Beli-ssâ'atu mev'iduhum ve-ssâ'atu edhâ ve emer(ru)
Hayır, kıyamet, onların (görecekleri asıl azabın) vaktidir. Kıyamet (azabı) ise daha müthiş ve daha acıdır.
Bilakis kıyamet onlara vaad edilen asıl saattir. Saat cidden çok feci ve acıdır.
Kamer Suresi 46. ayet, kıyametin dehşetini ve acısını vurgulayarak, inkarcıların karşılaşacakları akıbeti bildirmektedir. Ayet, 'saat' kavramının hem zaman dilimi hem de kıyamet anlamında kullanılışını, 'vaat' ve 'dehşet' gibi kavramlarla birleştirerek güçlü bir uyarı mesajı vermektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'es-sâ'a' kelimesinin Kur'an'da üç farklı anlamda kullanıldığını belirtir: birincisi, günün bir parçası olan zaman dilimi; ikincisi, bir kişinin ölümü; üçüncüsü ise, bu ayetteki gibi, kıyamet günü. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın vaat ettiği ve tüm insanlığın hesap vereceği o büyük günü ifade eder. (el-Müfredât, s. 421)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'es-sâ'a' kelimesinin burada 'kıyamet' anlamında mecazi bir kullanım olduğunu ifade eder. Kıyametin aniden gelmesi ve dehşeti nedeniyle bu ismin verildiğini ima eder. (Mecâzü'l-Kur'ân, II, 237)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'es-sâ'a' kavramının Kur'an'da 'son saat' veya 'kıyamet' olarak merkezi bir rol oynadığını belirtir. Bu kavram, dünyanın sonu ve ilahi yargının başlangıcı olarak anlaşılır ve genellikle ani, beklenmedik bir gelişmeyi ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, inkarcılar için kaçınılmaz bir sonu ve ilahi cezayı temsil eder. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 120-125)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'mev'id' kelimesinin hem vaat edilen zamanı hem de vaat edilen yeri ifade edebileceğini belirtir. Bu ayette, 'es-sâ'a' ile birlikte kullanıldığında, inkarcıların azapla karşılaşacakları o belirli zaman dilimini, yani kıyamet gününü işaret eder. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 427)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'va'd' kökünden türeyen 'mev'id'in, bir şeyin gerçekleşmesi için belirlenen zaman veya yer olduğunu açıklar. Ayetteki 'mev'iduhum' ifadesi, kıyametin inkarcılar için kaçınılmaz bir buluşma noktası olduğunu, Allah'ın onlara vaat ettiği azabın gerçekleşeceği zamanı vurgular. (el-Müfredât, s. 523)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'mev'id'in, vaadin gerçekleşeceği zaman veya mekan olduğunu belirtir. Bu ayetteki kullanımı, kıyametin, inkarcıların cezalandırılmak üzere toplandıkları ve vaat edilen azabın gerçekleştiği bir zaman dilimi olduğunu ifade eder. (el-Külliyyât, s. 907)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'edhâ' kelimesinin 'dehâ' kökünden geldiğini ve 'daha büyük felaket, daha korkunç olay' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, kıyametin, inkarcıların karşılaşacakları en büyük ve en dehşet verici olay olduğunu ifade eder. (Mecâzü'l-Kur'ân, II, 237)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'dehâ' kelimesinin 'büyük musibet, felaket' anlamında kullanıldığını ve 'edhâ'nın ise 'daha dehşetli, daha şiddetli' anlamına gelen bir ism-i tafdil olduğunu açıklar. Bu ayette, kıyametin dehşetinin diğer tüm felaketlerden üstün olduğunu vurgular. (Basâiru Zevi't-Temyîz, II, 508)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'edhâ'nın 'dehâ' fiilinden türeyen bir ism-i tafdil olduğunu ve 'en büyük felaket, en korkunç musibet' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki kullanımı, kıyametin inkarcılar için taşıdığı dehşetin ve şiddetin boyutunu ifade eder. (Umdetü'l-Huffâz, II, 106)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'emerr' kelimesinin 'murr' (acı) kökünden geldiğini ve 'daha acı, daha şiddetli' anlamına gelen bir ism-i tafdil olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, kıyamet gününün azabının ve sıkıntısının, dünyadaki her türlü acıdan daha şiddetli ve dayanılmaz olduğunu ifade eder. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 427)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'murr' kelimesinin 'acı' tadını ifade ettiğini ve 'emerr'in ise 'daha acı' anlamına geldiğini açıklar. Bu ayette, kıyametin sadece dehşetli değil, aynı zamanda inkarcılar için tattırılacak azabın da son derece acı ve katlanılmaz olacağını vurgular. (el-Müfredât, s. 467)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'emerr' kelimesinin Kur'an'da genellikle azabın ve cezanın şiddetini, acısını ifade etmek için kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, kıyamet gününün inkarcılar için hem görsel olarak dehşet verici hem de tattırılacak azap açısından son derece acı verici olacağını pekiştirir. (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, s. 210)
Kamer Sûresi
Kıyâmetin çeşitleri vardır, birisi de “Ölen kimsenin kıyâmeti kopar” hadîs-i şerifi mûcibince ölümdür; ve dîğeri de arz-ı ekber günü olan büyük kıyâmetdir.
Kıyâmetin türleri vardır.
Bunlardan birincisi; her ân ve sâatte vukû bulandır. Çünkü âlemler her ânda gaybdan şehâdete ve şehâdet âleminden gayb âlemine dâhil olur. Ve bu âlemlerin bozulup yok olanlar ve var edilenler ve ma’nâlar ve cisimler gibi bütün türlerinin şehâdetten gayba ve gaybdan şehâdete dâhil oluşunu ve çıkışını, ihâta yolu üzere, ancak Cenâb-ı Hak bilir. Çünkü bu ilim ilâhi zevk (deneyim) ilminin zevkinden ibârettir. Bunda hiç kimsenin ortaklığı yoktur.
İkincisi; “mecbûri ölüm” ile gerçekleşendir. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz:
“Ölen kimsenin kıyâmeti kopar” buyururlar.
Üçüncüsü; “İsteğe bağlı ve irâdeye ait ölüm” ile olur. Sâlik bu ölüm ve kıyâmetten sonra âlemde âhiret oluşumu üzerine yaşar. İşte buna dayanaraktır ki, ölüye açılmış olan hâller seyri sülûku sırasında sâlike de açılmış olur. Ve bu hâle “küçük kıyâmet” ismini verirler.
Dördüncüsü; ârifîn-i billâh hazarâtına fenâ-fillah ve baka-billâhtan sonra tam vahdet ve çokluğun yok olması hâlinin meydana gelmesidir. Ârifin nefsinde gerçekleşen bu tecellîye de “büyük kıyâmet” derler.
Beşincisi; bütün kâinât için takdir olunmuş ve beklenen kıyâmettir ki, Hakk Teâlânın celîl âyetlerindeki: “Ennes sâate âtiyetün lâ raybe fîhâ” ya‟nî “O saat muhakkak gelecektir, onda hiç şüphe yoktur”(Hac, 22/7) ve “innes sâate âtiyetün ekâdu uhfîhâ” ya‟nî “O saat muhakkak gelecektir, onu gizliyorum” (Tâhâ, 20/15) ve benzeri Kur‟ân-ı Kerîm âyetleridir.[136]
(İnnes sâate âtiyetun ekâdu uhfîhâ li tuczâ kullu nefsin bimâ tes’â.)
(Tâ-Hâ, 20/15) “Muhakkak ki o sâat (kıyâmet sâati), gelecektir. Bütün nefslere, çalışmalarının karşılığının verilmesi için neredeyse onu, Nefsimden bile gizleyeceğim.”
Efendimiz (s.a.v) e kıyâmet hakkında sorduklarında şöyle buyurmuştur: “Kıyâmet üçtür. Birincisi küçük kıyâmet yani kişinin ortadan kalkması, ikincisi orta kıyâmet kavimlerin ortadan kalkması, üçüncüsü ise büyük kıyâmet bu dünyânın ortadan kalkmasıdır.” Aslında küçük kıyâmet olarak belirtilen ifâde bizim bireysel varlığımız açısından büyük kıyâmettir. Çünkü bir kere öldükten sonra tekrar dünyâya gelme şansımız olmadığı için ölümümüz bizim için büyük kıyâmettir.
Bu şekilde düşündüğümüzde Âyet-i Kerîme’nin bize hitâbı şöyledir, “Ey bu kitâbı okuyan kişi iyi bil ki öleceksin. Hayalinde ne zaman ölürüm diye hiç düşünme, eninde sonunda öleceksin ve bunun sana vaktini bildirmedim ki, bunun kendine çok yakın olduğunu bil.” Nefs iki türlüdür, birincisi emmâre, levvâme, mülhime vb. yönüyle bildiğimiz nefs, diğeri ise o varlığın gerçeği özü, aslı olan nefstir. Geniş ve yaygın mânâda Rabb’i anlamak çok zordur ancak kişi kendini birimsel varlığında tanıyıp bulabilirse onun karşılığı aynı olduğu için Rabb’ini tanımış olur.
Efendimiz (s.a.v) yine şöyle buyurmuştur, “Ölmeden evvel ölünüz” yâni büyük kıyâmet gelmeden evvel siz kendi kıyâmetinizi koparınız ki sonrasında zorlanmayasınız.[137]
O saat daha belâlı ve daha acıdır. Olması ölmeden önce idraken olsun, zahiri saat gelip çatıp mecburen olsun nefis ölümü tattığı ve intak-i nefis olduğu için nefsi emmare isteklerini yerine getiremez bu da onun için acı ve elem vericidir. (M.D.) Ölümü tattıktan sonra nefs hayatına berzah âleminde devam edecektir, bedeni kendisinden ayrıldığında, elinden tadış ve kullanım aracı alınmış olduğundan, bundan sonraki tadışı, o bedeni kullanamayışı sebebi ile, çok büyük bir azab olacaktır. “ İz- -T-B- ”