Ve câet sekratu-lmevti bilhakk(i)(s) żâlike mâ kunte minhu tehîd(u)
Ölüm sarhoşluğu bir hakikat olarak insana gelir de ona, "İşte bu, senin öteden beri kaçıp durduğun şeydir" denir.
Ölüm sarhoşluğu gerçekten geldiğinde, "Ey insan! İşte bu senin öteden beri kaçtığın şeydir." denir.
Kâf Suresi 19. ayet, ölümün kaçınılmazlığını ve şiddetini 'sekretü'l-mevt' kavramıyla vurgularken, insanın bu sondan 'tahîd' etme çabasının beyhudeliğini dile getirir. Ayet, ölümün hakikatini ve insanın ona karşı acizliğini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sekr' kelimesinin aklın ve şuurun bir engelle kapanması, perdelenmesi anlamına geldiğini belirtir. 'Sekretü'l-mevt' ise ölümün şiddetiyle aklın ve idrakin perdelendiği, kişinin kendinden geçtiği hali ifade eder. Bu, ölüm anındaki şiddetli acı ve şuur kaybıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sekretü'l-mevt' ifadesini 'ölümün şiddeti ve ağırlığı' olarak açıklar. Burada 'sekre' kelimesi, mecazi olarak ölümün insan üzerindeki etkisinin sarhoşluk gibi bilinci bulandıran, idraki zayıflatan bir hal olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sekr' kavramının Kur'an'da genellikle aklın ve idrakin dış etkenlerle (şarap, uyku, ölüm) perdelendiği durumları ifade ettiğini belirtir. 'Sekretü'l-mevt' ise ölümün getirdiği o son anın, bilinci altüst eden, şuur dışı bir hal olduğunu, insanın bu durum karşısında acizliğini gösterdiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mevt' kelimesini 'hayatın zıddı' olarak tanımlar ve ruhun bedenden ayrılmasıyla gerçekleşen durumu ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'el-mevt', kaçınılmaz sonu ve tüm canlıların tadacağı nihai durumu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'mevt'in sadece bedensel ölümü değil, aynı zamanda manevi ölümü (kalbin ölümü) de kapsadığını belirtir. Ancak bu ayette 'sekretü'l-mevt' terkibinde, bedensel ölümün şiddetli ve kaçınılmaz halini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'mevt' kavramının sadece biyolojik bir son değil, aynı zamanda ilahi takdirin bir parçası ve ahiret hayatına geçişin bir kapısı olarak ele alındığını vurgular. Ayetteki 'el-mevt', insanın kaçmaya çalıştığı ancak kaçamayacağı mutlak gerçeği temsil eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'bi'l-hakk' ifadesini 'gerçekten, şüphesiz bir şekilde' olarak açıklar. Ölüm sarhoşluğunun gelişi, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar kesin ve kaçınılmazdır. Bu, ölümün mutlak bir hakikat olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hakk' kelimesinin 'doğruluk, gerçeklik, sabitlik' gibi anlamlara geldiğini belirtir. Ayetteki 'bi'l-hakk' ifadesi, ölümün gelişinin bir aldatmaca veya yanılsama değil, mutlak ve değişmez bir gerçek olduğunu pekiştirir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hakk' kavramının Kur'an'da genellikle ilahi hakikati, adaleti ve değişmez gerçekliği ifade ettiğini belirtir. 'Bi'l-hakk' ifadesi, ölümün ilahi bir takdir ve evrensel bir yasa olarak, şaşmaz bir kesinlikle vuku bulduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'hâde' fiilinin 'bir şeyden uzaklaşmak, kaçınmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'tahîd', insanın ölümden duyduğu korku nedeniyle ondan uzak durma, kaçma çabasını ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'hâde' fiilinin 'bir şeyden sapmak, yan çizmek' anlamını taşıdığını ve bu bağlamda insanın ölümden kaçınma, onu erteleme veya ondan uzaklaşma arzusunu dile getirdiğini açıklar. Ancak ayet, bu kaçışın beyhude olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hayd' kelimesinin 'bir şeyden dönmek, uzaklaşmak' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'tahîd', insanın ölüm gerçeğiyle yüzleşmekten kaçınma, onu görmezden gelme eğilimini ifade eder.
Kâf Sûresi
Bu âyet hakında Şeker risalesi içinde yazmış olduğum Seker-Sekr bağlantısının faydalı olduğunu düşünüyoruz.
Akide. İse onunla yapılan İlâh-i biat akid, sözleşme yemin, yada nikâhtır. Tıpkı Osmanlı geleneğinde olduğu gibi, Askerlerin Sultana olan bağlılık törenine Akide denir imiş. Tören sırasındada akide şekerleri ikram edilirmiş. Bugünkü evliliklerde ise Nikâh şekeri verilmekte, bu ise suri anlamda olmakla birlikte ma’nevi anlamda dahi düşünülebilir. Askerlerin sultana olan bağlılığı ise, asker onun Hak yolunun erleri olan sâliklerdir. Padişah, sultan olan ise İnsân-ı kâmildir.
Bu hadiselerin yaşandığı dönemde bazı öğrenciler çeşitli nedenlerle geç kaldıklarından akide şekerinden de mahrum kalırlar imiş. Bu ise İlâh-i ma’nâ da ona ulaşmakta geç kalanları, ya da kendi nefsi emmareleri ile onun huzuruna girdiklerinden, bu hakikat nimetinden mahrum kalmış olanların durumunu remzetmektedir. (Ç.H.U)
Şeker in Arapça yazılışı şın ile sin harfinin yer değiştirmesi ile olmaktadır. Şukür, Sukür سكر SİN-KEF-RI harflerinin dizilimi ile.
SİN. Zatın zuhuru olan Hazreti İNSÂN
KEF. Kevn. kün emri
RI. Rahmaniyet, nefesi rahmani Günümüz lisanına bu kelime sükur iken şükür ve şeker’e dönüşmüştür.
Sükur, şükür e dönüşünce şükür bayramıda şeker bayramına dönüşmüştür. Şeker Bayramı. Şükür bayramı ise, tasavvufta seyri sülûk yolunda bir dervişin kâmil bir veli nezaretinde, ulaştığı bazı mertebe ve hakikate binaen, hakkın kendisine lütfü İlâhisidir.
Şeker Bayramını yaşatacak olan ise bunun hakikatine sahip olan, kendisine akide ile bağlanılan ve bu isim ile müsemmâ olmuş olan Şekerci Dede (Terzi Baba) dır.
Zâhiren şeker bayramını zâhir olarak ve bu anlayışla yapabilenler olduğu gibi, bâtinen ise Şekerci Dede nin elinden akide-akit yapanlar ve bu yolda sıratı müstakîmsıratullah-üzere yüreyenlere kendisinin bir ikramı olmaktadır Nasıl ki o dönemin ilkokul öğrencilerine ikram ettiği akide şekerleri nasıl rağbet gördü ise şu anda da onun irfan mektebine öğrenci olabilenler için de aynı ikram geçerlidir. Halen her sohbet meclisinde gelenlere şeker ikramıda devam etmektedir. Ç.H.U.
Bu konuya bir kaç ilave yapmak istiyorum. Şeker’in arapça Sin-Kaf-Rı harflerinden oluştuğu yazılmıştı. Bu harflerden oluşan “Sekr” (Sekir) kelimesi vardır.
TDV İslâm ansiklopedisinde bu kelimenin anlamı şöyle yazılmıştır. Salikin, kendisine gelen vâridin etkisiyle yaşadığı manevi sorhoşluk anlamında tasavvufi terim...
Bahse konu olan “Sekr” manevi cezbe ile oluşan haldir. Bunun için “Salik-i Meczub” ve “Meczub-u Salik” olmak üzere iki sınıf salik vardır. Kimisi seyr-i sülûk tan sonra cezb edilir. Kimisinin cezb edilmesi sülûk’undan öncedir. Burada ki cezbe hali, zahiri meczupluk yani garip garip konuşmak, zikir meclislerinde bağırıp çağırıp nara atmak değil. İlim ile Allah’ın cezb etme yani kendine çekme halidir… Bu sekr hali de; meyhane diye tabir edilen dergahta yapılan sohbetlerde Terzi Babamızın ağzından çıkan sözlerden oluşan latif aşk badesini, nuş eden saliklerde ilâhi cezbe hâli oluşur. İnsan suresi 21 âyette bahsedildiği gibi; (Murat Derûni)
(Âliyehum siyâbu sundusin hudrun ve istebrakun ve hullû esâvira min fıddatin, ve sekâhum rabbuhum şarâben tahûrâ.)
(76/21) “Onların üstlerinde yeşil ince ipekten ve işlenmiş atlastan elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir. Ve Rab'leri onlara temiz (lezzetli) içecekler sundu.”
(Yorumu için Terzi Baba Kûr’an da Yolculuk (50) İnsan suresine bakılabilir) (M. D.)
İşte manevi şeker-sekr ikram edilip, manevi Sekr halinde olan salik, “Şekerci Dede” nin verdiği şekerler ile artık. Âlemi et, yağ tabakası gözü ile değil, Ak-dide ile yani Uluhiyet gözü- İnsân-ı Kâmil’in gözü ile görür.
Bu halden çıkan kişinin haline sahv derlerler… Bu da uyanıklık ve şuur halidir… Cem’den sonra ki fark Halide diyebiliriz.[31] “ İz- -T-B- ”