sem'uhum velâ ebsâruhum velâ ef-idetuhum min şey-in iż kânû yechadûne bi-âyâti(A)llâhi ve hâka bihim mâ kânû bihi yestehzi-ûn(e)

Andolsun, size vermediğimiz imkan ve iktidarı onlara vermiştik. Kendilerine kulaklar, gözler ve kalpler vermiştik. Fakat kulakları, gözleri ve kalpleri kendilerine bir yarar sağlamadı. Çünkü Allah'ın ayetlerini inkar ediyorlardı. Alaya aldıkları şey onları kuşattı.

Ahkâf Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

İlk bakışta Mekkelilere hitap eden bu âyette daha önce yaşayan kavimlere verilen imkânlardan bahsedilmekte ve bunun kıymetini bilmedikleri ifade edilmektedir. Âyette asıl dikkat çeken husus kulak, göz ve kalplerden bahsetmesidir. Buradaki uzuvların sıralanışı rastgele olarak değil aksine hakikate ulaşmada önemli yerleri olduğu için bu şekilde ifade edilmiştir. Kendilerine kulaklar, gözler ve kalpler verildiği halde bu organlar fayda sağlamamıştır. Fayda sağlamama nedeni amacına uygun olarak kullanılmadığındandır. Bu azalar hakikati duymak, görmek ve müşâhedeli bir yaşantı haline getirmek için insana verilmiştir. Allah’ın âyetlerini, her yerde aşikâr olan âyetlerini inkâr etmek için değildir. Bu mevzuyla ilgili olması hasebiyle Terzi Baba’nın Mülk Sûresinde yer alan benzer bir âyete yapmış olduğu yorumu da daha iyi anlaşılması için buraya ekleme ihtiyacı hissettik.

“De ki: “Sizi inşa eden ve size işitme, görme ve idrâk etme hassalarını veren O'dur. Ne kadar az şükrediyorsunuz?” (Mülk Sûresi, 67/23)

İlk olarak kulaktan bahsedilmesi bütün bu Rahmânî hakîkatlerin evvela kulak yoluyla alınabilecek olmasındandır. Kulak yolu ile alınanlar göze intikal ettiririlerek müşâhade sağlanmaktadır. Bilinmeyen bir meselenin müşâhedesi mümkün değildir. Kulak ile yeri geliyor bâtıl şeyler de duyuyoruz.

Gönlümüz Hakk’ın kütüphanesidir bu nedenle oranın girişi olan kulağımıza bir nöbetçi dikip gayrıyı oraya sokmamalıyız. Eğer lüzumsuz şeyleri oraya alırsak oradaki sahayı daraltmış oluruz ve Hak sözüne az yer kalmış olur. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerîm’de ve irfan ehli indinde kulağa çok dikkat çekilmiştir. Hz. Mevlânâ ünlü kitabı “Mesnevî şerîfine “bişnev-dinle” kelâmıyla başlamıştır ki, çok büyük bir irfaniyyettir. Cenâb-ı Hakk, “Ben seni seçtim, artık vahy olunanları dinle” (Tâ-Hâ Sûresi, 20/13) âyetinin hükmüyle bir bakıma bu ilâhî dinlemenin seçilmişliğe bağlanmış olduğunu da görmekteyiz. Çünkü bu tevhid mevzuları bir bakıma Zât-ı İlâhiyye’nin mahremiyyetini de kapsadığından seçilmişliğe gerçekten ihtiyaç vardır. Sâlik’in seyru sülûkunda yapacağı en güzel iş evvelâ çok iyi dinleyici olmasını öğrenmesidir. Aslında çok güzel bir okuyucu da olması lâzımdır ancak gerçek bir irfan ehlinin kelâmından daha fazla hiçbir çalışma sâlikteki feyz ve açılımı meydana getirip kolaylaştıramaz. Çünkü gerçek bir irfan ehlinin kelâm nefesinde dört makam vardır ve bu makamlardan birlikte nefes etmektedir. Onlar da, sohbetin dinlenmesine sebep olan birincisi savt-ses; ikincisi mevzûun ma’nâsı; üçüncüsü Ruhu-hayatı-mevzûun canı ile birlikte aktarılması; dördüncüsü ise nuru’dur. Bu da iki yönlüdür. Birincisi kelâm ile birlikte gönderilen nuru, ikincisi ise nazar-ı ilâhîdir ki, çok enderdir.

İşte ancak bu açılımlardan sonra göz ile müşâhede

başlamaktadır. Bundan sonrası gönlümüze inen iş ve varidât üzerinde tatminlik hâsıl olmaktadır. Cenâb-ı Hakk bu hususu “Gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı” (Necm Sûresi, 53/11/) âyetinin ifadesiyle mutmain bir gönlün halini bizlere bildirmektedir. Bu kadar değerli olan bu azalarımızı zâhir bâtın faaliyete geçirmemizin gereği olarak dikkatimiz bu hususlara çekilmektedir.

Bunlardan sonra şükrümüzü arttırmak için dil faaliyete geçmektedir. O’nun varlığının hakikatini mümkün olabildiğince çok idrâk etmeye çalışmalıyız. Cenâb-ı Hakk’ın bizi bir birim olarak var ettiğini ve o birimin de bizde zuhura gelişinin kendisinden başka bir şey olmadığını idrâk ettiğimiz zaman en büyük şükrü yapmış oluruz ki bu da şükrün sonudur. (T.B. Mülk Suresi, s.24-25)