Ve nufiḣa fî-ssûr(i)(c) żâlike yevmu-lva'îd(i)
(İnsanlar öldükten sonra tekrar dirilmeleri için) Sur'a üfürülecek. İşte bu, tehdidin gerçekleşeceği gündür.
Sur'a üfürülür, işte bu, tehdid(in gerçekleşme) günüdür.
Kâf Suresi'nin 20. ayeti, kıyamet gününün dehşetini ve vaat edilen azabın gerçekleşeceği zamanı 'sura üfürülme' ve 'vaat günü' kavramları üzerinden vurgular. Ayet, ahiret inancının temel unsurlarından birini, dilbilimsel olarak güçlü ve kesin ifadelerle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nefh' (نَفْخ) kelimesini, bir şeyin içine hava üflemek olarak tanımlar. Ayetteki 'nüfiha' (نُفِخَ) fiili, meçhul (edilgen) yapısıyla, bu üfleme eyleminin Allah'ın emriyle gerçekleşeceğini ve kudretinin bir tezahürü olduğunu belirtir. Bu, kıyametin başlangıcını bildiren bir alamettir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'nefh' kelimesinin mecazi kullanımlarına değinir. Ayetteki 'nüfiha fi's-sûr' ifadesi, gerçek bir üfleme eylemini değil, Allah'ın emriyle gerçekleşecek olan büyük bir olayın başlangıcını sembolize eder. Bu, kıyametin kopuşu ve dirilişin habercisidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'nefh' kavramının Kur'an'daki kullanımının, genellikle ilahi bir müdahale veya yaratılışla ilişkili olduğunu belirtir. 'Sura üfürülme' bağlamında ise bu, kozmik düzenin değiştiği, yeni bir varoluş evresine geçişin başlangıcı olan kıyamet anını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'sûr' kelimesinin, kıyamet günü üfürülecek olan ve ölüleri diriltecek olan bir boru olduğunu açıklar. Ayetteki kullanımı, bu borunun ilahi bir araç olduğunu ve Allah'ın emriyle büyük bir olayı tetikleyeceğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sûr' kelimesinin 'suret' (şekil) kelimesiyle aynı kökten geldiğini ancak burada 'boynuz' veya 'boru' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'sûr', kıyametin başlangıcını ve dirilişi ilan eden, mahiyeti tam olarak bilinemeyen ancak etkisi kesin olan bir enstrümandır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'sûr' kelimesinin Kur'an'da iki farklı üflemeyle ilişkilendirildiğini belirtir: ilki kıyametin kopuşu, ikincisi ise diriliş. Bu ayetteki 'sûr', ilk üflemeyi, yani dünyanın sonunu ve ahiret hayatının başlangıcını işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'yevm' (يَوْم) kelimesinin, güneşin doğuşundan batışına kadar olan zaman dilimini ifade ettiğini ancak Kur'an'da bazen daha geniş bir zaman dilimini, özellikle de ahiret gününü kastettiğini belirtir. Ayetteki 'yevmü'l-vaîd' (vaat günü) ifadesi, bu kelimenin ahiret bağlamında kullanıldığını açıkça gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'yevm' kelimesinin, mutlak zamanı ifade edebileceği gibi, belirli bir olayın gerçekleştiği zamanı da ifade edebileceğini belirtir. Ayetteki 'yevmü'l-vaîd' terkibi, bu günün sıradan bir gün olmadığını, aksine Allah'ın vaat ettiği azabın gerçekleşeceği özel bir zaman dilimi olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'va'd' (وَعْد) kelimesinin hem hayır hem de şer için kullanılabileceğini, ancak 'vaîd' (وَعِيد) kelimesinin sadece şer ve tehdit için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'yevmü'l-vaîd' ifadesi, bu günün, inkarcılara ve günahkarlara vaat edilen azabın gerçekleşeceği gün olduğunu açıkça ortaya koyar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'vaîd' kelimesinin, Allah'ın kullarına yönelik azap ve ceza tehdidini ifade ettiğini vurgular. Ayetteki 'el-vaîd' kelimesi, kıyamet gününün, Allah'ın tehditlerinin gerçekleşeceği, geri dönülmez bir hesap günü olduğunu belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'vaîd' kelimesinin Kur'an'da genellikle ahiret azabıyla ilişkilendirildiğini ve bu kelimenin, Allah'ın adaletinin tecelli edeceği, inkarcıların cezalandırılacağı kesin bir vaadi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, bu vaadin gerçekleşeceği günün önemini vurgular.
Kâf Sûresi
Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim.
1773. Nefh-i sûr "Ey zerreler, topraktan baş çıkarınız!" diye pâk olan Hâlık'tan emirdir.
Ma'lûm olsun ki, nefh-ı sûr, küllî bir istihâle emrini mutazammın olan tecellî-i âmdır. Yukanki beyitte zikrolunduğu üzere iki nefh-ı sûr vâki’ olur. Bu iki tecellî-i umûmînin birisi kahrî ve dîğeri adlîdir. Bu istihâlât inkâr olunamaz. Zîrâ taayyünâtın ibtidâdan intihâya kadar olan seyirleri hep istihâlât-ı mütemâdiyeden ibârettir; ve elyevm içinde bulunduğumuz âlem-i şehâdet, kendi üzerinde bulunan suver-i mahlûkât ile berâber, istihâlât devresi geçirmektedir. Meselâ mahsüsen malûmdur ki, insan evvelen küçük bir cisim ile doğar. Yemesi ve içmesi ve teneffüs sebebleri ile cisme eczâ-yı arzdan birtakım maddeler in-tikâl ederek, o cisim peyderpey bir hadde kadar büyür. Hadd-i malûmu bulunca artık o cisim büyümez. Halbuki eki ve şürbü ve teneffüsü munkatı* değildir. Binâenaleyh hadd-i malûmu bulduktan sonra arzdan aldığı eczâyı yine arz cezb ve tenkis eder ve yerine yenilerini verir ve eczâ-yı arz cism-i beşere lâ-yenkatı‘ gelir ve gider. Eğer arz verdiği eczâyı tenkis etmese, bilfarz yetmiş yaşma gelmiş bir adamın cismi dağlar kadar ce¬sîm olurdu. Bu cisim her bir ferd-i insânînin sâbit olan hakikatinin bir kisvesidir. Mevtın-ı dünyâda bu kisvenin sûret-i terbiyesi böyledir. Arz, kıyâmet- te tecellî-i kahrî-i umûmî ile tebeddül edince o hakikate göre, yine o arzın cinsinden neş’e-i rûhâniyye gâlib olarak verilen bir kisvede, o arz üzerinde¬ki kavânîn-i ilâhiyye dâiresinde terbiye gö-rür, işte görülüyor ki, vücûd-i İnsanîde kevn ü fesâd, ilmen ve fennen ve mah-süsen muhakkaktır. Onun sâbit olan hakikatine her bir mevtinin icâbına göre bir taayyün ve kisve verilir. Bunun için âyet-i kerîmede (İnşikâk 84/19-20) “Biz sizi elbette tabaka tabaka istihâlâttan geçirip terkîb ederiz ve bu hâl âlem-i histe zâhir olduğu hâlde onlara ne oldu ki devâm-ı istihâlâttan ibâret olan âhirete inanmıyorlar?” buyrulur
Ya’ni, nefh-ı sûr Hâlık’ın külü bir istihâle emridir ve bu umûmî emrinde Hak Teâlâ, “Ey toprakta inhilâl etmiş olan zerrât-ı unsuriyye, âlem-i şehâdette her bir mahlûkun hakikatine bir kisve ve taayyün olmak üzere nasıl toplandınız ise bu âlem-i haşrde dahi, yine o hakikatlere birer taayyün ve kisve olmak üzere toplanınız ve saklandığınız topraktan baş çıkannız!” buyurur.[32]