Mâ yelfizu min kavlin illâ ledeyhi rakîbun ‘atîd(un)
İnsan hiçbir söz söylemez ki onun yanında (yaptıklarını) gözetleyen (ve kaydeden) hazır bir melek bulunmasın.
İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında (onu) gözetleyen, dediklerini zapteden bir melek hazır bulunmasın.
Bu ayet, insanın ağzından çıkan her sözün kaydedildiğini vurgulayarak, 'söz söyleme', 'gözetleme' ve 'hazır bulunma' gibi temel kavramlar üzerinden ilahi denetimi ve sorumluluğu dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'lafz' kelimesinin ağızdan atılan, çıkarılan şey anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'mâ yelfizu' ifadesi, insanın ağzından çıkan her türlü sözü, ister iyi ister kötü olsun, dışarı atması, telaffuz etmesi anlamında kullanılmıştır. Bu, sözün sadece düşüncede kalmayıp dışa vurulmasını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'yelfizu' fiilini 'yuhricu' (çıkarır) olarak tefsir eder. Ayetteki bağlamda, insanın ağzından çıkan her sözün, sanki bir şeyin dışarı atılması gibi, kaydedilmek üzere ortaya konulduğunu vurgular. Bu, sözün somut bir eylem olarak ele alındığını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'lafz' kökünün 'ağızdan atılan, telaffuz edilen söz' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'mâ yelfizu min kavlin' ifadesi, insanın bilinçli veya bilinçsiz olarak sarf ettiği her türlü sözlü ifadeyi kapsar ve bunların kayıt altına alındığına işaret eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kavl' kelimesinin genel olarak 'söz' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'min kavlin' ifadesi, 'herhangi bir söz' anlamında kullanılarak, insanın ağzından çıkan her türlü ifadenin, niteliği ne olursa olsun, kayıt altına alındığını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kavl'in, 'mana ifade eden lafız' olduğunu belirtir. Ayetteki bağlamda, 'kavl' sadece ses değil, anlam taşıyan, bir mesaj ileten her türlü sözlü ifadeyi kapsar. Bu da kaydedilenin sadece ses değil, aynı zamanda o sesin taşıdığı anlam olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kavl' kavramının Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, sadece konuşmayı değil, aynı zamanda bir inancı, bir görüşü veya bir vaadi de ifade edebileceğini belirtir. Bu ayette ise, insanın ağzından çıkan ve bir anlam taşıyan her türlü sözlü eylemi kapsar.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'rakîb' kelimesinin 'gözeten, bekleyen' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'rakîbun' ifadesi, meleklerin insanın sözlerini sürekli olarak gözlemleyen, denetleyen ve kayıt altına alan varlıklar olduğunu ifade eder. Bu, ilahi denetimin kesintisizliğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn, 'rakîb'in 'koruyan, gözeten' anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki 'rakîbun' kelimesi, meleklerin sadece gözlemlemekle kalmayıp, aynı zamanda insanın sözlerini muhafaza eden, koruyan ve eksiksiz bir şekilde kaydeden bir görevde olduklarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rakîb' kelimesinin 'gözetleyen, bekleyen, koruyan' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'rakîbun' ifadesi, meleklerin insanın her sözünü dikkatle takip eden, gözden kaçırmayan ve kayıt altına alan birer gözcü olduğunu vurgular. Bu, ilahi adaletin ve hesap verilebilirliğin temelini oluşturur.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'atîd' kelimesinin 'hazır, mevcut' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'atîdun' ifadesi, meleklerin insanın yanında sürekli hazır bulunduğunu, yani her an kayıt tutmaya hazır ve nazır olduğunu vurgular. Bu, sözlerin anında kaydedildiğini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'atîd'in 'hazırlanmış, hazırda bekleyen' anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'atîdun' kelimesi, meleklerin insanın sözlerini kaydetmek için her zaman hazır ve donanımlı olduğunu, hiçbir sözün gözden kaçırılmayacağını ve anında kaydedileceğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'atîd' kelimesinin 'hazır ve mevcut olan' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'atîdun' ifadesi, meleklerin insanın her anında, her sözünde hazır ve nazır olduğunu, dolayısıyla hiçbir sözün kayıtsız kalmayacağını ve anında belgeleneceğini vurgular.
Kâf Sûresi
Bu meleklerden (el-İnfitâr, 82/ 10, 11, 12) sûresinde Hafaza ve kiramen katiben melekleri olarak bahsedilmetedir.
وَاِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظٖينَ~ ~ ~
(82/10) - Ve inne aleykum lehâfizîn.
(82/10) - Halbuki üzerinizde hâfızlar var
Ve inne muhakkak ki aleyküm sizin üzerinizde le hafizin hafazalar vardır. Muhafaza edici melekler vardır. Nedir bunlar? Kirâmen kâtibîn katip melekler vardır. Hani insânın bir omuzunda bir melek, bir omzunda bir melek vardır derler. Biri günahları yazar, biri sevapları yazar. İşte onlardan bahsediyor ve de bunu şüpheye mahâl bırakmadan kat’iyetle olduğunu söylüyor. Ve inne muhakkak ki aleyküm sizin üzerinizde le hafızîn muhafaza edici hıfz edici melekler vardır. Bunlar nedir?
كِرَامًا كَاتِبٖينَ~ ~ ~
(82/11) - Kirâmen kâtibîn.
(82/11) - Kiram kâtibler var
İkram edilmiş meleklerdir. Yâni buradaki ikram insânın yaptığı fiillerin neleri ifâde edebileceğini ayırma hassasına vakıf olanlar demektir. Çünkü bu ilmi onlar bilmemiş olsalar, bizim yaptığımız fiilleri yanlış değerlendirirler. Bizim yaptığımız fiiller neyi ifâde ediyorsa şifre olarak onlara ikram edilmiş. Yâni bu bilgi verilmiş, o bilgiye göre ayrıştırıp onları yâni ayırmak sûretiyle, günahları bir tarafa, sevapları bir tarafa yazıyorlar, yâni ayırma kabiliyetine sahipler, bu ikram verilmiş. Bu ilim verilmiş onlara, ayrıca ilimde verilmiş, ayrıca yazma, çizme ilmide bilgisi de verilmiş.
Ama bu harfleri mi kullanıyorlar yazarlarken, lâtif bir başka mors alfabesi gibi bir başka sistem mi kullanıyorlar? Onu biz bilmiyoruz şu anda yalnız “ıkra’ kitabek” (17/14) “kitabını oku bugün sana bu yeter” denildiğinde kişi, bunu okuma kabiliyetinde olması lâzım geldiği anlaşılıyor. Yâni okuyabilecek durumda olması lâzım ki, oku diyorlar. Bir çocuğa öğretildikten sonra oku denir, öğretmeden neyi okuyacaksın? Ama şimdi siz diyeceksiniz ki, Kûr’ân’ın ilk geldiği kelime de oku idi, ama elde bir şey yoktu, neyi okuyacaktı. Neyse orasına sonra başka bir zamanda bakarız. yâni sistem olarak evvelâ öğretiliyor, sonra oku deniyor. o kitâplarda bize verildiği zaman bütün insânlığa da bu kitâplar, verileceğinden arapçayı bilmeyen başka insân topluluklarına bu kitâp hangi lîsânda gelecek? Arapça mı gelecek nasıl gelecek? Bize nasıl gelecek? Kûr’ân mânâsında mı yoksa Türkiye olarak kullandığımız Türk lugatı şeklinde mi gelecek? Tabî ki, başka nasıl olabilir yâni biraz mantıklı düşünürsek, arapça gelirse, Çinli de Arapça bilmedikten sonra bakıp bakıp ne olduğunu anlayamacak. O zaman değerlendiremeyecekte, ama burada ne takdim ettiğini, ne bıraktığını bilecek diyor. O kitabı okuduğu zamanda, bunları anlayacaktır.
Demek ki her millete kendinin lîsânında kitabı gelecek ama, Cenâb-ı Hakk onlara ve bütün insânlara, aynı lîsânı öğretmekten aciz mi? Değil. Birer sistem gibi bir anahtar beynimizde çeviri, verir. İnsâna oraya şifre olarak koyuverir. Arapça olarak bizde herşeyi okuyabiliriz. Bu da ayrı bir sistem, yâni ayrı bir düşünce tarzı olasılıktır. ”Sünnet Allahu Lâ tebdilâ” (35/43) “Allah'ın yolunda değişiklik bulamasın,” dediğine göre demek ki, her millete kendi lîsânına göre o kavmin şeriatı üzere melekler yazacaklar, diğerlerine islâm şeriatı üzerine sevap günah yazmazlar. Çünkü İslâm gelmezden evvel geçen kavimler vardır. Onlarında kitâpları verilecek mahşerde, O zaman islâmî hukuktan değil, tevrati ve incildeki, suhuflardaki hukuktan ölçü alınarak hesap kitâp yazılır. O melekler onlardan yazacak veyahut yazdılar.
Bakın, araştırmaya başlayınca işin içinden neler çıkıyor değil mi?
يَعْلَمُونَ مَا تَفْعَلُونَ ~ ~ ~
(82/12) - Yağlemûne mâ tef'alûn.
(82/12) - Onlar yapmakta olduklarınızı bilirler.
Bakın geldi işte. “Ya'lemune” onlar bilirler. Muhakkak ki siz ne işlemişseniz o Kiramen Katibin melekleri bunları bilirler yâni değerlendirirler.[30] “ İz- -T-B- ”