Keżżebû bi-âyâtinâ kullihâ fe-eḣażnâhum aḣże ‘azîzin muktedir(in)
Bütün ayetlerimizi yalanladılar. Biz de onları mutlak güç ve iktidar sahibinin yakalaması gibi yakaladık.
Lakin onlar bütün âyetlerimizi yalanladılar. Biz de onları çok kuvvetli ve kudretli bir yakalayışla yakaladık. Bu kıssalardan hisseye gelince;
Kamer Suresi 42. ayet, Allah'ın mucizelerini yalanlayanların akıbetini, ilahi kudretin azametini vurgulayarak anlatmaktadır. Ayet, 'yalanlama', 'mucizeler', 'yakalama' ve 'güç sahibi olma' gibi temel kavramlar üzerinden ilahi cezanın kaçınılmazlığını ve Allah'ın mutlak kudretini ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kezeb' (yalan) kelimesinin hakikatin zıddı olduğunu belirtir. 'Tekzîb' ise bir şeyi yalanlamak, doğru olmadığını iddia etmektir. Ayetteki 'kezzebû' fiili, mucizelerin apaçık deliller olmasına rağmen onların inkâr edilmesini ifade eder, bu da inkârcıların kasıtlı bir tutumunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tekzîb'i 'inkâr' olarak açıklar. Bu bağlamda, mucizelerin yalanlanması, onların varlığını veya ilahi menşeini reddetmek anlamına gelir. Ayetteki kullanım, sadece bir sözü yalanlamak değil, aynı zamanda bir hakikati kabul etmemek ve ona karşı çıkmaktır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' (inkâr) kavramının Kur'an'daki merkeziyetini incelerken, 'tekzîb'in de bu inkârın bir tezahürü olduğunu belirtir. Mucizelerin yalanlanması, Allah'ın gönderdiği işaretlere karşı gösterilen bir nankörlük ve isyan olarak yorumlanır. Bu, sadece bir bilgi hatası değil, ahlaki bir reddediştir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'âyet' kelimesinin Kur'an'da farklı anlamlarda kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'âyâtinâ' ifadesi, Allah'ın kudretini ve birliğini gösteren açık delilleri, mucizeleri ifade eder. Bunlar, peygamberler aracılığıyla gönderilen veya evrende görülen işaretler olabilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'âyet' kelimesinin 'alamet' ve 'işaret' anlamına geldiğini, bir şeyin varlığına veya doğruluğuna delalet ettiğini açıklar. Kur'an bağlamında 'âyâtullah', Allah'ın varlığını, birliğini, kudretini ve hikmetini gösteren her türlü delil ve mucizedir. Bu ayette yalanlananlar, Allah'ın peygamberleri aracılığıyla gönderdiği açık delillerdir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'âyet' kelimesinin Kur'an'da hem 'mucize' hem de 'Kur'an ayeti' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'âyâtinâ' ifadesi, inkârcıların peygamberlere verilen mucizeleri ve Allah'ın evrendeki kudret delillerini yalanlamasını ifade eder. Bu, ilahi mesajın ve gücün reddedilmesidir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ahz' kelimesinin 'tutmak, yakalamak' anlamına geldiğini belirtir. Kur'an'da ise genellikle ilahi ceza ve helak etme anlamında kullanılır. Ayetteki 'fe-ehaznâhum' ifadesi, Allah'ın inkârcıları cezalandırmak üzere yakalaması, onları helak etmesi veya azaba uğratmasıdır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ahz' fiilinin 'bir şeyi ele geçirmek, almak' manasına geldiğini, ancak Kur'an'da 'Allah'ın azabıyla yakalamak' şeklinde mecazi bir anlam kazandığını ifade eder. Bu ayetteki kullanım, Allah'ın inkârcıları, yalanlamaları sebebiyle hak ettikleri cezaya çarptırması, onların kaçış yolunun olmadığını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ahz' fiilinin Kur'an'da 'cezalandırmak, helak etmek' anlamında sıkça kullanıldığını belirtir. 'Fe-ehaznâhum' ifadesi, Allah'ın kudretinin bir tecellisi olarak, yalanlayan kavimleri ansızın ve şiddetli bir şekilde cezalandırmasını anlatır. Bu, ilahi adaletin tecellisidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'azîz' kelimesinin 'güçlü, galip, yenilmez' anlamına geldiğini belirtir. Allah için kullanıldığında, O'nun mutlak kudretini, hiçbir şeye muhtaç olmadığını ve her şeye üstün olduğunu ifade eder. Ayetteki 'ahze azîzin' ifadesi, Allah'ın yakalamasının, O'nun mutlak gücüne yakışır bir şekilde, kimsenin karşı koyamayacağı bir şiddet ve kesinlikle olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'azîz' isminin, 'mağlup edilemeyen, kendisine ulaşılamayan, eşi benzeri olmayan' anlamlarını taşıdığını açıklar. Bu ayetteki 'azîz' sıfatı, Allah'ın cezalandırma gücünün sınırsızlığını ve O'nun iradesine kimsenin karşı gelemeyeceğini gösterir. Yakalamanın 'azîz'e nispet edilmesi, cezanın şiddetini ve kesinliğini artırır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kudret' kelimesinin 'bir şeyi yapmaya gücü yetmek' anlamına geldiğini belirtir. 'Muktedir' ise 'her şeye gücü yeten, dilediğini yapabilen' demektir. Allah için kullanıldığında, O'nun mutlak kudretini ve iradesini ifade eder. Ayetteki 'ahze azîzin muktedirin' ifadesi, Allah'ın yakalamasının sadece güçlü olmakla kalmayıp, aynı zamanda her şeye gücü yeten bir varlığın yakalaması olduğunu, dolayısıyla hiçbir şeyin O'nun elinden kurtulamayacağını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'muktedir' isminin 'kudret sahibi, dilediğini yapabilen, hiçbir şeyin kendisini aciz bırakamadığı' anlamlarına geldiğini açıklar. Bu ayette 'muktedir' sıfatı, Allah'ın cezalandırma eyleminin sadece bir güç gösterisi olmadığını, aynı zamanda O'nun her şeyi kuşatan ve sınırsız kudretinin bir tezahürü olduğunu belirtir. Bu, inkârcıların akıbetinin kaçınılmazlığını pekiştirir.
Kamer Sûresi
Nefsi emmare Fir’avunu ve taraftarları ruhani Akıl ve Fikir tarafından gelen Hakikat-ı İlahiyye işaretlerini yalanladı. (M.D.) Nefsi alt etme şansı ancak Mûsevîyyet düzeyinde oluşabiliyor. Onun öncesi sürekli boğuşma ile geçer bazen nefs, bazen rûhaniyet üste çıkar ancak kesin bir sonuç yoktur.[128] “ İz- -T-B- ”
(فرعون) “Fir’âvn” kelimesini aslı üzere iki hece-kelimeye bölelim. “Fir ’âvn” (فِرْعَوْنَ) olacaktır. Yani birinci kısmı “Fir” ikinci kısmıda, “’âvn” bu harflerin ebced sayı değerlerine baktığımız zaman, “Fe-80” “rı-200” “ayn-70- 130” “vav-6” “nun-50” dir. Bunları toplarsak, (80+200+70+6+50=406) (4+6=10) diğer şekilde sadece tek sıra sayıları toplarsak, (8+2+7+6+5=28) bunu da toplarsak, (2+8=10) gene on dur. İki ayrı hece olarak toplarsak, “Fir” “Fe-80” “rı-200” toplarsak, (80+200=280) dir. “’âvn” “ayn-70-130” “vav-6” “nun-50” toplarsak, (70+6+50=126) gene toplarsak, (1+2+6=9) Ayrıca büyük ebced hesabı ile de “ayn” (130) dur ki oda (13) tür.
( فُرْ) “Fir-’âvn.” Tasavvufta (Fenâ’fir’rasûl) (Rasûlde fani olmak) diye bir tabir ve yaşam süresi vardır ki, bu mertebede kişi (Rasûlde fani olur) ancak bu makam gene mürşidinde vâki olur yani o mertebenin idraki, mürşidinin hakikatini “rasûl” makamında görmek-bilmektir. Hangi mertebenin sohbeti yapılıyor ise, o mertebenin “Rasûl-habercisi”dir. (F-Fatih) (açıcı) (R-Rahman ve Rahîm) dir. Bu mertebenin Rasûl-u Hz. Mûsâ Mertebe-i Mûseviyyet olduğundan, burada ki, (Fenâ’fir’rasûl) Fenâ-i Mûsâ’dır. Çünkü “Fir’âvn” zâten “mû” su da gark-fani olmuştur. (Fenâ’fir’rasûl-Mûsâ) olmuştur. Yani ma’nâ-ı Mûseviyyette Fâni ve gark olmuştur, onun hükmü altına girmiştir.
Sayı değeri (280) (28) dir ki bu yönüylede metebe-i Muhammediyye’ye bağlıdır. O zaman Mûsâ, hâdi ismi yönünden, Fir’âvn ise, genelde Mudil ismi yönünden, (Fe-nâ’fir’rasûl-u-Muhammed)de Fâni olmuşlardır.[129] “İz- -T-B-“
(Fe etbeahum fir’avnu bi cunûdihî fe gaşiyehum minel yemmi mâ gaşiyehum.)
(Tâ-Hâ-20/78) “Böylece Fir’âvn ordusuyla onları takip etti. Bunun üzerine deniz, onların üzerine öyle bir kapanışla kapandı ki, onları (tamamen) örterek kapladı (onları suda boğdu).”
Nefsi emmâre ve askerleri, akıl Mûsâ’sı, fikir Hârun’u nu ve onların halkını, takib ederek kendilerini de aynı halde zannederek arkalarından denize girdiler. Bunun üzerine su onların üzerine kaparak bu su ile gark olmuş-nefesleri kesilmiş oldu. Benî İsrâîl-e kuru bir yol olan aynı geçit, onları boğan su oldu.
(Ve edalle fir’avnu kavmehu ve mâ hedâ.)
(Tâ-Hâ-20/79) “Ve Fir’âvn, kavmini dalâlette bıraktı ve (kavmini) hidâyetten men etti.”
Nefs-i emmâre kendi tâbilerini hayal ve vehimle aldatarak dalâlette bıraktı ve böylece hidayetten men etti.[130] “İz- -T-B-“