Ve ennehu huve rabbu-şşi'râ
Şüphesiz O, Şi'ra'nın Rabbidir.
Doğrusu Şi'râ yıldızının Rabbi O'dur.
Necm Suresi 49. ayet, Allah'ın evren üzerindeki mutlak egemenliğini ve yaratıcılığını vurgulamak için özel bir gök cismi olan Şi'râ yıldızını zikretmektedir. Ayet, bu yıldızın dahi bir Rabbi olduğunu belirterek, müşriklerin yıldızlara atfettiği ilahlık inancını reddeder ve tevhid inancını pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Rab' kelimesinin aslen 'terbiye etmek, bir şeyi kemale erdirinceye kadar gözetmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'Rabbu'ş-Şi'râ' ifadesi, Allah'ın Şi'râ yıldızını yaratan, onu belirli bir düzende tutan ve idare eden mutlak güç olduğunu vurgular, böylece yıldızın kendi başına bir ilah olamayacağını gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'Rab' kelimesinin 'malik, seyyid, müdebbir, mürebbi' gibi anlamlara geldiğini ifade eder. Ayetteki kullanımıyla, Şi'râ yıldızının üzerinde tam bir mülkiyet ve tasarruf hakkına sahip olan, onu yöneten ve varlığını sürdüren tek varlığın Allah olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Rab' kavramının Kur'an'da Allah'ın yaratıcı, besleyici, koruyucu ve yönetici sıfatlarını kapsayan merkezi bir kavram olduğunu açıklar. Necm 49'daki 'Rabbu'ş-Şi'râ' ifadesi, bu genel 'Rab' kavramını belirli bir gök cismine uygulayarak, Allah'ın evrenin her zerresi üzerindeki mutlak egemenliğini ve ilahlığını pekiştirir, müşriklerin yıldızlara tapınma inancını reddeder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'eş-Şi'râ'nın bilinen bir yıldız olduğunu ve cahiliye döneminde bazı Arapların ona taptığını belirtir. Ayet, bu yıldızın dahi bir Rabbi olduğunu vurgulayarak, ona tapınmanın yanlışlığını ortaya koyar ve tevhid inancını destekler.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'eş-Şi'râ'nın 'el-Mirzem' olarak da bilinen, gökyüzündeki parlak bir yıldız olduğunu ifade eder. Ayette bu yıldızın zikredilmesi, Allah'ın kudretinin ve yaratıcılığının somut bir örneğini sunar ve müşriklerin bu yıldıza atfettiği ilahlık inancını çürütür.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'eş-Şi'râ'nın 'Şi'râ el-Yemâniyye' olarak da bilinen, çok parlak bir yıldız olduğunu ve cahiliye Araplarından bazılarının ona taptığını kaydeder. Ayet, bu yıldızın dahi bir yaratıcısı ve yöneticisi olduğunu beyan ederek, Allah'ın eşsizliğini ve her şeyin O'nun kontrolünde olduğunu vurgular.
Necm (Yıldız) Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Necm Sûresinin başında belirtilen Necm ile Şıra birbirini tamamlamaktadır.
49. âyet, kendi içinde toplandığında (4 + 9) =13 tür.
Necm yıldızı için bazı müfessirler, “batmakta olan yıldıza andolsun”,
bazıları ise, “doğmakta olan yıldıza andolsun”, şeklinde mânâlandırdılar. Hepsi de kendi mantıklarına göre bu hâli uzun uzun anlattılar. Bunlar hep kişisel, indi olan şeylerdi. Esas olan Akl-ı küll idi; sahibi, Allah ne demek istiyordu?... Bize neyi vermek istiyor?...
Burada yıldız olarak neden “şı’ra” kullanılmış?...
Şı’ra yıldızı, işaret yıldızı demektir.
“Hakikat-i Muhammediye”ye işarettir.
Baştaki yıldız Necm, sıradan yani her birerlerimizin kafalarından icat ettikleri, bireysel heva, heves yıldızına işarettir. Kim o benlik yıldızı ile hayatını sürdürüyor ise, ne aya, ne güneş’e, ne başka yıldıza, ne de fezaya yolu kapalıdır.
Bireysel yıldızından aydınlandığı sürece Hakikat-i Muhammed-i bedrine, kamerine ulaşma yolu yoktur.
Hakikat-i Muhammed-i bedrine, kamerine ulaşma için necm yıldızını, şı’ra yıldızına döndürmesi gerekmektedir.
Nitekim Kûr’ân-ı Keriym (En’am Sûresi 76-79 âyetlerinde)
يَلْ رَا كَوْكَبًاععَلَيْهِ إِلَّاألَا جُنْعفَلَمْ ﴿٧٦﴾
قَالَ هَذَا رَبِّي
الْآفِلِينَوفَلَمَّا أَفَلَ قَالَ لَا أُحِبّ
felemma cenne aleyhil leylü rea kevkeben kale haza rabbiy felemma efele kale la ühıbbül afiliyne “Ne zaman ki, üzerine yine gece bastı, bir yıldızı gördü, "bu benim Rabbim" dedi batınca da "ben öyle batanları sevmem" deyiverdi.”
لَمَّا رَأَى الْقَمَرَ بَازِغًا قَالَ هَذَا رَبِّيعفَلَمْ ﴿٧٧﴾
فَلَمَّا أَفَلَ قَالَ لَئِنْ لَمْ يَهْدِنِي رَبِّي
بِالِينَعمِنَ الْقَوْمِ الضَّعلَا كَوْنَنَّ
felemma reel kamere baziğan kale haza rabbiy felemma efele kale lein lem yehdiniy rabbiy leekunenne minel kavmiddalliyne “Ne zaman ki, ayı doğar bir hâlde gördü. “Rabbim bu'dur” dedi. Sonra ay batınca da “and olsun ki, eğer bana Rab'bim hi-dâyet etmemiş olsaydı, elbette ben sapıklığa düşenler toplulu-ğundan olacaktım” dedi.”
مَسَّ بَازِغَةًعفَلَمَّا رَا الشَّ
قَالَ هَذَا رَبِّي هَذَا أَكْبَرُ
فَلَمَّا أَفَلَتْ قَالَ يَا قَوْمِ
إِنِّي بَرِيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ
felemma ree’şşemse baziğaten kale haza rabbiy haza ekberü felemma efele kale ya kavmi inniy beriyün mimma tüşrikune “Ne zaman ki" güneşi doğmaya başlar gördü. Dedi ki: "Bu- dur Rab'bim bu daha büyük" nihâyet o da batınca dedi ki: Ey kavmim!. Ben muhakkak sizin Allah Teâlâ'ya ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.”
بَهَتَ وَجْهِيعإِنِّي وَجَدتُّ ﴿٧٩﴾
سَمَوَاتِ وَالْأَرْضِعذِى فَطَرَ السَّمَعلَدُ
حَنِيفًا وَمَا أَنَا مِنَ الْمُشْرِكِينَ
inniy veccehtü vechiye lilleziy fetaressemâvati
vel arda haniyfen ve ma ene minel müşrikiyne “Ben muhakkak bir hânif olarak yüzümü gökleri ve yeri yaradana çevirdim ve ben müşriklerden değilim” İbrâhîm (a.s.) sırasıyle önce yıldıza, sonra kamere, sonra güneşe baktı ve herbirinin sonunda;
* kevkef (yıldızda),
- “uful edenleri (batanları) hubb etmem (sevmem) dedi”.
* kamer (ayda)
- “elbette eğer Rabbim bana hidâyet etmezse elbette kesin dalâlete düşmüş kavimden olurum dedi”.
* şems (güneşte)
- “ya kavmim şirk koştuğunuzdan kesin ben beriyim dedi.” bunlardan sonra da
- “hanif olarak semâvatı ve arzı fatr eden (yaratan) zât (şey) için vechimi kesin ben teveccüh ettim ve ben müşriklerden değilim,” buyurdu.
İbrahim (a.s.) bu müşahâdesini daha çocukluğunda idi İbrâhîmiyyet, Tevhid-i Ef’âl makamıdır.
(Bakara Sûresi 2/158 âyetinde)
فَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعَائِرِ اللَّهِعالصعاِنَّ ١٥٨
“innessafa vel mervete min şe’airillâhi”
“kesin Sefa ile Merve Allah Teâlâ'nın şaairinden (işaretlerinden) dir.” Görüldüğü gibi şiar, “safa” ve “merve” bahsinde de geçmektedir.
Safa ve Merve Allahlık işaretleridir, yani ulûhiyet mertebesinin mühim noktalarıdır. Burada da o işaret edilen yıldızın “Hakikat-i İlâhiye” yıldızına dönüşmesi gerekiyor. Kafandaki yıldız, nefsinden kaynaklanan yıldız değil Hakikat-i ilâhiye’yi, Tevhidi işaret eden olması gerekir.
“ve ennehu” “hüve”, buradaki “hu” ların hepsi Amaiyetten → Ahadiyete tenezzül ettiğinde, ahadiyetin özelliği olarak zuhura çıkan inniyet ve hüviyetin, hüviyyeti olanıdır. Yani bütün bu “hu” lar kaynağını Ehadiyetin hüviyetininin sinden almaktadır.
“Allah” lâfzının, yazılışının ilk harfi “hu” dur.
“Allah” diye okurken biz onu sonda okuruz, ama o baştır. Çünkü bütün bu âlemler yok iken “Allah” lâfzı da yoktu. Bütün bu âlemler nasıl var edilmiş ise, “Allah” lâfzı da o şekilde var edilmeye başladı ve mertebe, mertebe oluştu.
İlk var edilen de “hu” dur.
Başta da “hu” ve en kemâl olarak varılacak olan da “hu”dur. Bu yüzden bir bakıma “hu” → “ism-i azam”dır.
Kelimeyi Tevhid sonundaki “hu”, ulûhiyetteki “ism-i azam”dır.
Kelimeyi Risâlet sonundaki “hu”, Hz. Muhammedin ismi ile birlikte risâlet mertebesindeki “ism-i azam”dır
(Necm Sûresi 53/50)
أَهْلَكَ عَادًا الْأُولَىٰعوَأَذْ ﴿٥٠﴾