İçeriğe atla
Kamer 50Cüz 27 · Sayfa 531

Kamer Sûresi 50. Âyet

القمر

Sohbete sor

Vemâ emrunâ illâ vâhidetun kelemhin bilbasar(i)

Emrimiz ancak bir tek emirdir. Göz kırpması gibidir. (Anında gerçekleşir.)

Kamer Sûresi

“ve bizim emrimiz illa/ancak vahid/tek bir tıpkı lemh/(göz) kırpması el basar/göz ile gibi/kadardır (anidir),”

“Bizim emrimiz bir göz kırpması kadar anidir,” İzahen: Bizim emrimiz olmaz. İlla bir emrimiz olur, yani “Vahidiyyet” mertebesinden (birlik mertebesinden) bir emrimiz olur ve o göz açıp kapayıncaya kadardır.

Bir başka ifade ile bu oluşuma “Tecelli-i Vahid” denilmektedir.

Her ne kadar “Vahidiyyet” mertebesinden olan bu emir göz açıp kapayıncaya kadar diye ifade ediliyorsa da, bu izah sadece zahir ifadesiyle anlaşılacağı gibi değildir. Faaliyet sahasında bu emirler zamana yayılır.

Küçük bir misal verelim, bir tiyatro veya oyun sahnesinde perdenin açılmasıyla gösteri başlar. Her oyunun kendine göre olan süresi bitince perde iner. Bu oluşum bir göz açıp kapatıncaya kadardır.

Âdem (a. s) ile başlayıp açılan, kıyamete kadar sürecek olan insanlık oyununun perdesi son gününde kapandığında, bu oluşum da bir göz açıp kapanıncaya kadar geçen süre olacaktır.

Ef’al mertebesinde zuhura gelen fiiller bizlere göre oldukça uzun olan sürelerdir.

Hadis-i Şerifte:

“etteenni minerrahmani” yani “teenni (acele ftmeden, ihtiyatlı, akıllı) Rahman’dandır.”

“el aceleti mineşşeytani”

“acelecilik şeytandandır.” Yüce Allah’ın ilk rahmeti o dur, ki Onunla bütün âleme Rahmet tecellisiyle, onları kendi özünden halk etti.

Yani bu âlemde ne kadar varlık varsa, Cenab-ı Hak bunların hepsini kendi özünden halk etti. Dolayısıyla hepsine Rahmaniyetinden bir varlık verdi.

Netice itibariyle bu varlıkta Hak’tan gayrı bir varlık yoktur ve olması da mümkün değildir.

“Zat-ı Ulûhiyyet” kemalatını şuhud zevki ile bilmeye muhabbet ettiğinde, muhiyt olduğu sonsuz fezaya zuhur arzusunun ateşiyle “Nefes-i Rahmani”sini gönderdi.

Bu nefes neticesinde sonsuz fezada yani kendi latif vücüdunda öbek öbek açığa çıkan “Nefes-i Rahmani” sonsuz âlemlerin hülasasıdır.

Nefis ise, onların birimselliğidir.

Ve nefesin şiddetinden hareket hasıl oldu.

İlim ehli bu nefese “sehab-ı muzi” yani “parlak bulut” tabir ederler.

Bu bulut, zatın kendi zatında, yine kendi zatına kendi zatıyla vaki olan bir tecellidir ve “nefes-i Rahmani” zatın aynıdır.

Ebul Hasan Gari Hz. buyuruyor ki:

[ Tenzih ederim şu yüce zat-ı alayı ki, nefesini latif kılıp ona Hak ismini verdi ve nefesini kesif kılıp ona da halk ismini verdi. Hak kendi nefesini Nefes-i Rahmani ile vasf etti. ] Malum olsun ki, fezada nefh edilmiş olan “Nefes-i Rahmani” Ulühiyyetin zahiri olan tabiat üzerine vaki olur. Hem o “Nefes-i Rahmaniye”de zahir oldu.

Esma-i îlahiyye “Nefes-i Rahmaniyye” ile zuhura çıkmazdan evvel batındaydı, yani habs idiler.

Bu âlemler var olmazdan evvel gizli hazinede habs idiler. Yani kendi varlığında gizli habs hükmündeydiler.

İşte “nefes-i Rahmani” yayıldığı zaman bütün varlıklar varoluş gayelerini meydana çıkarmak için faaliyetlerine başladılar ve kendilerine lazım olan istihkaklarını talep ettiler.

Varlıkların zuhura çıkıp eserlerini sergilemeleri ve istihkaklarını almaları için nefesini nefh etti.

Böylece her varlık kendi âleminde varlıklarını ispat ettiler.

“Nefes-i İlahi”nin marifetini murad eden kimse âlemi bilsin. Zira nefsini bilen kimse, âlemde zahir olan Rabb’ını bilir.[142] “ İz- -T-B- ” Şehadet âleminin dışında kalan diğer âlemlere, “gayb âlemi” veya “emr âlemi” derler.

Bu itibarla, âlemler ikiye ayrılır... “Gayb âlemi” ve “şehadet âlemi”... “Dünya” ve “ahiret” âlemleri) olarak da anılır bu iki âlem...

Yukarıda ayrı ayrı belirtilen dört âlem, dört derya mesabesindedir. Mülk, Meleküt, Ceberut ve Lahut... İşte bu dört derya, ezeli ve ebedî olup, başlangıcı ve sonu yoktur.

Birinci derya “Zat”tır... “Lahut” da derler...

küntü kenzen mahfîyyen fe ahbibtü en u’rafe”, “gizli bir hazineydim”, hükmüne ve düsturuna göre;

“Zat’ı ilahî” coşarak “ceberut âlemi”ni zuhura getirdi... Ona “ruh-u izafî” de derler... “Âlem-i Ceberut” coşunca da, “âlem-i Meleküt” meydana geldi. Ve “âlem-i Meleküt” coşarak “âlem-i Mülk” zuhura geldi.

Coşmadan murad, zatî meyil ve zatî meyilin gerekliliğidir.

Bu âlemlerin hepsi “tarfetül ayn”da yani göz açıp kapaması kadar ve hatta çok daha kısa bir süre içinde “Zat”tan zuhura geldi...

Nitekim Kur’anı Keriym Kamer suresi 54. sure 50. ayette;

“ve ma emrüna illa vahıdetün kelemhın bil basarı”

“Emrimiz, bir tek emirdir, Göz kırpması gibidir” Yani, bizim emrimiz olmaz ancak bir defa göz açıp kapayıncaya kadar yahut daha kısada olur. Emrden murad “kün” emridir. Bir kere “ol” dedi; göz açıp kapayıncaya kadar, belki de daha da kısa bir sürede dört âlem zuhura geldi.

Ancak, bu âlemler yoktan değil; Zatî inkılaptan zuhüra gelmiştir! Yoktan zuhura geldi dedikleri hal. Zatı zatında gizli iken, iradesi ile açığa çıktı, demekten İbarettir... Zira, ne yok var olur, ve ne de var yok olur!..

Deryayı Zatın inkılabından âlemler zuhura geldi... Mesela bir derya düşünelim, ondan ikinci derya, ikinciden üçüncü, üçüncüden dördüncü derya zuhur etsin... İşte böylece dört âlem meydana geldi... Mesela, hava suya, su buza inkılab ettiği gibi,

Bu âlemlerin cümlesi “nur”dur!.. Bu nur değişik hal ve şekillere girerek, türlü türlü görünür...

Arifler katında ise, evvelce ne idiyse, elan da öyledir!.. Bütün âlemler BİR Nur deryasıdır; ve daima coşup dalgalanarak tecelli etmektedir...

Kur’anı Keriym Rahman Suresi 55. sure 29. ayette;

külle yevmin hüve fiy şe’nin “her an yeni bir şa’ndadır O” (iştedir, zuhurdadır) Ayeti iktizasınca, o dalga ve coşmalar “Zat”tan gelir ve yine “Zat”a gider...

Kur’anı Keriym Hud Suresi 11. sure 123. ayette;

ve ileyhi yürce’u’l emrü küllühü “Bütün işîer O’na döndürülür...” Kur’anı Keriym Hud Suresi 11. sure 123. ayette;

“allahü nürüssemavati vel ardı”

“Allah göklerin ve yerin NUR’udur!..” Ayet-i kerimelerinin manaları bunları anlatmaya kafidir.

Beyt :

Cümle âlem ZAT imiş, deryayı hikmet imiş, Hak ile vuslat imiş, lâ ilâhe illallah!..

Beyt :

Mutlak vücud denizinin dalgası ne dalgadır ki, daim halk eyler!..

Gerek gizli gerek aşikar, daim ENEL HAK sırrını söyler!..

Bu denizin deryasına “masiva” adı verilir. Derya ezelî ve ebedîdir, dalgalar da “hadis” yani sonradan oluşan hadiselerdir.

Beyt :

Kıdemde la mekan, derya üzere derya...

Kesin ki olaylar, deryanın dalgaları...

Evvel ve ahır, varlık “HAK”dır...

Var görünen masiva ise, mutlak varlıkta var sayılır...

Bütün varlıklar “ZAT-ı MUTLAK”’tan meydana gelir. Eğer o tecellî bir an kesilse, o anda hepsi mahvolurdu.[143]

“ İz- -T-B- ”


Ehli sünnet vel cemaat’ın Kaza ve Kader hakkındaki genel yorum ve anlayışını internetten indirdiğimiz sayfalardan okuyalım, daha sonra başka kaynaklardan yolumuza devam edelim.


بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Kazâ ve kader meselesi sadece islâmiyetin var oluşundan bu yana insanların zihinlerini yoran bir mesele değildir. Yani Kazâ ve Kader hükmü islâmiyetle başlamış bir hüküm değildir. Nedir, insanlık ile başlayan bir meseledir. Bilâkis bu konu islâmiyetin varlığından önce de sonra da bütün ilim ve fikir ehlinin zihinlerini meşgul eden son derece önemli, bir o kadar da karmaşık bir mesele olmaya devam etmiştir. İşte peygamber efendimiz kader hakkında konuşan bazı sahabe-i kiramı gördüklerinde soruyor ne konuşuyordunuz diye kazâ ve kader hakkında dedikleri zaman efendimizin yüzü kırmızılaşıyor. Yani biraz sertleşir gibi oluyor, bu hususta münakaşa etmeyin bu konuda konuşmayın diyor.

Çünkü gerçekten de guruplaşmaların yani mesheplerin kaza ve kader anlayışı üzerinde daha ziyade yoğunlaştığı anlaşılıyor. Diğer hususlarda fazla teferruat olmadığından fazla bir ayrışma olmuyor ama esas ayrışmalar düşünce ve tavırların değişmesi kazâ ve kader hakkında oluşmaktadır. Bu konu açıldıkça derine inildikçe her bir konunun birbirini düşündürdüğü bir mevzu. İslâm mütefek-kirleri arasında uzun uzadıya giden anlaşmasızlıklara ve tartışmalara sebep olan, “bakın islâm alimleri arasında mütefek-kirleri arasında” uzun uzadıya giden anlaşmazlıklara ve tartışma-lara sebep olan çözülmesi güç anlaşılması zor bir mesele haline gelmiştir.


İşte kaza ve kader hükmünün anlaşılması için en lüzumlu olan mesnet yani ölçü mertebeleri bilmektir. İlâhi mertebeleri bilemez isek kazâ ve kader hükmünü tamamen çözebilmemiz mümkün değildir. İşte bu mertebelerin varlığıdır ki, her bir gurup kendi bulunduğu anlayışı içindeki mertebeyi o mertebenin kader anlayışını genel kader anlayışı olarak kabul ettiklerinden diğer bölümleri inkâr etmektedirler. Bulundukları mahalde haklıdırlar, ancak tüm olarak haklı değillerdir. Yani herkesin kader hakkında fikir yürütmüş olan her meshebin kendine ait mertebelerde haklılıkları vardır ama bir mertebededir. Ancak onlar bu bir mertebeyi, bütün mertebelere yani kazâ ve kaderin tamamı budur, dediklerinde yanılmalar olmaktadır, kendi bulundukları yerin aşağısında ve yukarısında olan sorulara da cevap bulamadıkları için, çünkü tek mertebeden bakılınca bütün mertebelere cevap verilemez. Bu cevabı da bulamadıklarından gene kargaşa hüküm sürmektedir. Ama o gurup kendilerine ait bildikleri, bir bilim sistemini çaresiz olarak, Yani bu kader anlayışı böyledir diye kabullenmektedirler. “ İz- -T-B- ”


Kader meselesi güç anlaşılır bir mesele haline gelmiştir bu konu hakkında sadece bizi ilgilendiren ve bilmemiz gereken kadarı o kadar da uzun ve zor değildir.


İşte aynı burada toparlamış bizim aklımız yettiği kadar olanı bize yeter bize daha fazlası da gerekli değil, bunu anlamak da çok zor değildir deniyor. “ İz- -T-B- ”


Peygamber efendimiz bazı meşhur hadislerinde kazâ ve kadere imanı imanın bir esası olarak açıklamıştır. Cibril hadisi olarak bilinen bir hadis-i şerifte Cebrail (a.s.) insan şekline bürünerek ashabı ile beraber oturmakta olan Rasulullah’ın yanına gelmiş ve “İman nedir” diye sormuş, O da Allah’a meleklerine ahiret gününe hayır ve şerriyle kaza ve kaderin Allah’tan olduğuna inanmandır demiştir.

kader ve Kazâ alıştığımız tabiriyle Kazâ ve Kader aslında birbirinden ayrılmayan iki mefhumdur.


Şimdi birinde kader ve kazâ bahsetti, alıştığımız tabiriyle Kaza ve kader. Yani bir tabirde kader ve kaza diğer tabirde kaza ve kader. Yani isimlerin yerlerini değiştirerek. Ama bunun hangisi acaba geçerli olanı ayrıca gerçek olanıdır. T.B.


Aslında birbirinden ayrılmayan iki mevhumdur, yani kaza ve kader, fakat kaza ve kaderi anlatmadan önce bu meselenin temeli olan irade nedir, külli ve cüzzi irade ne demektir, halk kesb ilişkisi nasıl olur, sorularına cevap vermek gerekir. Halk etmek ve kesb etmek yani kazanmak irade-i külli ve irade-i cüzzi ne demektir.

İrâde nedir; insanın iki tip fiili vardır, birisi kendi istemesi ile ilgili yaptığı fiillerdir, buna ihtiyari iradeli isteyerek ve bilerek yapılan fiiller denir. Bunlar kitap okumak yazı yazmak oturup kalkmak gibi işlerdir, bu fiillerin karşılığında sevap almaya veya azap görmeye hak kazanırız, diğeri ise insanın irade istemesinin dışında meydana gelen zaruri fiillerdir. Bunlara refleks hareketleri ve nefes alma gibi fiiller örnek gösterilebilir. Bir davranışı yapabilme tercih edip gerçekleştirebilme yapılabilecek iki şeyden birini diğerinden ayırıp o şeyi gerçekleştirmeye irade denir. Kelâm alimlerince insanda bulunan irade iki kısma ayrılmıştır, külli irade cüzzi irade.

Külli irade; bu irade insanda mevcut olan bir yetenektir fiilen ortaya çıkmadığı veya bir şey ile fiilen ilgisi olmadığı müddetçe buna külli irade denilir. Bu irade insanın bir işi yapmasına veya yapmamasına vasıtadır. Cüzzi irade külli iradenin potansiyel hareket edebilme ve yapabilme kabiliyetinin bir işi yapmak için o tarafa eğilmesi demektir. İnsanlar kendi istek ve iradeleri ile bir şeyi yapmak veya yapmamak gücündedirler, cüzzi irade bir işin iki yönünden birini tercih edip seçebilir. Sevaba veya azaba müstehak olmaları belirli şeylerle sorumlu tutulmaları işte bu cüzzi irade bir başka deyişle hür iradeleri sebebiyledir.

İnsan hür bir iradeye cüzzi bir iradeye sahiptir bu irade onun fiillerinin meydana gelmesine tesir eder, fakat fiillerin gerçek halk edicisi AllahTealadır. Bu husus Allah her şeyi halk edendir اَللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَىْءٍ 39/62 ayetinde buyurur. 4/78 ayetinde “Sizi ve yaptıklarınızı halk eden Allah’tır.” Gibi bir çok ayet ile sabitlenmiştir. Allah Teala kullarının iradeli kasıtlı hür fiillerini onların irade ve seçimlerine uygun olarak irade eder ve halk eder. Çünkü mutlak halk eden odur, işte cüzzi iradenin bu manada kavranması gerekir.

Halk yaratma kesb ilişkisi İfade ettiğimiz üzere Allah (cc) kullarının cüzzi kasıtlı, hür iradelerinden meydana gelen fiilleri onların kendi irade ve seçimlerine uygun olarak irade eder ve halk eder. Bunun bu şekilde olması Allah’ın kullarının fiillerini yaratmaya mecbur olmasından değil, adetullah’ın ve sünnetullah’ın bu şekilde gerektirdiğindendir. O halde fiili bir işi seçmek tercih etmek kazanmak kesb, kuldan kulun seçtiği tercih ettiği ve kazandığı şey ile uygun olarak yaratma, halk Allah’tandır. Kul kasip, kazanan elde eden işinin o şekilde olmasını isteyen Allah’ta halıktır, kulunun dilediği ve kazandığı şekliyle yaratandır. Kul iki yoldan birini seçer. İradesini bu iki yönden hangisine kullanırsa onu o şekliyle yaratır.

Bu ileride anlatılacak olan kader mefhumuna ters bir şey değildir, zira Allah kulun cüzzi hür, kasıtlı, serbes iradesi ile işleyeceği şeyleri ezelde bilmektedir. Aksinin düşünülmesi O’nun ilim sıfatının inkarını gerektirir, bu anlatılanlar doğrultusunda kazâ ve kaderi kısaca açıklayacak olursak;

Kader: Allah Teala tarafından var olan her şeyin bütün mahlukatın ve bütün olayların yaratılmadan önce ezelde yanında korunmakta olan Levh-i Mahfuz adlı kitapta durumları nitelikleri sebepleri şartları ve zamanı gelince sahip olacakları güçleri yetenekleri yapıları yerleri zamanları ile birlikte belirlenmesi düzenlenmesi ve yazılı olması demektir. İşte bu belirleme işine kader denilir. Takdir edilip belirlenen şeylere de mukadder, takdir olunan denilir.

Kazâ: Allah Teala tarafından takdir edilen şeyin varlık madde âleminde ortaya çıkması yaratılıp meydana gelmesi demektir. Kader-Kazâ ilişkisi bu anlamda öncelik ve sonralık göstermektedir, zira önce Kader, Kazâ ise sonradır. Yani önce bir varlık hakkında Allah Teala nın takdiri olur, daha sonra kazası gerçekleşir. Bu varlık madde âlemindeki gerçekleşen her olay hem kader, hem de kazadır. Şayet Allah’ın bildiği bir hikmet sebebiyle gerçekleşme-diyse bu kaderdir. Bu iki tarifte geçen her şeyin kaderinin Allah’ın ezeli ilminde olmasının anlamına gelince insanların cüzzi kasıtlı hür serbest iradeleri ile yapmak istedikleri bir şeyi Allah’ın (cc) o kulun bu işi nerede ne zaman nasıl kiminle ve ne şekilde seçeceklerini bilmesi bu bilgisine göre irade etmesi ve zamanı gelince de kulun tercihine göre yaratması demektir. Bu bizim astronomi ilminin vasıtasıyla gelecek sene Ramazan hilalinin veya Ay tutulmasının hangi tarihe olacağını bilmemiz ve zamanı gelince de o olaya şahit olmamıza benzemektedir. Kaza ve kader hakkında bu kadar malumata değindikten sonra velilerin bazı salih insanların bu konudaki görüşlerine yer vermek gerekir.

“Şeyh Muhammed Ziyaettin Hz leri babasının halifesi ayrıca katibi Bitlis’li Mustafa’ya bu konuda bir mektup yazmıştır. Mektubundaki kazâ ve kader ile ilgili bölümleri özetle aktarıyoruz.“

”Ey doğru ve şefkatli efendim, bu konu geniş olarak izah edilmesi gereken bir meseledir, Şafi, Hanefi meshebine mensub alimleri ile diğer bütün meshep alimleri bu konudan söz etmiş hatta bu konu bazı alimlerin helâk olmasına bazılarının da kurtuluşuna sebep olmuştur.” Muhammed Ziyaettin Hz leri mektubuna devamla kazâ ve kader kuldan cüzzi kasıtlı hür serbest iradesini kaldırmaz. Çünkü Allah Teala kulun kendi cüzzi iradesi ile o işi yapacağına ve yapmayacağına hükmetmiştir. Ezeli ilmi ile bilmektedir.

Bu konuya Alaattin Attar da işaret ederek şöyle Buyurmuşlardır, müridin zahirde Allah’ın yoluna sımsıkı sarılması kalbini de Allah’a bağlaması demektir. Yani onu saadete kavuşturacak zahiri sebepleri düşünüp emir olunduğu üzere çok çalışıp kendini kötülüklerden koruyacaktır. Hülasa kul zahirde dış sebeplere bağlanıp hakikate Allah’a tevekkül edecektir. Şöyle ki korktuğu şeylerden dolayı vaktinde kapısını kapatıp atını bağlayacak yemeğini yiyecek fakat hakiki koruyan ve doyuranın Allah (cc) olduğunu bilecektir. Ayrıca bu konuda Mevlâna Halid’in bir risale niteliğinde kendisinde Kazâ-Kader, irade-i cüzziye kesb konularının ehl-i sünnet vel cemaat alimlerinin görüşlerinin bulunduğu bir mektup yazmıştır, bu mektuba El ikdul Cevheri farkı beyne kesbeyyil Maturidi ismini vermiştir.

Şeyh Mahmut Ziyaettin Hz leri Bitlisli Mustafa’ya yazdığı Kaza ve Kader konusunu işleyen mektubun sonlarında şunları söylemiştir. Kader konusuna dalma hakkında inceden inceye soru sormak uygun bir şey olmayıp hatta bidad bile denmiştr. Gerçek şudur ki kaderin mahiyeti bir sırdır, Allah Teala’dan başkası bu sırrı kesin olarak bilemez.


Görüldüğü gibi buradaki bakış tamamen ehl-i zâhir hükmüyle belirtilen ana hatları ile olan bir kader ve kazâ anlayışıdır, ayrıca kazâ ve kaderin de yerleri değişik olarak ifade edilmektedir. Aslında Kazâ; kader ondan sonra gelir. Çünkü kazâ toplu halde hüküm demektir, kader ise bu toplu halde olan hükmün yani hukukun seneler ve süreler içerisinde miktar, miktar, ayrılmasına zuhura çıkmasına kader denir. Kader miktar demek, kazâ bir bütün hüküm demektir. Yani daha baştan bakış açısı üzerinde durulması lazımdır.

“ İz- -T-B- ”


Diğer taraftan başka bir internetten gene kader hakkında indirdiğimiz bilgiye bakalım;


Kader konusu islâm dininin en girift konulardan birisidir. Kader konusunda söylenecek her söze dikkat etmek gerekir. Çünkü imanın şartlarından biri kadere imandır. Kader konusunda yanlış düşünmeleri yüzünden yoldan çıkıp sapıklığa düşen bir çok tarikat olmuştur, kaderiyye tarikatı da bunlardan biridir. Kader nedir? Aslında bu sorunun kısa bir cevabı yoktur, lügat anlamı açısından kader, ölçü, miktar, plan program takdir biçim ve şekil verme demektir.

Dini açıdan Cenâb-ı hakk’ın kainatı ve içindekileri zamanı kıyameti, ahiret âlemetlerini yani bütün mükevvenatı yaratmadan önce bir ölçü ve programa göre takdir etmesidir. Levh-i Mahfuz denen ilahi deftere yani bilgisayara kayıt etmesidir diyebiliriz. Özet olarak kul kendi iradesi ile yolunu çizer ve yaptıklarının neticesine katlanır, şeklinde özetleyebileceğimiz görüşü savunanlara kaderiyeciler denmiştir ki bunlar hakkında ümmetimin Mecusileridir kaderiyeciler şeklinde bir hüküm gelmiştir. Kader mevzuunda, birisi olan kaderiyeciler peygamber efendimizde “Bunlar ümmetimin Mecusileridir” demiştir.

Kaderiyeciler “kul kendi kaderini kendi yazar görüşünde olanlar dır, bunun diğer ismi de yani kaderiyecilerin diğer ismi de Mutezilecilerdir. Allah’ da ötelerden bir yerde veya başka bir boyutta oturup bu boyutta yapılanları seyir eden bir varlığın adıdır. Esasen Kur’ân-ı Kerîm baştan sona bu görüşü iptal için sayısız hükümler serdeder.

Allah’ın azameti yüceliği sonsuz varlığı yanında insanın yeri iradesi ve kudreti sahip olduğu şeyler nelerdir, kısaca “Allah” ismi ile işaret edilen indinde insan neleri yapacak güce ve iradeye sahiptir. Yüz milyarlarca güneşin birbirlerinden çok büyük uzaklıklarla içinde yüzmekte oldukları kainatın var edicisi katında insanın yeri nedir.?

Buyurun bu konuda bir hadis-i Kudsi: Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu, Allah (c.c.) şöyle diyor;

Ey kullarım, hepiniz delâlettesiniz ancak benim hidayet ettiklerim hariçtir. Benden isteyiniz ki sizi hidayete erdireyim, hepiniz fakirsiniz ancak benim zengin ettiğim hariçtir, benden isteyiniz ki size rızık ihsan edeyim, hepiniz günahkarsınız, ancak benim mağfiretle verdiklerim müstesnadır. İçinizden her kim benim bağışlayıcı olduğumu bilir de benden mağfiret dilerse günahlarının büyüklüğüne aldırış etmeden bağışlarım. Sizin evveliniz ve ahiriniz diriniz ve ölünüz yaşınız ve kurunuz kullarımdan en takvalısı kalbi gibi olsalar bu durum benim mülkümde bir sivrisineğin kanadı kadar artış meydana getirmez. Sizin evveliniz ve ahiriniz diriniz ve ölünüz yaşınız ve kurunuz en şaki kulun kalbi gibi olsalar yani hepsi inkarda olsalar bu durum benim mülkümden bir sivrisineğin kanadı kadar eksiltmez.

Sizin evveliniz ve ahiriniz, diriniz ve ölünüz, yaşınız ve kurunuz, bir sahada toplansa ve içindekilerden her insan ümmetleri istediği kadar istese her isteyenin istediklerini veririm ve bu benim mülkümden hiçbir şey eksiltmez. Öyle ki içinizden biri denize uğrayıp iğneyi suya daldırıp alsa kesinlikle bilin ki ben sınırsız ihsan ediciyim. Varlığın sâhibiyim, yüceyim. Dilediğimi yaparım, bağışım bir sözdür, azabım bir sözdür, bir şeyin olmasını istersem emrederim “Ol” derim, o şey olur, nasıl bir şeyler anlatabiliyor mu bizim yerimiz haddimiz gücümüz irademiz kudretimiz hakkında bu hadisi kudsi.

Kainatta dünyadan bir milyon küsür defa büyük güneşin yeri iğne ucu ile gösterilemezken gururundan kendine biçtiği payeden yanına yaklaşılmayan insanın yeri acaba daha iyi anlaşılabiliyor mu bu satırlarda. Bizde Allah’a rağmen bir iş yapabilecek potansiyel mevcut mu, وَمَاۤ اَمْرُنَاۤ اِلا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ hiç şüphesiz, biz her şeyi kader ile yarattık bizim emrimiz bir göz kırpma gibi yalnızca bir keredir, 54/50 Kader: Allah’ın geçmiş ve gelecek tüm olayları tek bir an olarak bilmesidir. İnsanların önemli bir bölümü Allah’ın henüz yaşanmamış olayları önceden nasıl bildiğini sorarlar ve kaderin gerçekliğini anlayamazlar. Oysa yaşanmamış olaylar bizim için yaşanmamış olaylardır. Allah ise zamana ve mekâna bağımlı değildir, zaten bunları yaratan kendisidir, Allah katında zaman diye bir kavram yoktur, bu nedenle Allah için geçmiş gelecek ve şu an hepsi birdir ve hepsi olup bitmiştir.

Bu toplumda yaygın olan çarpık bir kader anlayışıdır. Örneğin ölümden dönen bir hasta için kaderini yendi gibi cahilce ifadeler kullanılır oysa kimse kaderini değiştiremez, ölümden dönen kişi kaderinde ölümden dönme yazılı olduğu için ölmemiştir. Kaderimi yendim diye kendilerini anlatanların bu cümleyi söylemeleri ve o psikolojiye girmeleri de yine kaderlerindendir. Çünkü kader Allah’ın ilmidir, tüm zamanı aynı anda bilen ve tüm zamana ve mekana hakim olan Allah için her şey kaderde yazılmış ve bitmiştir. Allah için zamanın tek olduğunu Kur’an’da kullanılan üsluptan da anlarız. Bizim için ölümümüzden sonra bazı yaşanacak olaylar Kur’an’da çoktan olup bitmiş olaylar olarak anlatılır. Allah bizim bağlı olduğumuz izafi zaman boyutuna bağlı değildir. Allah tüm olayları zamansızlıkta dilemiş insanlar bunları yapmış tüm bu olaylar yaşanmış sonuçlanmıştır.

İslâmda kader inancı ile ilgili değişik anlayışlar olmasına rağmen ehl-i sünnet dediğimiz çoğunluğun orta yol islam anlayışına uygun olarak Maturidilik ve Eşarilik adı altında iki meshebin görüşleri yaygınlık kazanmıştır. Bunlara karşı Mutezile ve Cebriye mesheblerinin görüşü islam düşünce tarihinde azınlıkta kalmış fazla yaygınlık kazanamamıştır. Türk toplumunda ağırlıklı olarak ehl-i sünnetin kader anlayışı hakimdir. Ehl-i sünnet mesheplerinden Maturidiliğe göre yüce Allah’ın ezelden ebede kadar olacak bütün şeyleri zaman ve yerini özellik ve niteliklerini ezeli ilmi ile bilip sınırlaması ve takdir etmesi demektir. Allah’ın ezelde irade ettiği ve takdir buyurduğu şeyleri zamanı gelince meydana getirmesi ve yaratmasına da Kaza denir.

Eş’âriliğe göre tanımların aynı olmasına rağmen Maturidinin “Kader” dediğine “Kazâ” , kazâ dediğine de kader denilmektedir. Dünyada meydana gelmiş ve gelecek olan her şey Allah’ın ilmi, dilemesi, takdiri, ve yaratması ile olur, yani her şeyin bir kaderi vardır, bunun anlamı ise insanların hür iradeleriyle seçecekleri şeylerin nerede ve ne şekilde seçileceğini Allah’ın ezeli zamanla sınırlı olmayan mutlak ilmiyle bilmesi ve bilgisine göre dilemesi ve buna göre takdir buyurup kulun seçimine göre yaratmasıdır, bu durumda Allah’ın ilmi kulun seçimine bağlı olup Allah’ın ezeli anlamda bir şeyi bilmesinin kulun irade ve seçimi üzerinde zorlayıcı bir etkisi yoktur.

Aslında insanlar yüce Allah’ın kendileri hakkında sahip olduğu bilgiden habersizdirler, pratik hayatta bu bilginin etkisi altında olmaksızın kendi iradeleri ile davranmaktadırlar. Kader ve kazaya inanmak farz olmakla beraber insanlar kaderi bahane ederek kendilerini sorumluluktan kurtaramazlar. Bir insan Allah böyle yazmış bu şekilde takdir etmiş deyip hata yapamayacağı gibi yanlışlık yaptıktan sonra da ben ne yapayım Allah’ın takdiri böyleymiş alın yazım buymuş diyerek kendini suçsuz ve kaderi mazeret olarak gösteremez.

Çünkü bu fiiller insanlar böyle tercih ettikleri için bu seçime uygun biçimde Allah tarafından yaratılmıştır, bu nedenle kazâ ve kadere güvenip çalışmayı bırakmak olumlu sonucun sağlanması ya da olumsuz sonuçların önlenmesi için gerekli sebeplere sarılmamak ve tedbirleri almamak islami anlayış ile bağdaşmaz. Bununla ilgili tevekkül kavramı vardır, tevekkül insanın bütün işlerinde Allah'a daya’nıp güvenmesi O’nun iradesine boyun eğerek işin sonunu O’na bırakması anlamına gelir. Tevekkülde bir taraftan meşru hedefe ulaşabilmek için gerekli tüm çabayı gösterirken bir taraftan da Allah’a dayanıp güvenmek ve işin sonunu ondan beklemektir.

Hareket ve faaliyeti bırakmak şeklinde anlaşılan bir tevekkül anlayışı islam ile bağdaşmaz. Tevekkül uyuşukluk ve hareketsizlik ve tedbirsizliğin bir mazereti değil bütün güçlüklere rağmen işlerimizi başarmamıza yardım edeceğine inandığımız Allah’a samimi güven ve ümidimizdir. Bu sebeple “eşeğini bağla sonra Allah’a tevekkül et” denilmiştir.

Kader inancı konusunda ehl-i sünnet anlayışına uymayan Cebriye ve Mutezile mesheplerine ait iki görüş daha vardır, bunlardan Cebriyeye göre insanda irade hürriyeti seçme imkanı ve fiili yapma gücü yoktur. Bu itibarla insan özgür değil aksine robot gibi Allah (cc) tarafından önceden belirlenmiş işleri yapmak zorundadır. Başka bir ifade ile insan tıpkı rüzgarın önünde oraya buraya sürüklenen bir yaprak gibidir anlayışına sahip olan cebriye anlayışı ehl-i sünnet bilginlerince eleştirilmiştir. Buna rağmen kader ve tevvekkül anlayışını tam anlamamış bazı kişilerin bu görüşleri benimsemiş olduğu görülmektedir. Halbuki bu görüşün benimsenmesi durumunda bazı konuların açıklanması mümkün değildir. Bunların başında da kişinin nasıl sorumlu tutulacağı günah ve sevap kavramlarının ne anlamlara geldiğinin açıklanması gelmektedir.


Küçük bir yorum.

Şimdi bu her iki kazâ ve kader hakkında yazılan yazılarda, yazılara baktığımız zaman ittifakla görüyoruz ki, ikisi de “yaratma” dan bahsediyor. İşin aslında daha burada çözümsüzlüğe gittiği açık olarak görülmektedir, çünkü bu âlemde hakikati itibariyle “yaratma” diye bir şey yoktur, sadece zuhur ve tecelli vardır. Ancak şeriat ve tarikat mertebesinde olan kimseler bu kelimeyi kullanmakta mazurdurlar, çünkü o mertebede, tenzih ağırlıklı, yani ötelerde olan bir Allah anlayışı olduğundan, ötelerde olan Allah, burada olan varlıkları, çok dar bir anlayış içerisinde yaratmış, yani yoktan var etmiş hükmü ile, çıkarıldıklarından bu âlemler hadis, Allah’ın varlığı da bâki olarak düşünülmektedir. Yani bütün bu âlemdekiler, sonradan var edilmiş varlıklar olarak, yoktan var edilmiş varlıklar olarak düşünülmektedir. Böyle bakıldığında zâten âyet-i kerimelerde belirtilen Zât’i hakikatlerin anlaşılması kesinlikle mümkün olamamaktadır. Bu iki tebliğde de iki bildirgede de beşeriyet mertebesinden yani ef’al mertebesinden kader mevzuunu izah etmeye çalışmadır.

Bu kader mevzuu Allah’ın Zât’ına ait bir mevzu olduğundan ef’âli mertebede ef’ali ifadelerle bunun tamamen mutmain olarak anlaşılması zaten mümkün değildir. Ancak yukarıda da ifade edildiği gibi kader anlayışı hakkında üç ana fikir ortaya çıkmak-tadır, bunun birincisi “Kaderiyye” de dedikleri Mutezile anlayışıdır, diğeri “Cebriye” anlayışı diğeri de “Ehl-i sünnet vel cemaat” anlayışıdır ki bizim de içinde bulunduğumuz zahiren, o hükümdür, Mutezilede bu ikinci bölümün sonlarında bahsedildiği gibi Allah’ı ortadan kaldırmakta yani Allah’ın insan üzerindeki hükmünü ortadan kaldırmakta insanın bütün fiillerinin hâliki onların ifadesine göre yaratıcısı kendi olduğu hükmüne varılmaktadır.

Yani kul kendi fiilini halk eder diye tabir edilmektedir. Mutezile anlayışı böyle. Kul kendi fiilini halk eder. Diğeri ise Cebriye hükmünde olan kul hiçbir şey yapmaz, kul fiilini işlemekte mecburdur, der. Yani kulun hiçbir hükmü yoktur, kula ne program verilmişse Cenâb-ı Hakk ne âmir hüküm olarak, sen şunu yapacaksın, bunu yapacaksın demişse onun dışında hiçbir şey yapamaz dolayısıyla kul fiilini yapmakta mecburdur. Yani kul memurdur. Memur ise mes’ul değildir.

Şimdi bu ikisi birbirinin tam zıddıdır, biri Allah’ın kudretini ortadan kaldırmakta diğeri ise kulun mesuliyetini ortadan kaldırmaktadır. Biri diyor ki “kul bütün fiilini kendi ortaya getirir”, demekle Hakk’ı dışlamış olmakta, diğeri ise “kul fiilini yapmak mecburiyetindedir” demek suretiyle kulluğun iradesini devre dışı bırakmaktadır. İşte bunların ikisi de belli bir yerde doğrudur, ama genelde yanlıştır. Kul fenafillâh mertebesine geldiği zaman kendine ait bir varlığı olmadığından onun üzerinde Cenab-ı Hakk işlemek-tedir, o zaman Cebriyeyi düşünebiliriz. Ancak gene yanlış olur, çünkü cebir iki varlık arasında olur. Cebreden ve cebir edilen, âlemde böyle bir husus olmadığından yani âlemde ikilik olmadığın dan Cenâb-ı Hakk kendi kendisiyle meşgul olduğundan o zaman ikinci bir varlık olmadığından cebir diye zâten bir şey söz konusu olamaz.

Şimdi bir insan kendi saçını kesiyorken saçına cebretmiş mi olur, olmaz çünkü kendi saçıdır. Ama bir insan makası alsa da başka birinin saçını o istemediği halde zorla kestirse, kesse o zaman cebir olur, ki o da haksızlık olur. İşte bütün bu ve diğer teferruat olan kaza ve kader bahsini kendi bünyesinde ve mutedil olarak birleyen ehl-i sünnet vel cemaat Maturidiye ve Eşariye imamlarının ki Maturidi bizim imamımız, İmâm-ı Azam Ebu Hanifi’nin, bakın ilimdeki önderi Maturidiyyedir. İmâm-ı Azam Ebu Hanife fiildeki önderimizdir. Düşüncedeki tefekkürdeki önderimiz Maturiyedir, İmam-ı Maturiye, yalnız zâhir olarak, bizim gerçek önderlerimiz, bâtıni önderlerimiz ayrıdır. Ehlullah, Ârif kimselerdir, bunlar ise suret olarak uymamız lâzım gelen islâmın şeriat hüküm-leridir.

İmâm-ı Azam Ebu Hanife fiili imamımızdır, yani onun koymuş olduğu Kur’ân-ı Kerim’den ve hadis-i şeriflerden tarayarak, ayırarak aldıkları hüküm üzerine fıkhi ilim olarak bizlere bildirdikleri namaz, haç oruç, zekât bunlar nasıl yapılır farzı sünneti nelerdir, diye bize bildirdikleri İmam-ı Azam Ebu Hanifi Hz leridir. Düşüncede, idrakte itikattaki önderimiz de, Allah nedir, nicedir, gibi İmâm-ı Maturidi dir. Diğerlerinin de Şafi, İmam-ı Şafinin çevresinde olanların itikattaki imamı da İmâm-ı Eş’ari dir.

Ehlullahtan birine sormuşlar “Hangi meshebdensin” diye “Hüda meshebindenim” demiş. İşte tevhid ehli olmaya çalışan bizler de Hüda meshebindeyiz. Nerede, aşkta muhabbette, irafniyette Hüda meshebindeyiz. Ama fiiliyatta yani namaz hac oruç zekat hüküm-lerin de İmâm-ı Azam Ebu Hanifi meshebindeyiz. Varlığımız ayrı, yani beden varlığımızın hukuku hükümleri ayrı, gönül âleminin ve marifet âlemimizin hukuku hükümü ve önderleri ayrıdır. Bunları birbirine karıştırmamamız lâzımdır. Hepsi kendi mertebesinde gerçektir, sahihtir ve doğrudur. İşte zâhiren içinde bulunduğumuz ehl-i sünnet vel cemaat kazâ ve kader anlayışı genelde kitaplarda kader ve kazâ diye geçer ama aslı Kazâ ve kaderdir. Yani evvelâ kazâ hükmü sonra kaderdir.

Cenâb-ı Hakk’ın bizim üzerimizde kendi programladığı bir sahamız vardır, buna kazâ-ı mutlak veya kazâ-ı mübrem denmektedir. Bunu değiştiremiyoruz. Ama bir bölümümüz var ki, buna da kazâ-ı muallak, denmekte boşta olan, işte bu sahayı Cenâb-ı Hakk bize bırakmıştır, oralarını biz doldururuz. Gerçi Cenâb-ı Hakk ezelden bilir, bizim oraları nasıl dolduracağımızı, ama böyle yapın diye yazmaz. Bizim ne yapacağımızı, o boşlukları nasıl dolduracağımızı, bildiği için bizim kitabımız yazılmıştır. Ama o sayfa bize boş olarak verilir. Biz burada onları doldururuz. Ama Cenâb-ı Hak o dolduracağımız yerleri daha evvelden bildiğinden zâten doldurmuştur. Ama böyle yapın diye değildir. Bizim ne yapacağı-mızı bildiği içindir ama bize verilen kaderde boştur.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(6)