İnnâ erselnâ ‘aleyhim rîhan sarsaran fî yevmi nahsin mustemir(rin)
Biz onların üstüne, uğursuzluğu sürekli bir günde gürültülü ve dondurucu bir rüzgar gönderdik.
Biz onların üstüne, uğursuzluğu devam eden bir günde dondurucu bir rüzgar gönderdik.
Kamer Suresi 19. ayet, Ad kavmine gönderilen helak edici rüzgarı tasvir etmektedir. Ayet, bu rüzgarın şiddetini, sürekliğini ve uğursuzluğunu vurgulayan anahtar kavramlar üzerinden dilbilimsel bir derinlik sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'irsal' kelimesini bir şeyi bir yöne doğru salmak, göndermek olarak açıklar. Ayetteki 'erselnâ' fiili, Allah'ın kudretiyle helak edici rüzgarı Ad kavminin üzerine musallat etmesini ifade eder, bu da ilahi bir eylemin sonucudur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'irsal' kelimesinin mecazi olarak bir şeyin serbest bırakılması, salıverilmesi anlamında kullanılabileceğini belirtir. Burada rüzgarın gönderilmesi, onun kontrolsüz bir şekilde Ad kavmi üzerine salıverilmesi ve helak edici gücünün serbest bırakılması anlamını taşır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'rîh' kelimesinin Kur'an'da hem rahmet hem de azap için kullanılabileceğini belirtir. Bu ayette 'sarsar' sıfatıyla birlikte kullanılması, onun azap rüzgarı olduğunu, yani Ad kavmini helak eden şiddetli ve yıkıcı bir rüzgar olduğunu açıkça gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rîh' kelimesinin 'revh' (rahatlık) kökünden geldiğini, ancak bazen zıt anlamda, yani sıkıntı ve azap getiren hava akımı için de kullanıldığını ifade eder. Kamer 19'daki 'rîhan sarsaran' ifadesi, bu zıt anlamın, yani helak edici ve rahatsız edici rüzgarın somut bir örneğidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'rîh' kavramının genellikle tekil olarak geldiğinde olumsuz, çoğul olarak geldiğinde ise olumlu anlamlar taşıdığını belirtir. Bu ayette tekil olarak 'rîhan' gelmesi ve 'sarsar' sıfatıyla nitelenmesi, onun yıkıcı ve cezalandırıcı bir güç olduğunu pekiştirir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'sarsar' kelimesini 'şiddetli soğuk rüzgar' olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, Ad kavmini helak eden rüzgarın sadece güçlü değil, aynı zamanda dondurucu ve yakıcı bir etkiye sahip olduğunu, onların canlarını alan bir nitelik taşıdığını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'sarsar' kelimesinin 'şiddetli ses çıkaran, gürültülü rüzgar' anlamına geldiğini belirtir. Bu, rüzgarın sadece fiziksel yıkımını değil, aynı zamanda korkutucu ve dehşet verici sesini de ifade ederek Ad kavminin yaşadığı dehşeti artırır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sarsar' kelimesinin 'şiddetli soğuk' ve 'gürültülü' anlamlarını birleştirdiğini ifade eder. Bu ayetteki 'rîhan sarsaran' ifadesi, rüzgarın hem dondurucu soğukluğuyla hem de kulakları sağır eden gürültüsüyle Ad kavmini helak ettiğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'nahs' kelimesini 'şer ve uğursuzluk' olarak açıklar. Ayetteki 'yevmi nahsin' ifadesi, Ad kavmi için o günün felaket ve helak günü olduğunu, onlara hiçbir hayır getirmediğini, aksine azap ve yıkım getirdiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nahs' kelimesinin 'şer ve uğursuzluk' anlamına geldiğini ve 'sa'd' (uğur) kelimesinin zıttı olduğunu ifade eder. Kamer 19'daki 'yevmi nahsin' ifadesi, Ad kavmi için o günün ilahi bir ceza ve felaket günü olduğunu, onlara uğursuzluk getirdiğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'nahs' kelimesinin 'bir şeyin kötü ve şerli olması' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'yevmi nahsin' ifadesi, Ad kavminin işlediği günahlar nedeniyle o günün onlar için bir ceza ve yıkım günü haline geldiğini, ilahi adaletin tecelli ettiğini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'müstemirr' kelimesinin 'devam eden, kesintisiz olan' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'yevmi nahsin müstemirr' ifadesi, Ad kavmi üzerine gelen uğursuzluğun ve rüzgarın sadece anlık bir olay olmadığını, belirli bir süre boyunca devam ederek onları tamamen helak ettiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'istimrar' kelimesinin 'bir şeyin kesintisiz olarak devam etmesi' anlamına geldiğini açıklar. Kamer 19'daki 'müstemirr' kelimesi, Ad kavmi üzerindeki azabın ve uğursuzluğun belirli bir süre boyunca kesintisiz bir şekilde sürdüğünü, bu durumun onların tamamen yok olmasına yol açtığını ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'istimrar' kavramının Kur'an'da bir olayın veya durumun sürekliliğini ve kesintisizliğini vurgulamak için kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'müstemirr' kelimesi, Ad kavmine gelen felaketin geçici olmadığını, aksine onları tamamen kuşatan ve helak eden sürekli bir azap olduğunu gösterir.
Kamer Sûresi
Âyet-i Kerime zât mertebesi âyetlerindendir .
Benzer bir âyet olan Fussilet sûresi 16. Âyet izahı ile yolumuza devam edelim.
(41/16) – (Feerselnâ aleyhim rîhan sarsaran fî eyyâmin nehısâtin linuzîkahum azâbel hızyi fil hayâtid dunyâ, ve leazâbul âhırati ahzâ ve hum lâ yunsarûn.)
(41/16) – “Biz de onlara dünya hayatında zillet azabını tattırmak için o mutsuz kara günlerde üzerlerine dondurucu bir rüzgâr gönderdik. Ahiret azâbı elbette daha rezil edicidir. Onlara yardım da edilmez.”
Feerselnâ, Biz gönderdik, ifadesi ile bu âyet-i kerime’nin de, leazâbul âhırati, ye kadar olan kısmı zât-i âyettir. Yani fâil Hakk’tır. Bu ve benzeri âyet-i kerimelerden öğreniyoruz ki, Hakk mülkünde her zaman faâl ve fâil’dir, zât-ı mutlak yönüyle tenzihte olan Allah (c.c.) Bu âlemlerde ise zât-ı mukayyed ve Hakk esmâsı yönüyle her zaman faâliyettedir. Ancak mahlûk perdesi ve halk sıfatı ile zuhur ettiğinden halkın içindeki Hakk’ı müşahede için, irfaniyyet eğitimine ve âriflik gözlüğüne ihtiyaç vardır ki ehli bilir. Bu hususta şöyle denmiştir.
Bir şeye mahlük gözüyle bakarsan, ol mahlûk olur, Hakk gözüyle bak ki, Sırrı Yezdan ordadır.
Yani bir şeyin Hakk veya halk olduğunu, o şeye bakan kimse kendi zannın da onu değerlendirir ve bu değerlendirme kendisine ait zannıdır. Aslı ise hiçte öyle değildir. Yani kişinin kendi değer yargılarına göre, her şey Hakk veya halk’tır, bu düşünceyi de kişi kendi halketmiştir. Âleme halk olarak bakarsa kendini Hakk’tan perdelemiş olur, ve âleme Hakk olarak bakarsa daha bu günden her mertebesi itibari ile Hakk ile ünsiyet kurmuş demektir, buna ise halkta Hakk’ı müşahede etmek denir.
Bayezid-i Bistami’nin ifade ettiği gibi. Kırk sene var ki, halk ile ünsiyet ederim, onlar beni kendileri ile ünsiyet ederim sanırlar. Halbuki ben Rabbım’la ünsiyet ederim, dediği bu husutur. Cenâb-ı Hakk ondan razı olsun.
Feerselnâ aleyhim, Bu inkârları ve isyanları ve benim isim ve sıfatlarımı kendilerine ve nefislerine mâl etmeleri sonucu onların “üzerlerine hemen gönderdik” rîhan, bir rüzgâr. Nefesi Rahmâniyyeden, kahhar ismiyle, Sarsaran, her şeyi sarsan, yakıp kavuran aşırı soğuk, bir rüzgâr, fî eyyâmin, o günlerde yani isyan ettikleri günlerde, nehısâtin, kendi yaptıkları uğursuz-lukları yüzünden, kendilerine gelen bir uğursuzluk idi.
Linuzîkahum, yaptıklarının neticesini onlara tattıralım diye. Görüldüğü gibi her şey ölüm dahil bir tadıştır. Onlarda nefislerinin yaptığı işleri gene nefisleriyle tatmış oldular. azâbel hızyi, rezillik azabını, bundan daha büyük azab olurmu? Kendilerini âlemin kralı düzeyinde görüyorlar iken, birden bir rüzgâr/fırtına ile perûşan olmaları, hem kendileri yönünden hemde başkalarına ibret yönünden ne kadar mânidar’dır.
fil hayâtid dunyâ, daha dünya haytında iken, ve leazâbul âhırati, âyetin bu bölümü ise rahmâniyyetten tarif bâbında dır. Ve mutlak ahret azabı ise devamlı olacağından, ahzâ, en rezil ebedi rezillik vardır. ve hum lâ yunsarûn, onlar orada yardımda görmezler. Çünkü onlar esmâ ve sıfat özelliklerini kendilerine mâl edip, sahip çıktıklarından, diğer ifade ile, kendilerine Hakk için kullanma karşılığında verilmiş olduğundan, ve onlar onları kendi zimmetlerine geçirip, bir bakıma, Hakk’tan çalmış olduklarından, ve onları kendi nefisleri yönünde kullandıklarından, esmâ-i İlâhiy ye ve sıfat-ı zâtiyyeleri kendilerinden razı olmadıkları için, onlarda merziyye olamadıkları için, kendilerine yardım edecek bir mahal, ve veya makam olmadığından, ahrette hiçbir zaman bunlardan yardım görmezler.
Bu halin tersi ise kendilerine emâneten verilen esmâ-i İlâhiyye ve sıfat-ı zâtiyyeleri, Hakk için kullanarak, onları razı eden kimseler ise, merziyye/razı olunmuş kimselerden oldukları için, ahrette her mahalde ve geçiş yerinde onlardan yardım göreceklerdir. Bir bakıma daha bu dünya da iken, muhacirlere ensârın yardım etmeleri gibi. Muhacirler kendilerinde bulunan esmâ-i İlâhiye yi ve sıfat-ı zâtiyyelerini, âd ve semud kavmi gibi, kendi nefisleri ve beşeriyetleri itibarile kullanmayıp, Hakk yolunda kullanmak için, nefs’ten ruha hicret ettirdik-lerinden kendilerine “ensâr” dan, yani esmâ-i İlâhiyye ve sıfat-ı zâtiyye’den yardım gelmiştir. Onlar ve benzerleri ahrette de, her zorlandıkları yerlerde yardım göreceklerdir.[106] “ İz- -T-B- ”