Ve lekad enżerahum batşetenâ fetemârav bi-nnużur(i)
Andolsun, Lut onları bizim şiddetli azabımızla uyardı. Fakat onlar bu uyarıları kuşkuyla karşıladılar.
(Lût), onları bizim yakalamamıza karşı uyarmıştı. Fakat ikazlara karşı kuşku duydular,
Kamer Suresi 36. ayet, Lut kavminin ilahi uyarıları reddetmesini ve bunun sonucunda ilahi azaba uğramasını dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Ayet, 'uyarı', 'yakalama/azap' ve 'şüpheyle karşılama' gibi temel kavramlar üzerinden ilahi mesajın reddinin sonuçlarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'inzâr' kelimesini, korkutmakla birlikte, korkutulanın sakınması için bir fırsat tanımak olarak açıklar. Bu ayette Lut (a.s.), kavmini Allah'ın azabına karşı uyarmış, onlara bu azaptan sakınmaları için bir fırsat sunmuştur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'enzerehüm' ifadesini 'havvefehüm' (onları korkuttu) olarak tefsir eder. Ayetteki bağlamda Lut'un kavmini, Allah'ın kendilerine göndereceği 'batşet' (yakalama/azap) konusunda korkutarak uyarması kastedilir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'inzâr' kavramının Kur'an'da peygamberlerin temel görevlerinden biri olduğunu ve genellikle ilahi azabın veya kötü sonuçların habercisi olarak kullanıldığını belirtir. Lut'un uyarısı da bu çerçevede, kavminin işlediği günahların kaçınılmaz sonucunu bildirme amacı taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'batş' kelimesini, bir şeyi şiddetle yakalamak ve güç kullanarak ele geçirmek olarak tanımlar. Ayetteki 'batşetenâ' ifadesi, Allah'ın Lut kavmine uygulayacağı şiddetli ve kaçınılmaz azabı, onların günahları sebebiyle helak edilişini ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'batş' kelimesinin 'kuvvetle yakalamak' anlamına geldiğini belirtir. Bu ayette Allah'ın kudretinin ve azabının şiddetini vurgulamak için kullanılmıştır; Lut kavminin helak edilişinin ne denli güçlü ve kesin olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'batş'ın genellikle düşmanlara karşı şiddetli bir şekilde saldırmak ve onları cezalandırmak için kullanıldığını ifade eder. Burada, Lut kavminin isyanına karşılık Allah'ın onlara yönelik şiddetli ve yıkıcı azabını anlatır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'temârâ' fiilini 'şüpheye düşmek, tartışmak ve yalanlamak' olarak açıklar. Lut kavmi, peygamberlerinin getirdiği uyarıları ciddiye almamış, aksine onlar hakkında şüpheler beslemiş ve tartışarak reddetmişlerdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mira' kökünden türeyen 'temârâ' fiilinin, bir konuda şüpheye düşmek, tartışmak ve gerçeği gizlemek anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Lut kavminin ilahi uyarıları kabul etmek yerine, onlara karşı şüpheci bir tavır takınarak direniş göstermesini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'mira'nın hakikati gizlemek ve şüpheye düşmek olduğunu belirtir. 'Temârâ' ise karşılıklı şüpheleşme ve tartışma anlamını taşır. Lut kavmi, kendilerine gelen açık uyarılara rağmen, bu uyarıların doğruluğu hakkında şüpheye düşmüş ve onları reddetmek için tartışmışlardır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nüzür' kelimesini 'inzâr'ın çoğulu olarak, yani 'uyarılar' veya 'korkutmalar' olarak açıklar. Bu ayetteki 'bi'n-nüzür' ifadesi, Lut'un kavmine defalarca yaptığı, onları Allah'ın azabına karşı sakındıran tüm uyarıları kapsar.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'nüzür' kelimesinin 'inzâr'ın masdarı olarak da kullanılabileceğini ve uyarıların kendisini ifade ettiğini belirtir. Lut kavmi, bu uyarıları şüpheyle karşılayarak, peygamberlerinin getirdiği ilahi mesajları reddetmişlerdir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'nüzür' kelimesinin Kur'an'da genellikle peygamberler aracılığıyla gönderilen, insanları kötü akıbetten sakındıran ilahi mesajları ve uyarıları ifade ettiğini belirtir. Lut kavmi de bu türden birçok uyarıya muhatap olmuştur.
Kamer Sûresi
Cenâb-ı Hakk bunların hepsinden ders almamız için kendi kelâmının içerisine bu basit gibi gözüken hâdiseleri yazıyor yoksa Allah kelâmı gibi çok ulvi beklentilerle okunmaya başlanan Kûr’ân-ı Kerîm’de Ad kavmi, Semud kavmi, Lût kavmi gibi sapmış kavimlerin basit gibi gözüken hayâtları çıkıyor karşımıza, işte bütün bunlar bizzât bizim hayâtımız, bizim varlığımızda yaşantıları olan hâdiselerdir, bunları aşarak o ulûhiyyete ulaşmak mümkündür.
Bunları aşmadan ne Allah kelâmını ne de kendi hakîkatimizi bilebiliriz. Bu oluşumlar olmadan zâten insân olunmuyor fakat yapılması gereken muallâk kader içerisinde bu ahlâk üzere gelen oluşumları isteyen nefsi, akıl ile durdurmak gerekmektedir ki, irademiz ortaya çıksın. Nefs bunu istemez ise bizim gerçek halkediliş hakîkatimiz nasıl ortaya çıkacak, o hâlde biz melek olurduk, aklımız kullanılır omasaydı hayvân olurduk salt içgüdüsel olarak hayâtımızı sürdürürdük. Bizler ne meleğiz ne de hayvânız fakat ikiside bizde mevcûttur, hayvânlığımız anlaşılmadan insânlığımızı ve melekliğimizi anlamamız mümkün değildir. Muhîddîni Arabi hz.leri (k.s.) öyle demiştir, “gerçek hayvânlık mertebesine inmedikçe insânlık mertebesine yükselmek mümkün değildir” yâni Hayy esmâsının hakîkatini idrâk etmedikçe Selâm esmâsının hakîkatine ulaşmak mümkün değildir.
Bu eski kavimlerde zâten hayvâni vasıflarla vasıflandıkları için helâk oldular yâni insânlıklarına ulaşamadılar. (M.D.)