Ekuffârukum ḣayrun min ulâ-ikum em lekum berâetun fî-zzubur(i)
(Ey Mekkeliler!) Sizin kafirleriniz onlardan daha mı hayırlı? Yoksa sizin için kitaplarda bir berat mı var?
Şimdi sizin kâfirleriniz, onlardan hayırlı mı? Yoksa kitaplarda sizin için bir beraet mi var?
Kamer Suresi 43. ayet, Mekke müşriklerinin kendilerini önceki kavimlerden üstün görme vehmini reddederken, onların ilahi kitaplarda bir kurtuluş belgesine sahip olmadıklarını vurgular. Ayet, inkarcılığın evrensel sonuçlarına dikkat çekerek, ilahi adaletin herkes için geçerli olduğunu dilbilimsel bir kesinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kefere kelimesi, bir şeyi örtmek ve gizlemek anlamına gelir. Şeriat dilinde ise, Allah'ın nimetlerini örtmek ve O'nun birliğini inkâr etmek demektir. Ayetteki 'küffârukum' ifadesi, Mekke müşriklerinin, kendilerine gelen hakikatleri örtbas etmeleri ve peygamberi yalanlamaları sebebiyle bu isimle anıldığını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'küfr' kavramı, sadece bir inançsızlık durumu değil, aynı zamanda Allah'ın lütfunu ve nimetlerini bilerek reddetme, nankörlük etme ve hakikate karşı körleşme eylemini ifade eder. Bu ayetteki 'küffârukum', önceki kavimlerin inkarcılarıyla karşılaştırılarak, onların da aynı nankörlük ve reddediş içinde oldukları vurgulanır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Hayr kelimesi, bir şeyin diğerine göre daha faziletli ve tercih edilebilir olmasıdır. Ayetteki 'hayrun' ifadesi, istifham-ı inkârî (reddedici soru) bağlamında kullanılarak, Mekke müşriklerinin inkarcılarının, helak edilmiş önceki kavimlerin inkarcılarından daha iyi veya daha üstün olmadıkları, aksine aynı akıbete müstahak oldukları vurgulanır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Hayr kelimesi, Kur'an'da genellikle olumlu bir değeri, faydayı veya üstünlüğü ifade eder. Ancak bu ayetteki kullanımı, 'daha mı üstün?' sorusuyla, Mekke müşriklerinin kendilerini önceki kavimlerden ayrıcalıklı görme yanılgısını çürütmekte, onların da aynı ilahi yasalara tabi olduğunu belirtmektedir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Berâet, bir şeyden uzaklaşmak ve ondan ilişiği kesmek demektir. Ayetteki 'berâetun' ifadesi, müşriklerin, kendilerini Allah'ın azabından kurtaracak, onlara dokunulmazlık sağlayacak bir belgeye veya hükme sahip olmadıklarını, yani ilahi azaptan muaf olmadıklarını ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Berâet, bir sorumluluktan veya bir kusurdan arınmak, temize çıkmaktır. Ayetteki 'berâetun fi'z-zubur' ifadesi, onların ilahi kitaplarda, kendilerini azaptan kurtaracak, onlara özel bir imtiyaz tanıyacak herhangi bir hükmün bulunmadığını, dolayısıyla iddialarının asılsız olduğunu belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Zebûr kelimesi, yazılı kitap anlamına gelir. Kur'an'da genellikle önceki peygamberlere indirilen ilahi kitapları ifade etmek için kullanılır. Ayetteki 'ez-zubur' ifadesi, Tevrat, İncil gibi önceki vahiylerin genelini kapsar ve bu kitaplarda Mekke müşriklerine özel bir kurtuluş belgesi veya ayrıcalık tanınmadığını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Zebûr, yazılı olan her şey için kullanılan bir isimdir, ancak Kur'an terminolojisinde daha çok ilahi kitaplar ve peygamberlere indirilen sahifeler için kullanılır. Bu ayetteki 'fi'z-zubur' ifadesi, ilahi kaynaklarda, yani Allah'ın gönderdiği hiçbir kitapta, Mekke müşriklerinin inkarcılarına azaptan muafiyet veya ayrıcalık tanıyan bir hükmün bulunmadığını kesin bir dille ifade eder.
Kamer Sûresi
Nuh, Ad, Semud, Lut ve Fir’avn kavminin varkıklarında ve âlemdeki Hakk’ı inkar edip zikir-hatırlamaların fayda vermediği ve Allah (c.c.) azabını tattığı ifade edilerek;
Sizin kâfirleriniz, hitap, Mekke ehline, dolayısıyla Araplar'a ve son asır insanları olmak ile beraber bu âyet-i okuyan, okumayan her devir insanlarını kapsamakta ve genele racidir. “Kûr’ân-ı Kerim” her an saridir ama bizler bedenimizden 5-10 cm içeri geçirip ma’nâlarına nüfüz edemediğimiz için sadece kimden bahsediliyor veya efendimiz (s.a.v.) dönemine ait zannediyoruz. Eğer öyle olsa idi. Haşa! Efendimiz âlemlere rahmet olmazdı.
Sizin gönül kabesine doldurduğunuz uydurma hayali ve vehimi nefsi emmare putlarınız ile Allah (c.c.) katında daha hayırlı olduğunuzu mu? Zannediyor-sunuz… Hz. Muhammed (s.a.v.) mertebesi en kemalli mertebe olduğu için nefsi emmarenin inadı ve inkarıda en kuvvetlisidir. Günümüzde hayal gücü ile şeytan, vehim ile insanlık nefsi emmarenin tasallutu altında olmanın zirvesindedir. (M.D.)
“Beraat” bilindiği gibi mübarek geceler içinde yeri bulunmaktadır. Onun için Mübarek gün ve geceler kitabımından bu gecenin hakiatini anlamaya çalışalım.
Beraat gecesi, berat’ın gerçeğini anlamaktır.
Peygamberimiz (S.A.V.) bu geceyi Hz. Aişe (R.A) validemize anlatırken şöyle buyurmuşlardır:
“Bu gece Şabanın onbeşinci gecesidir. Allahu Teala bu gecede Beni Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri kadar insanı cehennemden azad eder. Fakat bu gecede; kendisine eş ve ortak koşanların, müslümanlara karşı kin ve düşmanlık besleyenlerin, akrabaları ilemünasebeti kesenlerin, hayat ve ihtişamlarına mağrur olanların ve ana babasına isyan edenlerin yüzüne bakmaz.” Berat gecesinin ne olduğunu daha iyi anlıyabilmeniz için evvela Berat sözcüğünün neyi ifade ettiğini anlamamız gerekmekledir.
Berat; bilindiği gibi bir yükümlülükleri kurtulmak, her hangi bir şekilde suçlanıp, o suçtan Beraat edip temize çıkmak, borcun ödendikten sonra aldığı ibra ve nihayet bulunduğu zor halden kurtuluştur, diye ifade edilebilir.
Bu mevzu ile ilgili kitaplarda Berat kandili uzun uzadıya anlatılmıştır. Bizim bunlara ekleyecek pek bir şeyimiz yoktur. Biz daha ziyade gönlümüze geldiği, aklımızın erdiği kadarıyla bu gecenin bizlerdeki karşılık ifadesinin ne olduğunu söze getirmeye çalışacağız.
Berat: Beraat etme Berr’: “Ebrar” zümresi, yani iyiler toplumu:
Birinci manada berat;
Kişinin, Hakkın emir ve yasaklarına uyup bedensel boyutta yaşamını, bu kurallar üzerine bina edip isyan etmeden, günaha girmeden, her varlığa iyi bir muamele ile sürdürmesidir. Bunun karşılığında kazanacağı Rabbinin hoşnutluğu, onun berat’ı olacaktır. Bu genel hükümdür.
Ey Hak talibi olan canlar, Daha evvelce işaret edilen Regaib ve Mevlût yaşantılarıyla belirli bir idrak seviyesine yükselen salik berat mevzuu ile de gerçek beratın ne olduğunu anlamaya çalışmalıdır.
Birinci berat günahtan, isyandan kurtulmaktır.
İkinci berat ise kendinde var zannettiği benliğinden kurtulmaktır.
Birinci beratı gerçekleştiren kişi iyi bir insan olur!..
İkinci beratı gerçekleştiren kişi ise “kendini bulan bir insan” olur.
(Al-i İmran Sure 3/92 ayette) len tenalul birre hatta tünfiku mimma tühibbune ve ma tünfiku min şeyin feinnallahe bihî alıymün “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda intak etmedikçe birra iyiliğe eremezsiniz, muhakkak ki Allah onu bilir.”
(Bakara Sure 2/177 ayette)
“Yüzleriniz! doğuya ve batıya çevirmeniz Berr (iyilik) değildir. Ancak berr, Allaha, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere iman etmek, sevdiği mallarından yakın akrabalarına, yetimlere, fakirlere, yolculara, dilencilere ve kölelere dağıtmak, namaz kılmak, zekat vermek, söz verdiği zaman sözünde durmak, sıkıntılı zamanda zorlukta ve sıkıntıda sabretmektir. İşte bunlar doğru kimselerdir ve bu kimseler muttakilerdir.” Yukarıda bahs edilen iki ayet ve benzeri daha birçok ayet zahiri manası itibari ile birinci beratın hakikatini çok açık bir şekilde anlatmakladır. Ayrıca batını manası itibariyle de ikinci ber’ata atıf vardır, yeri geldikçe değinmeye çalışacağız.
Muhterem Hak yolcusu;
Ber’at gecesi sadece senede bir defa gelen bir gece değil, ayrıca hayatında gerçek bir yaşam olan “kendine ulaşma” yolunda büyük bir aşamadır.
Kişi kendine ulaşamazsa Hak’ka da ulaşmasına yol yoktur.
Birimsel varlığın Hak yolunda en büyük engeli kendine ulaşamamasıdır.
İşte bu nedenle burası bir yol ayrımıdır.
Burada ya benliği ile hayatını sonuna kadar sürdürür, Hak’tan ayrı düşersin veyahut kendini aradan kaldırır, gerçek batını “berr”e ulaşır beratını alırsın:
İşte o zaman kıblen değişir, gerçek kıblene dönersin. Özel hitapların gelmeye başladığı yer burasıdır.
Onun için Kuran-ı Keriym bu gecede dünya semasına inmeye başlamıştır, bir başka ifade ile senin gönül semana ilahi hakikatler inmeye başlar. Çok yüce ve ulvi hallerin başladığı bu hali Cenabı Hak cümlemize nasib etsin.
(Fecir Suresi 89/27-28 ayette ) ya eyyetühe’n nefsül mutmeinnetü irci’ıy ila rabbiki radıyeten merdıyyeten ya eyyetühe/o nefsül mutmeinne/mutmain nefis radıyeten merdıyye olarak senin rabbine değin/üzre rücu et/dön “Ey tatmin olmuş, huzur bulmuş nefs! Sen ondan razı o da senden razı olmuş olarak Rabbine dön” ve benzeri hitabların kaynağı bu haldedir.
Ey Hak yolcusu:
Regaib ve Mevlûd yaşantılarını geçerek Berat yaşantısına doğru yoluna devam edersen, sana daha bazı gerçeklerin açıldığını müşahede etmeye başlarsın.
1 - İbrahim (as) kendi kurduğu Kabe’sine dönerek ibadet ediyordu, “Tevhid-i Efal”.
2 - Daha sonra Musa (as). “Kuds”e yani kendi mabedine doğru ibadet etti, bu da tenzih, “Tevhidi Esma”dır.
3 - Daha sonra İsa (as) da “Kuds”e döndü bu da teşbih “Tevhid-i Sıfat”tır.
4 - En sonunda Hz. Muhammed’de kısa bir müddet “Kuds”e, daha sonra da “Kabe”ye döndürüldü, bu da “Tevhid-i Zat”tır.
“Mekke”deki Kabe Allah’ın evi “beytullah”tır.
“Kudüs”teki bina ise “beytül Makdis” (mukaddes ev)dir.
İşte Hak yokuşu evvela zahiren tevhid-i ef’al’de “Kabe”ye dönerek ibadet eder.
Daha sonraki ibadetlerinde her ne kadar zahiren Kabe’ye doğru dönüyor ise de, batınen farkında olmadan düşünce yapısı itibari ile “beytül Makdis” (mukaddes ev)e yönelmektedir, çünkü itikadı “tenzih” Allahı ötelerde aramaktadır.
Sonra ibadeti “teşbih” olur, Allahı varlıkta arar.
Eğer gerçek tevhid ehli olursa yine yüzünü “Ka’be”ye, “beytullah”a Allah’ın evine çevirir çünkü “tenzih”i ve “teşbih”i birleştirmiş gerçek mü’min olmuş ve sur-i tevhid’den batın-i tevhid’e ulaşmış ve Oradan da yol bulursa “ehadiyet”e ulaşacaktır.
Böylece Allah’ın evine dahil olmuştur. Kıblesinin değişmesi, kişinin Hak yolunda gelişmesinin ifadesidir.
Değişiklik olmayan yerde ilerleme olmaz. Bu değişikliği gerçekleştirebilen kimse gerçek beratını almış, kendini tanımış, kendinde nasıl bir ilahi oluşum meydana geldiğini anlamış, izafetten kurtulmuş, kendindeki gerçeğe ulaşmış olur.
Suri ve bedensel ibadetine epey zaman devam eden salik bu işin bu kadar olmadığını ve daha bir çok şeylerin olması gerekliğini idrak ettiğinden, “ya Rabbi beni gerçeğe yönelt” diye dua eder, zikir ve ibadetlerim arttırarak sürdürür.
Cenab-ı Hak ona yardımcı olur ve gönlünde yeni oluşumlar meydana gelmeye başlar ve bu yola, yüzünü gerçek Muhammed-i olmaya çevirir.
Bir başka anlayış ve izah ile ibadetlerini kendi kendine yapan bir kimse gelişme arzu ediyorsa, kamil bir mürşit bulup ona tabi olur, sözünden çıkmaz, tavsiyelerini tutar, böylece aklında ve gönlünde açılımlar meydana gelir, gayreti kadar hakikate ulaşır.
Gerçek kamil mürşit, “Beytullah” (Allah’ın evi)dir, o’nun sırrıdır, o’nun habibidir.
İşte dervişin mürşidine yönelmesi, onun kıblesinin değişmesidir, bu da onun nefsinden beratı’dır.
Daha evvelce bahsedilen ayet-i kerimede Cenab-ı Hak (Bakara 2/177) “yüzlerini, doğuya ve batıya Mekke ve Kudüs’e çevirmeniz” “birre ermek” berat almak değildir, demişti:
Yani zahir ve şartlanmış olarak her iki kıbleyede dönmeniz sizi kurtaramaz, berat’a eremezsiniz.
Berat’a ermek için bunun gereğini yerine getirmelisiniz, o da
- evvela Allah’a gerçeği ile iman,
- ahiret gününe iman, sendeki izafetin tükenip yerine Hakk’ın kaim olması, senin ahiretindir.
- Meleklere iman, sendeki güçlerin Allah’ın melekleri olduğuna iman.
- Kitaplara iman, gönlüne gelen ilhamlara iman.
- Peygamberlere iman. Manevi bilgide yakınlık,
- yakın akrabalarına malından vermek,
- yetimlere, manevi babası olmayanlara vermek;
- fakirlere, fakr haline ulaşmışlara vermek;
- yolculara, Hak yolunun yolcularına vermek;
- dilencilere, Hak yolunda ilahi hakikat taleb edenlere vermek;
- kölelere, nefsinin kölesi olan kimselere ilim malından vermek; onların kurtulmasına katkıda bulunmak,
- ve namazı dosdoğru kılmak, hakiki Ka’be’ye dönmek,
- zekat vermek, kendisine verilen ilim malından üstüne düşeni tahsil ettirmek,
- söz verdiği zaman sözünde durmak, Hakla olan ahdinde durmak,
- sıkıntılı zamanda zorluklara sabretmek,
- nefsine zor gelen hallerde geri dönmemek büyük bir sabırla yapması gerekeni yapmaktır, İşte bu kimseler doğru kimselerdir, yani “ebrar”dandır.
Yukarıda belirtilen özellikleri taşıyan kimseler ancak doğru kimselerdir ve bu kimseler “muttaki” kimselerdir.
Bunların ittikaları sadece zahiri değil gerçek manada kendilerinde mevcud olan Hakk’ın varlığını unutmaktan sakınmalarıdır.
İşte böylece hayatlarını gerçek manada değerlendiren kimseler zahir ve batın tam anlamıyla beratlarını alan Hak yolunda bir hayli mesafe kat eden mutlu ve kutlu kimselerdir. Allah c.c. bizleri de onların sınıfına dahil etsin. Amin.
Bir rivayette de, Berat gecesinde Zem Zem’in çoğaldığı da belirtilmekledir. Bu da o gece gönül kuyusunun veriminin artması ilahi varidatın taşması’dır, diyebiliriz.
Genel kanı, Kuran-ı Keriym’in Berat gecesinde, “levh’i mahfuz”a Kadir gecesinde de Peygamber efendimizc inmeğe başlaması yönündedir.
Biz, gönlümüze geldiği üzere, haddimiz olmadığı lıalde, Ku’ran-ı Keriym’in dört (4) nüzul mertebesinin olduğunu düşünüyoruz.
1- Zat mertebesinden nüzul
2 - Sıfat merlebesinden nüzul
3 - Esma mertebesinden nüzul
4 - Ef’al mertebesinden zuhur’dur.
1- Zat mertebesinde Kuran-ı Keriym’in ismi “Ümmül kitab”
2 - Sıfat mertebesinde “Furkan”.
3 - Esma mertebesinde “Kitab’il mübiyn”
4 - Ef’al mertebesinde ise “İmam’il mübiyn”dir.
Genel olarak her mertebede aldığı isim “Kuran-ı Keriym”dir. Yani her mertebede o mertebenin gereği olan “zat-i ikram”dır.
“İncil” (müjde) ise sıfat merrtebesi kaynaklıdır, kendinden sonra zat-i tecellinin geleceğini müjdeler.
“Tevrat” ise esma mertebesi kaynaklıdır, daha üst mertebeleri yoktur.
“Ümmül kitab” (kitab’ın ana’sı), “Furkan” (farklılıklar), “Kitab’ül mübin” (açık kitap), “İmamil mübin” (önde olan açık kitap) demektir.
Zat mertebesinde Kur’an-ı Keriym “Ümmül kitap”ta’dır Oradan sıfat mertebesine, “levh-i mahfuz”a indirilmiştir. Bunların zamanı belli değildir.
Berat gecesinde “levhi mahfuz”dan “Beyt-ül Ma’mur”a, Kadir gecesinde de “Beyt’ül ma’mur”dan, “Beyt’ül haram”a indirilmiştir.
(Tur Suresi 52/4 ayette) vel beyti’l ma’muri ve beyt-il Ma’mur/mamur beyt/ev andolsun “Mamur eve yemin olsun” Hz. Peygamberin Mir’ac gecesinde de gördüğünü ifade ettiği gokteki ma’mur evi Meleklerin tavaf ettiği bildirilmiştir ve bir meleğin orasını tavaf ettikten sonra yetmiş (70) bin sene geçse kendisine ikinci tavaf sırası gelemeyeceği de bildirmiştir. *[131]
“Esma” Meleküt merlebesinde, zat-i tecelligah “Beyt-ül Ma’mur” dur. Bu yüzden melekler orasını tavaf etmemektedirler.
“Ef’al” nasut mertebesinde ise, zat-i tecelligah “Beyt-ül Haram” dır. Orasını da insanlar tavaf etmektedir.
İşte bu, Berat gecesi ifadesiyle belirtilen zaman sürecinde, dünyada yaşayan insanların idrak seviyeleri Kur’an-ı Keriym-i anlayacak duruma gelmiş olmalarından dolayıdır ki: kendilerine inmeğe başlamıştır.
Ezelden beri “Ümmül kitap”ta mevcud olan Ku’ran-ı Keriym, takdir edilen bir zamanda “levh-i mahfuz”a, oradan “Berat” gecesinde “Beyt’ül Mamur”a Kadir gecesinde de “Beyt’ül Haram”a indirilmeğe başlamıştır (o bölümde tekrar inceliyeceğiz) ve yirmi uç (23) senede tamamlanmıştır.
“Mescid-il Haram” bir bakıma İnsan-ı Kamil demektir, burada hem Mekke şehri hem de “Hakkat-i Muhamme-diyye”’ye havi olan “İnsan-ı Kamil” anlatılmaktadır.
Çünkü “Kur’an-ı Keriym” İnsani Kamil olan Hz. Muhammed’e indirilmiştir.
İşte bu geceyi böylece idrak ettiğimizde Kuran-ı Keriymin bizlere de inmesi mukadderdir. Ancak yeni bir Kur’an olarak değil mevcud Kur’anın bizde, gerçek yaşantısının ve mertebelerinin ortaya gelmesi mukadder’dir, çünkü belirtilen bütün sistem incelendiğinde bunu göstermektedir.
İlk sebebi, kendi nefsinden berat etmek, hakiki benliğini idrak edip onun berat’ını almak ve böylece oluşan bir açıklıkla idrak ve gönül açıklığı ile Cenab-ı Hakk’ın sana seni tanıtması, Kur’an-ı indirmesi, bir başka ifadeyle Cenab-ı Hakk’ın sana nüzul etmesidir.
Çünkü Kur’an zattır, Furkan sıfattır, yani Kur’a’nın inmesi, zat-i tecelliyi, senin idrak etmeye başlaman ancak bu geceden sonra mümkün olabilmektedir.[132] “ İz- -T-B- ” Görüldüğü gibi kişinin hayal ve vehim ile beratını alması söz konusu değildir. Gönlüne Kûr’an’a da ancak bu gecenin hakikatini idrak etmesi ile nüfüz edebilmektedir. (M.D.)