İçeriğe atla
TefsirKamer
Sure 54Mekkî55 ayet

Kamer

Ay

القمر

Sûre Hakkında

Hakkında

Mekke döneminde inmiştir. 55 âyettir. Sûre, adını ilk âyette geçen “el-Kamer” kelimesinden almıştır. Kamer, ay demektir. Sûre de ana fikir olarak, Kur’an’ı yalanlayanlar, çeşitli azap ve helâk örnekleri de verilerek uyarılmaktadır.

Nüzul

Mushaftaki sıralamada elli dördüncü, iniş sırasına göre otuz yedinci sûredir. Târık sûresinden sonra, Sâd sûresinden önce Mekke’de nâzil olmuştur.

Konusu

Kıyametin yaklaştığı uyarısını takiben müşriklerin inkârcılıktaki inat ve taassupları eleştirilmekte, kıyamet koptuğunda içine düşecekleri perişan hal tasvir edilmekte, ardından hakikatleri yalan saymada ısrarcı davranan geçmiş toplumların başına gelen felâketlerden örnekler verilmekte, suçluların ve takvâ sahiplerinin âhirette karşılaşacakları muameleyle ilgili uyarı ve müjdelere yer verilmektedir.


İlk âyetinde ayın (kamer) iki parçaya bölünmesinden bahsedildiği için bu adı almıştır. “İkterabet” ve “İkterabetü’s-sâa” sûresi olarak da adlandırılır. Elli beş âyet olup fâsılası ر harfidir. Bölümler arasındaki anlam bütünlüğü sûrenin bir defada nâzil olduğu ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Mekkî sûrelerin genel karakteristiğine paralel olarak Kamer sûresinde de bazı kıyamet sahneleri etkileyici bir üslûpla tasvir edilip âhiret inancına vurgu yapılmıştır. Sûrede ayrıca müminlere güven ve huzur verici, inkârcıları ise korkutucu mesajlar yer almaktadır.

Üç bölüm halinde ele alınabilen sûrenin ilk bölümü (âyet 1-8) kıyametin yaklaştığından ve ayın yarılmasından bahseden âyetle başlar. Bu âyetin, Mekkeli müşriklerin Hz. Peygamber’den bir mûcize göstermesini istemeleri üzerine nâzil olduğu nakledilmektedir (Taberî, XXVII, 50). Âyetteki ayın yarılması ifadesi müfessirlerin çoğunluğu tarafından zâhirî mânada anlaşılmış ve Resûl-i Ekrem zamanında ayın gerçekten yarıldığı belirtilmiştir (bk. İNŞİKĀKU’l-KAMER). Ancak Kur’an’da pek çok örnekte görüldüğü üzere, bu âyetteki geçmiş zaman kipindeki fiillerin, aslında gelecekte vuku bulacak kıyamet olayı ile ayın ikiye bölünmesi şeklinde gerçekleşecek kozmik olayın kesinlikle vuku bulacağına işaret ettiğini söyleyenler bulunduğu gibi, “Ay ikiye bölündü” cümlesini mecazi bir ifade kabul eden ve bunu, “Durum açıklık kazandı” şeklinde açıklayanlar da olmuştur (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “şḳḳ” md.). Bu bölümde ayrıca inkârcıların kıyamet günündeki sıkıntılı durumlarına temas edilir.

İkinci bölümde (âyet 9-42) Nûh, Âd, Semûd, Lût ve Firavun kavimlerinin de peygamberlerini yalanladıkları belirtilerek bunların uğradıkları cezalar etkileyici bir üslûpla anlatılır. Bu ifadeler arasında, “Andolsun ki biz bu Kur’an’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık; ondan ders alan yok mudur?” meâlindeki cümle dört defa tekrar edilerek Kur’an üzerinde düşünmenin, ışığıyla aydınlanmanın herkes için gerekli olduğuna ve onun, her insanın yararlanabileceği ölçüde rahat anlaşılabilen bir ifade ve üslûp taşıdığından bu hususta herhangi bir mazeret ileri sürülemeyeceğine işaret edilmektedir.

Sûrenin üçüncü bölümünde (âyet 43-55) inkârcılara yönelik uyarılar tekrarlanır ve yenilmez zannettikleri topluluklarının hezimete uğrayacağı bildirilir. Burada müminlere Allah’ın yardımının geleceği belirtilmek suretiyle onlara güven verilmektedir. “O topluluk bozulacak ve geriye dönüp kaçacak” meâlindeki 45. âyetin, bu sûrenin inmesinden kısa bir süre sonra meydana gelen Bedir Gazvesi’nde Kureyş’in müslümanlar karşısında bozguna uğrayacağını müjdelediği kabul edilir. Hz. Ömer hangi topluluğun hezimete uğrayacağını merak ettiğini, ancak Bedir Gazvesi’nde Resûlullah’ın bu âyeti okuduğunu görünce âyette zikredilen topluluğun Kureyş ordusu olduğunu anladığını belirtmiştir (İbn Kesîr, IV, 266). Âyetin Bedir Gazvesi günü Ebû Cehil hakkında nâzil olduğu da rivayet edilmektedir (Aynî, XVI, 52). Sûrenin bu bölümünde ayrıca her şeyin belirli bir plan ve düzen (kader) içinde yaratıldığı belirtilir (âyet 49). Müşriklerin Hz. Peygamber’e gelerek kader konusunda tartışmaya başlamaları üzerine bu âyetin nâzil olduğu nakledilir (Vâhidî, s. 228). Sûre, takvâ sahiplerinin cennette nâil olacakları nimetlerden bahseden âyetle sona erer.

Resûl-i Ekrem’in önemli toplantılarda ve bayram namazlarında yeniden diriliş, tevhid ve peygamberliğin ispatı gibi önemli konuları ihtiva eden Kāf ve Kamer sûrelerini okuduğu rivayet edilir (Müslim, “Ṣalâtü’l-ʿîdeyn”, 14, 15; Nesâî, “Ṣalâtü’l-ʿîdeyn”, 12; İbn Kesîr, IV, 260). Bazı tefsirlerde yer alan, “Kamer sûresini gün aşırı okuyan kimseyi Allah kıyamet gününde dolunaya benzer bir yüzle diriltir” meâlindeki hadisin (meselâ bk. Zemahşerî, IV, 42) sahih olmadığı anlaşılmaktadır (Muhammed et-Trablusî, I, 1010). Kamer sûresi üzerine bazı çalışmalar yapılmıştır. Abdülhüseyin Destgayb-i Şîrâzî’nin Ḥaḳāʾiḳī ez Ḳurʾânî: Ḫulâṣa-i Beyânât’ı (Kum 1975) ve Abdülmün‘im Memdûh Ramah’ın Tefsîru sûreti’l-Ḳamer’i (Şebînü’l-Kum 1987) bunlar arasında sayılabilir.


Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(54) Mushaf sıra numarası.

(37) Nüzul sıra numarası.

(51) Alfabetik sırası.

(27) Cüz sırası.

(55) Âyet sayısı.

(55) Fasıla harfleri.

(279) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak, (5+4+3+7+5+1+2+7+5+5+5+5=56) dir.Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim.


Elli beş âyet olup fâsılası ر harfidir.  (Rı) harfi “55” adet, toplarsak 5+5= 10 dur. Sıfât-Rahmaniyet mertebesinin Kamer-Nûru Muhammedi olan Rububiyet-esmâ mertebesine yansımasıdır.


Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

(قمر) “Kaf: 100” “Mim: 40” “Rı: 200” harf değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 100+40+200= 340 (3+4=7) dir.

Mushaf sıralamasında (54) (5+4=9) nüzul sıralamasında (37) (3+7=10) dır. (55) (5+5=10) âyettir. Genel sayı toplamı 279 (2+7+9=18) idi. (7+9+10+10+18=54) dir.

(7) Nefis mertebeleri.

(9) Tevdid-i Esmâ.

(10) Tevhid-i Sıfât.

(18) 18 bin âlem.

(54) Kamer sûresinin Kûr’ân-ı Kerim deki sıra sayısıdır.

Daha başka sayısal bağlantılar vardır. Bu kadar ile iktifa edelim…

“Kamer” harflerinin kısaca anlamı;

“Kaf” Kudret-i İlahiyye.

“Mim” Hakikat-i Muhammediye…

“Rı” Rububiyet mertebesidir.

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَـٰنِ الرَّحِيمِ

1Cüz 27 · Sayfa 528

ٱقْتَرَبَتِ ٱلسَّاعَةُ وَٱنشَقَّ ٱلْقَمَرُ

İkterabeti-ssâ'atu venşakka-lkamer(u)

Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı.

2Cüz 27 · Sayfa 528

وَإِن يَرَوْا۟ ءَايَةً يُعْرِضُوا۟ وَيَقُولُوا۟ سِحْرٌ مُّسْتَمِرٌّ

Ve-in yerav âyeten yu'ridû ve yekûlû sihrun mustemir(run)

Onlar bir mucize görseler yüz çevirirler ve "Süregelen bir sihirdir" derler.

3Cüz 27 · Sayfa 528

وَكَذَّبُوا۟ وَٱتَّبَعُوٓا۟ أَهْوَآءَهُمْ ۚ وَكُلُّ أَمْرٍ مُّسْتَقِرٌّ

Ve keżżebû vettebe'û ehvâehum(c) ve kullu emrin mustakir(run)

Peygamberi yalanladılar, nefislerinin arzularına uydular. Halbuki her iş, (Allah nasıl takdir ettiyse öylece) gerçekleşecek (değişmeyecek)tir.

4Cüz 27 · Sayfa 528

وَلَقَدْ جَآءَهُم مِّنَ ٱلْأَنۢبَآءِ مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ

Ve lekad câehum mine-l-enbâ-i mâ fîhi muzdecer(un)

Andolsun, onlara içinde caydırıcı tehditlerin bulunduğu haberler geldi.

5Cüz 27 · Sayfa 528

حِكْمَةٌۢ بَـٰلِغَةٌ ۖ فَمَا تُغْنِ ٱلنُّذُرُ

Hikmetun bâliġa(tun)(s) femâ tuġnî-nnużur(u)

Bu haberler, zirveye ulaşmış birer hikmettir! Fakat uyarılar fayda vermiyor!

6Cüz 27 · Sayfa 528

فَتَوَلَّ عَنْهُمْ ۘ يَوْمَ يَدْعُ ٱلدَّاعِ إِلَىٰ شَىْءٍ نُّكُرٍ

Fetevelle ‘anhum(m) yevme yed'u-ddâ'i ilâ şey-in nukur(in)

(6-7) O halde sen de onlardan yüz çevir. Onlar, o davetçinin (İsrafil'in benzeri görülmemiş) bilinmedik (korkunç) bir şeye çağırdığı gün, gözleri düşmüş bir halde dağılmış çekirgeler gibi kabirlerden çıkarlar.

7Cüz 27 · Sayfa 529

خُشَّعًا أَبْصَـٰرُهُمْ يَخْرُجُونَ مِنَ ٱلْأَجْدَاثِ كَأَنَّهُمْ جَرَادٌ مُّنتَشِرٌ

Ḣuşşe'an ebsâruhum yaḣrucûne mine-l-ecdâśi ke-ennehum cerâdun munteşir(un)

(6-7) O halde sen de onlardan yüz çevir. Onlar, o davetçinin (İsrafil'in benzeri görülmemiş) bilinmedik (korkunç) bir şeye çağırdığı gün, gözleri düşmüş bir halde dağılmış çekirgeler gibi kabirlerden çıkarlar.

8Cüz 27 · Sayfa 529

مُّهْطِعِينَ إِلَى ٱلدَّاعِ ۖ يَقُولُ ٱلْكَـٰفِرُونَ هَـٰذَا يَوْمٌ عَسِرٌ

Muhti'îne ilâ-ddâ'(i)(s) yekûlu-lkâfirûne hâżâ yevmun ‘asir(un)

Davetçiye doğru koşarlarken kafirler, "Bu zor bir gün" derler.

9Cüz 27 · Sayfa 529

۞ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ فَكَذَّبُوا۟ عَبْدَنَا وَقَالُوا۟ مَجْنُونٌ وَٱزْدُجِرَ

Keżżebet kablehum kavmu nûhin fekeżżebû ‘abdenâ ve kâlû mecnûnun vezducir(a)

Onlardan önce Nuh'un kavmi de yalanlamıştı. Onlar kulumuzu yalanlayıp "Bu bir delidir" dediler ve kulumuz (tebliğ görevinden) alıkonuldu.

10Cüz 27 · Sayfa 529

فَدَعَا رَبَّهُۥٓ أَنِّى مَغْلُوبٌ فَٱنتَصِرْ

Fede'â rabbehu ennî maġlûbun fentasir

O da Rabbine, "Ey Rabbim! Ben yenilgiye uğradım, yardım et" diye dua etti.

11Cüz 27 · Sayfa 529

فَفَتَحْنَآ أَبْوَٰبَ ٱلسَّمَآءِ بِمَآءٍ مُّنْهَمِرٍ

Fefetahnâ ebvâbe-ssemâ-i bimâ-in munhemir(in)

Biz de göğün kapılarını dökülürcesine yağan bir yağmurla açtık.

12Cüz 27 · Sayfa 529

وَفَجَّرْنَا ٱلْأَرْضَ عُيُونًا فَٱلْتَقَى ٱلْمَآءُ عَلَىٰٓ أَمْرٍ قَدْ قُدِرَ

Ve feccernâ-l-arda ‘uyûnen feltekâ-lmâu ‘alâ emrin kad kudir(a)

Yeryüzünü pınar pınar fışkırttık. Derken sular takdir edilmiş bir iş için birleşti.

13Cüz 27 · Sayfa 529

وَحَمَلْنَـٰهُ عَلَىٰ ذَاتِ أَلْوَٰحٍ وَدُسُرٍ

Ve hamelnâhu ‘alâ żâti elvâhin ve dusur(in)

Biz Nuh'u çivilerle perçinli levhalardan oluşan gemiye bindirdik.

14Cüz 27 · Sayfa 529

تَجْرِى بِأَعْيُنِنَا جَزَآءً لِّمَن كَانَ كُفِرَ

Tecrî bi-a'yuninâ cezâen limen kâne kufir(a)

Gemi, inkar edilen kimseye (Nuh'a) bir mükafat olarak gözetimimiz altında yüzüyordu.

15Cüz 27 · Sayfa 529

وَلَقَد تَّرَكْنَـٰهَآ ءَايَةً فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ

Ve lekad teraknâhâ âyeten fehel min muddekir(in)

Andolsun, biz onu (tufan olayını) bir ibret olarak bıraktık. Var mı düşünüp öğüt alan?

16Cüz 27 · Sayfa 529

فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِى وَنُذُرِ

Fekeyfe kâne ‘ażâbî ve nużur(i)

Benim azabım ve uyarılarım nasılmış (gördüler)!

17Cüz 27 · Sayfa 529

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا ٱلْقُرْءَانَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ

Ve lekad yessernâ-lkur-âne liżżikri fehel min muddekir(in)

Andolsun biz, Kur'an'ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?

18Cüz 27 · Sayfa 529

كَذَّبَتْ عَادٌ فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِى وَنُذُرِ

Keżżebet ‘âdun fekeyfe kâne ‘ażâbî ve nużur(i)

Ad kavmi de (Hud'u) yalanladı. Azabım ve uyarılarım nasılmış!

19Cüz 27 · Sayfa 529

إِنَّآ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا صَرْصَرًا فِى يَوْمِ نَحْسٍ مُّسْتَمِرٍّ

İnnâ erselnâ ‘aleyhim rîhan sarsaran fî yevmi nahsin mustemir(rin)

Biz onların üstüne, uğursuzluğu sürekli bir günde gürültülü ve dondurucu bir rüzgar gönderdik.

20Cüz 27 · Sayfa 529

تَنزِعُ ٱلنَّاسَ كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ مُّنقَعِرٍ

Tenzi'u-nnâse ke-ennehum a'câzu naḣlin munka'ir(in)

İnsanları köklerinden sökülmüş hurma kütükleri gibi kaldırıp atıyordu.

21Cüz 27 · Sayfa 529

فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِى وَنُذُرِ

Fekeyfe kâne ‘ażâbî ve nużur(i)

Azabım ve uyarılarım nasılmış, (gördüler)!

22Cüz 27 · Sayfa 529

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا ٱلْقُرْءَانَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ

Ve lekad yessernâ-lkur-âne liżżikri fehel min muddekir(in)

Andolsun biz, Kur'an'ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?

23Cüz 27 · Sayfa 529

كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِٱلنُّذُرِ

Keżżebet śemûdu bi-nnużur(i)

(23-24) Semud kavmi de uyarıcıları yalanlamış ve şöyle demişlerdi: "İçimizden bir insana mı uyacağız? (Asıl) o takdirde biz apaçık bir sapıklık ve delilik içine düşmüş oluruz."

24Cüz 27 · Sayfa 529

فَقَالُوٓا۟ أَبَشَرًا مِّنَّا وَٰحِدًا نَّتَّبِعُهُۥٓ إِنَّآ إِذًا لَّفِى ضَلَـٰلٍ وَسُعُرٍ

Fekâlû ebeşeran minnâ vâhiden nettebi'uhu innâ iżen lefî dalâlin ve su'ur(in)

(23-24) Semud kavmi de uyarıcıları yalanlamış ve şöyle demişlerdi: "İçimizden bir insana mı uyacağız? (Asıl) o takdirde biz apaçık bir sapıklık ve delilik içine düşmüş oluruz."

25Cüz 27 · Sayfa 529

أَءُلْقِىَ ٱلذِّكْرُ عَلَيْهِ مِنۢ بَيْنِنَا بَلْ هُوَ كَذَّابٌ أَشِرٌ

E-ulkiye-żżikru ‘aleyhi min beyninâ bel huve keżżâbun eşir(un)

"Bizim aramızdan vahiy ona mı verildi? Hayır o, yalancının, şımarığın biridir."

26Cüz 27 · Sayfa 529

سَيَعْلَمُونَ غَدًا مَّنِ ٱلْكَذَّابُ ٱلْأَشِرُ

Seya'lemûne ġaden meni-lkeżżâbu-l-eşir(u)

Onlar yarın bilecekler: Kimmiş yalancı, kimmiş şımarık!

27Cüz 27 · Sayfa 529

إِنَّا مُرْسِلُوا۟ ٱلنَّاقَةِ فِتْنَةً لَّهُمْ فَٱرْتَقِبْهُمْ وَٱصْطَبِرْ

İnnâ mursilû-nnâkati fitneten lehum fertekibhum vastabir

(Salih'e şöyle demiştik:) "Şüphesiz biz, onlara bir imtihan olmak üzere, o dişi deveyi göndereceğiz. Şimdi onları gözetle ve sabret."

28Cüz 27 · Sayfa 530

وَنَبِّئْهُمْ أَنَّ ٱلْمَآءَ قِسْمَةٌۢ بَيْنَهُمْ ۖ كُلُّ شِرْبٍ مُّحْتَضَرٌ

Ve nebbi/hum enne-lmâe kismetun beynehum(s) kullu şirbin muhtedar(un)

"Onlara, suyun (deve ile) kendileri arasında (nöbetleşe) paylaştırıldığını, bildir. Her su nöbetinde sahibi hazır bulunsun."

29Cüz 27 · Sayfa 530

فَنَادَوْا۟ صَاحِبَهُمْ فَتَعَاطَىٰ فَعَقَرَ

Fenâdev sâhibehum fete'âtâ fe'akar(a)

Derken, (kavmin en azgını olan) arkadaşlarını çağırdılar. O da işe koyuldu ve deveyi kesti.

30Cüz 27 · Sayfa 530

فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِى وَنُذُرِ

Fekeyfe kâne ‘ażâbî ve nużur(i)

Fakat azabım ve uyarılarım nasılmış!

31Cüz 27 · Sayfa 530

إِنَّآ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ صَيْحَةً وَٰحِدَةً فَكَانُوا۟ كَهَشِيمِ ٱلْمُحْتَظِرِ

İnnâ erselnâ ‘aleyhim sayhaten vâhideten fekânû keheşîmi-lmuhtazir(i)

Şüphesiz biz, onların üzerine tek bir korkunç ses gönderdik de, onlar, ağıldaki hayvanların çiğneyip ufaladıkları kuru çöpler gibi oldular.

32Cüz 27 · Sayfa 530

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا ٱلْقُرْءَانَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ

Ve lekad yessernâ-lkur-âne liżżikri fehel min muddekir(in)

Andolsun biz, Kur'an'ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?

33Cüz 27 · Sayfa 530

كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍۭ بِٱلنُّذُرِ

Keżżebet kavmu lûtin bi-nnużur(i)

Lut kavmi de uyarıcıları yalanladı.

34Cüz 27 · Sayfa 530

إِنَّآ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ حَاصِبًا إِلَّآ ءَالَ لُوطٍ ۖ نَّجَّيْنَـٰهُم بِسَحَرٍ

İnnâ erselnâ ‘aleyhim hâsiben illâ âle lût(in)(s) necceynâhum bisehar(in)

(34-35) Şüphesiz biz de üzerlerine taşlar savuran bir rüzgar gönderdik. Yalnız Lut'un ailesi başka. Katımızdan bir nimet olarak bir seher vakti onları kurtardık. Şükredenleri işte böyle mükafatlandırırız.

35Cüz 27 · Sayfa 530

نِّعْمَةً مِّنْ عِندِنَا ۚ كَذَٰلِكَ نَجْزِى مَن شَكَرَ

Ni'meten min ‘indinâ keżâlike neczî men şeker(a)

(34-35) Şüphesiz biz de üzerlerine taşlar savuran bir rüzgar gönderdik. Yalnız Lut'un ailesi başka. Katımızdan bir nimet olarak bir seher vakti onları kurtardık. Şükredenleri işte böyle mükafatlandırırız.

36Cüz 27 · Sayfa 530

وَلَقَدْ أَنذَرَهُم بَطْشَتَنَا فَتَمَارَوْا۟ بِٱلنُّذُرِ

Ve lekad enżerahum batşetenâ fetemârav bi-nnużur(i)

Andolsun, Lut onları bizim şiddetli azabımızla uyardı. Fakat onlar bu uyarıları kuşkuyla karşıladılar.

37Cüz 27 · Sayfa 530

وَلَقَدْ رَٰوَدُوهُ عَن ضَيْفِهِۦ فَطَمَسْنَآ أَعْيُنَهُمْ فَذُوقُوا۟ عَذَابِى وَنُذُرِ

Ve lekad râvedûhu ‘an dayfihi fetamesnâ a'yunehum feżûkû ‘ażâbî ve nużur(i)

Andolsun, onlar onun (meleklerden olan) misafirlerinden nefislerindeki kötü arzuları tatmin etmek istediler. Biz de onların gözlerini silme kör ettik. "Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!" dedik.

38Cüz 27 · Sayfa 530

وَلَقَدْ صَبَّحَهُم بُكْرَةً عَذَابٌ مُّسْتَقِرٌّ

Ve lekad sabbehahum bukraten ‘ażâbun mustekir(run)

Andolsun, onlara sabahleyin erkenden kalıcı bir azap geldi.

39Cüz 27 · Sayfa 530

فَذُوقُوا۟ عَذَابِى وَنُذُرِ

Feżûkû ‘ażâbî ve nużur(i)

"Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!" dedik.

40Cüz 27 · Sayfa 530

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا ٱلْقُرْءَانَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ

Ve lekad yessernâ-lkur-âne liżżikri fehel min muddekir(in)

Andolsun, biz Kur'an'ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?

41Cüz 27 · Sayfa 530

وَلَقَدْ جَآءَ ءَالَ فِرْعَوْنَ ٱلنُّذُرُ

Ve lekad câe âle fir'avne-nnużur(u)

Andolsun, Firavun'un ailesine de uyarıcılar gelmişti.

42Cüz 27 · Sayfa 530

كَذَّبُوا۟ بِـَٔايَـٰتِنَا كُلِّهَا فَأَخَذْنَـٰهُمْ أَخْذَ عَزِيزٍ مُّقْتَدِرٍ

Keżżebû bi-âyâtinâ kullihâ fe-eḣażnâhum aḣże ‘azîzin muktedir(in)

Bütün ayetlerimizi yalanladılar. Biz de onları mutlak güç ve iktidar sahibinin yakalaması gibi yakaladık.

43Cüz 27 · Sayfa 530

أَكُفَّارُكُمْ خَيْرٌ مِّنْ أُو۟لَـٰٓئِكُمْ أَمْ لَكُم بَرَآءَةٌ فِى ٱلزُّبُرِ

Ekuffârukum ḣayrun min ulâ-ikum em lekum berâetun fî-zzubur(i)

(Ey Mekkeliler!) Sizin kafirleriniz onlardan daha mı hayırlı? Yoksa sizin için kitaplarda bir berat mı var?

44Cüz 27 · Sayfa 530

أَمْ يَقُولُونَ نَحْنُ جَمِيعٌ مُّنتَصِرٌ

Em yekûlûne nahnu cemî'un muntasir(un)

Yoksa onlar, "Biz yardımlaşan (güçlü) bir topluluğuz" mu diyorlar?

45Cüz 27 · Sayfa 530

سَيُهْزَمُ ٱلْجَمْعُ وَيُوَلُّونَ ٱلدُّبُرَ

Seyuhzemu-lcem'u ve yuvellûne-ddubur(a)

O topluluk yakında (Bedir'de) bozguna uğrayacak ve arkalarını dönüp kaçacaklardır.

46Cüz 27 · Sayfa 530

بَلِ ٱلسَّاعَةُ مَوْعِدُهُمْ وَٱلسَّاعَةُ أَدْهَىٰ وَأَمَرُّ

Beli-ssâ'atu mev'iduhum ve-ssâ'atu edhâ ve emer(ru)

Hayır, kıyamet, onların (görecekleri asıl azabın) vaktidir. Kıyamet (azabı) ise daha müthiş ve daha acıdır.

47Cüz 27 · Sayfa 530

إِنَّ ٱلْمُجْرِمِينَ فِى ضَلَـٰلٍ وَسُعُرٍ

İnne-lmucrimîne fî dalâlin ve su'ur(in)

Şüphesiz suçlular (müşrikler) sapıklık ve ateşler içindedirler.

48Cüz 27 · Sayfa 530

يَوْمَ يُسْحَبُونَ فِى ٱلنَّارِ عَلَىٰ وُجُوهِهِمْ ذُوقُوا۟ مَسَّ سَقَرَ

Yevme yushabûne fî-nnâri ‘alâ vucûhihim żûkû messe sekar(a)

Yüzüstü ateşe sürüklendikleri gün kendilerine, "Cehennemin dokunuşunu tadın!" denecek.

49Cüz 27 · Sayfa 530

إِنَّا كُلَّ شَىْءٍ خَلَقْنَـٰهُ بِقَدَرٍ

İnnâ kulle şey-in ḣaleknâhu bikader(in)

Gerçekten biz, her şeyi bir ölçü ve dengede yarattık.

50Cüz 27 · Sayfa 531

وَمَآ أَمْرُنَآ إِلَّا وَٰحِدَةٌ كَلَمْحٍۭ بِٱلْبَصَرِ

Vemâ emrunâ illâ vâhidetun kelemhin bilbasar(i)

Emrimiz ancak bir tek emirdir. Göz kırpması gibidir. (Anında gerçekleşir.)

51Cüz 27 · Sayfa 531

وَلَقَدْ أَهْلَكْنَآ أَشْيَاعَكُمْ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ

Ve lekad ehleknâ eşyâ'akum fehel min muddekir(in)

Andolsun, biz sizin gibileri hep helak ettik. Fakat var mı düşünüp öğüt alan?

52Cüz 27 · Sayfa 531

وَكُلُّ شَىْءٍ فَعَلُوهُ فِى ٱلزُّبُرِ

Ve kullu şey-in fe'alûhu fî-zzubur(i)

İşledikleri her şey ise kitaplarda kayıtlıdır.

53Cüz 27 · Sayfa 531

وَكُلُّ صَغِيرٍ وَكَبِيرٍ مُّسْتَطَرٌ

Ve kullu saġîrin ve kebîrin mustetar(un)

Küçük, büyük her şey satır satır yazılmıştır.

54Cüz 27 · Sayfa 531

إِنَّ ٱلْمُتَّقِينَ فِى جَنَّـٰتٍ وَنَهَرٍ

İnne-lmuttekîne fî cennâtin ve nehar(in)

Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlar cennetlerde, ırmak başlarındadırlar.

55Cüz 27 · Sayfa 531

فِى مَقْعَدِ صِدْقٍ عِندَ مَلِيكٍ مُّقْتَدِرٍۭ

Fî mak'adi sidkin ‘inde melîkin muktedir(in)

Muktedir bir hükümdarın katında, doğruluk meclisindedirler.