İnnâ erselnâ ‘aleyhim sayhaten vâhideten fekânû keheşîmi-lmuhtazir(i)
Şüphesiz biz, onların üzerine tek bir korkunç ses gönderdik de, onlar, ağıldaki hayvanların çiğneyip ufaladıkları kuru çöpler gibi oldular.
Biz onların üzerine tek sayha (korkunç bir ses) gönderdik; ağılcının topladığı çalı çırpı kırıntıları gibi kırılıp dökülüverdiler.
Kamer Suresi 31. ayet, helak edilen kavimlerin akıbetini tasvir ederken, ilahi bir cezanın şiddetini ve yıkıcılığını 'sayha' (çığlık) ve 'heşîm' (kurumuş ot) kavramları üzerinden vurgulamaktadır. Ayet, ilahi kudretin tek bir emriyle büyük bir yıkımın nasıl gerçekleşebileceğini dilbilimsel olarak güçlü bir şekilde ifade etmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'irsal' kelimesinin bir şeyi serbest bırakmak, göndermek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'erselnâ' ifadesi, Allah'ın helak edici bir çığlığı doğrudan veya melekler aracılığıyla göndermesini ifade eder ki bu, ilahi bir emrin kesinliğini ve gücünü gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'irsal'in bir şeyi serbest bırakmak, salıvermek ve göndermek olduğunu açıklar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın kudretinin bir tecellisi olarak, helak edici bir azabın doğrudan ve etkili bir şekilde gönderildiğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'sayha'yı şiddetli bir ses, bir feryat olarak açıklar. Bu ayetteki 'sayhaten vâhideh' (tek bir çığlık) ifadesi, helak edilen kavimlerin yok oluşunun ani ve kesin olduğunu, tek bir sesle gerçekleştiğini belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sayha'nın mecazi olarak helak edici bir azabı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'sayhaten vâhideh' ifadesi, Allah'ın emriyle gelen bu azabın tek bir anda, geri dönülmez bir şekilde gerçekleştiğini ve büyük bir yıkıma yol açtığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sayha'nın yüksek sesle bağırmak olduğunu ve Kur'an'da helak edici azap için kullanıldığını ifade eder. Kamer 31'deki 'sayha', ilahi bir cezanın şiddetini ve ani etkisini gösteren, yok edici bir ses dalgasıdır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'vâhide' kelimesinin sayısal olarak 'bir' anlamına geldiğini ve nitelediği kelimeye tekillik ve kesinlik kattığını belirtir. Ayette 'sayhaten vâhideh' olarak kullanılması, helak edici çığlığın tek bir seferde, ani ve geri dönülmez bir şekilde gerçekleştiğini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'vâhid' kelimesinin bir şeyin tekliğini ve eşsizliğini ifade ettiğini belirtir. Kamer 31'deki 'vâhideh' kelimesi, Allah'ın azabının tek bir emirle, başka bir şeye ihtiyaç duymadan, anında ve kesin bir şekilde gerçekleştiğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'heşîm' kelimesini kurumuş, ufalanmış ot olarak açıklar. Ayetteki 'keheşîmi' ifadesi, helak olanların, şiddetli çığlık sonrası paramparça olup, değersiz ve dağılmış bir hale geldiğini mecazi olarak anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'heşm'in bir şeyi kırmak, ufalamak anlamına geldiğini ve 'heşîm'in de kırılmış, ufalanmış kuru ot olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, ilahi azapla yok olanların, tıpkı kurumuş ot gibi kolayca dağılıp yok olduğunu, hiçbir güçlerinin kalmadığını tasvir eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki helak tasvirlerinde kullanılan bu tür kelimelerin, ilahi gücün mutlaklığını ve insanın acizliğini vurguladığını belirtir. 'Heşîm' kelimesi, helak olanların tamamen yok oluşunu, varlıklarının en ufak bir izinin bile kalmadığını sembolize eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'muhtazır' kelimesini 'ağıl yapan kişi' veya 'ağıl sahibi' olarak açıklar. Ayetteki 'keheşîmi'l-muhtazır' ifadesi, ağıl sahibinin hayvanları için topladığı ve sonra kuruyup dağılan otlara benzetilerek, helak olanların değersizliğini ve kolayca yok oluşunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'muhtazır'ın ağıl yapan veya ağıl için ot toplayan kişi olduğunu belirtir. Bu benzetme, helak olanların, ağıl sahibinin topladığı ve sonra kuruyup dağılan otlar gibi, hiçbir işe yaramaz ve paramparça bir hale geldiğini mecazi olarak ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hazr' kökünün bir şeyi kuşatmak, engellemek anlamına geldiğini ve 'muhtazır'ın da hayvanları için ağıl yapan kişi olduğunu belirtir. Ayetteki 'heşîmi'l-muhtazır' ifadesi, ağıl sahibinin topladığı ve sonra kuruyup dağılan otlar gibi, helak olanların da tamamen yok olduğunu ve hiçbir iz bırakmadığını anlatır.
Kamer Sûresi
Âyet-i kerime zât mertebesi âyetlerindendir.
Sayha, sesin en yüksek hâlidir. Tabiatın çıkardığı bilinen en yüksek ses yanardağ patlamasıdır. Zaten ufalanmış ve sıcaktan kavrulmuş ot benzetmesi, aktif volkanik hareketliliğin bir anda yeryüzüne çıkması ile oluşan ultrasonik ses dalgalarının yıkıcılığını net olarak tarif etmektedir. İbn Aşür’e göre onları helak eden büyük, olağanüstü bir yıldırım da olabilir.[116]
Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim.
Şimdi o ona hudüdsuz safâ verdi ve ondan sonra da o zulmetten onun zıddını koydu.
Ya’nî, Hak Teâlâ o kalb sâhibi olan insân-ı kâmile nihâyetsiz ve hudûdsuz safa ve temizlik ve parlaklık verdi; ve bu safvetten sonra yine Hak Teâlâ zulmet ve küdûret cihetinden o safvetin zıddı olan cismâniyeti de koydu. Binâenaleyh insân-ı kâmil sûret cihetinden kesîf ve bulanık ve kalb ve ma’nâ cihetinden latîf ve sâf oldu.
Beyaz ve siyah iki bayrak yaptı. O birisi Âdem, diğeri yolun İblîs'idir.
Hak Teâlâ bu âlem-i keserât ve kesâfete iki bayrak dikti. Birisi cem’iyyet-i esmâiyyeyi hâiz olan halîfe ve insân-ı kâmil ve diğeri de Hak yolunun İblîs’idir. Bu bayrakların birisi beyaz ve diğeri karadır. Zîrâ esmâ-i ilâhiyye mütekâbil ve mütezâddır. İnsân-ı kâmil ism-i Hâdî’nin mazhar-ı etemmi olup beyaz ve sâf bayraktır; ve İblîs ism-i Mudill’in mazhar-ı etemmi olup kara ve münkedir bayraktır ve insanlann bir kısmı bu beyaz bayrak altında ve bir kısmı da kara bayrak altında toplanırlar.
Semûd için dahi, onların cânını kapan bir sayhayı hizmetkâr yaptı.
“Sayha”, son derece şiddetli bir ses çıkarmak demektir. Ya'nî, Hicâz ile Şâm arasında sâkin olan Semûd kavmine Hak Teâlâ beyaz bayrak sâhibi olan Sâlih (a.s.)ı gönderdi. Onlar İblîs’in kara bayrağına tâbi’ olup muhâlefet ettiler. Hak Teâlâ salâh kabûl etmeyen bu kavmin cânını kapan ve kendilerini helâk eden bir sayhayı hizmetçi yaptı. Nitekim âyet-i kerîmede (Kamer, 54/31) ya’nî “Muhakkak biz onların üzerine bir sayha gönderdik" buyurulur. Bu sayhanın keyfiyeti meçhûldür. Semûd kavminin helâkine sebeb olduğuna bakılırsa, gâyet dehşetli bir ses olup, korkularının şiddetinden ödleri patladığı anlaşılır.[117]
Sayhanın (sarsıntının) şiddetinden hepsinin ödleri patladı. Hepsi helâk olup gittiler. Bundan sonra da yurtları hiç mâmur edilmedi. Sanki hiç insân yaşamamış bir yer hâlini aldı. Semûd kavmi helâk edildikten sonra Sâlih aleyhisselâm, îman edenlerle birlikte gelip, yerle bir edilen şehre ibretle bakarak; “Ey kavmim! Sizden hiçbir ücret istemeden, sizi sâdece Allahü teâlâ îman etmeye dâvet ettim ve bunu size nice nasihatlar yaptım. Fakat siz dinlemediniz. Sonra bu azâba uğradınız!” dedi. Sâlih aleyhisselâm, kavminin helâkinden sonra kendisine îman edenlerle birlikte Mekke’ye veya Şam taraflarına gitti. Remle kasabasına yerleşti. Hadramût tarafına gittiğine dâir rivâyetler de vardır.[118] “ İz- -T-B- ”
“keheşîmi-lmuhtazir” Ağıldaki veya ahırdaki kurumuş ot gibi… Hayvanlar gündüzleri yayıldıktan sonra akşam ahırlarına – ahirlerine yani sonlarına dönerler. Kışın taze ot bulamadıklarından ahirlerinde kurumuş otları yerler. Kışın ise celal tecellisidir. Kurumuş ot ise fikirlerdir. Nefsin heva ve hevesinin fikirleri hakikatin sayhasını duyunca kurumuş ota döner ve sonlarında bu düşünce ve fikirleri bir işe yaramaz. (M.D.)