Hikmetun bâliġa(tun)(s) femâ tuġnî-nnużur(u)
Bu haberler, zirveye ulaşmış birer hikmettir! Fakat uyarılar fayda vermiyor!
Bunlar üstün bir hikmettir fakat uyarılar fayda vermiyor.
Kamer Suresi'nin 5. ayeti, ilahi haberlerin taşıdığı derin hikmeti ve bu uyarılara rağmen insanların gafletini vurgular. Ayet, 'hikmet'in niteliğini ve 'uyarılar'ın etkisizliğini dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hikmet'i, 'eşyayı olduğu gibi bilmek ve ona göre amel etmek' olarak tanımlar. Ayetteki 'hikmetün bâliğah' ifadesi, bu bilginin en üst düzeyde, eksiksiz ve tam isabetli olduğunu, dolayısıyla ilahi haberlerin içerdiği her şeyin mutlak doğru ve faydalı olduğunu belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hikmet'i, 'hakikate uygun söz ve fiil' olarak açıklar. Ayetteki kullanımıyla, Kur'an'da bildirilen her şeyin, insanlığın dünya ve ahiret saadeti için en uygun ve en doğru yolu gösteren, tam isabetli bir ilahi rehberlik olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hikmet' kavramının Kur'an'da 'ilahi bilgelik' ve 'peygamberlere verilen özel bir anlayış' olarak kullanıldığını belirtir. Kamer 5'teki 'hikmetün bâliğah' ifadesi, bu ilahi bilgeliğin insanlara ulaşan haberlerde tam ve eksiksiz bir şekilde tezahür ettiğini, dolayısıyla bu haberlerin derin bir anlam ve amaç taşıdığını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'bâliğah' kelimesini 'nihayetine ermiş, son noktasına ulaşmış' olarak açıklar. Ayetteki 'hikmetün bâliğah' ifadesiyle, bu hikmetin kemale ermiş, eksiksiz ve insanlara ulaşması gereken en üst seviyede ulaştığını, dolayısıyla hiçbir eksiklik veya kusur barındırmadığını belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'bâliğah' kelimesini 'tamamlanmış, hedefine ulaşmış' olarak yorumlar. Ayetteki kullanımı, ilahi hikmetin insanlara tam olarak ulaştırıldığını ve amacına uygun bir şekilde ifade edildiğini, dolayısıyla insanların bu hikmetten istifade etmeleri için tüm şartların mevcut olduğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'bâliğah' kelimesinin 'ulaşan, erişen' anlamının ötesinde, 'tamamlanmış, kemale ermiş' anlamını da taşıdığını belirtir. 'Hikmetün bâliğah' ifadesi, bu hikmetin sadece insanlara ulaşmakla kalmayıp, aynı zamanda en üst düzeyde bir mükemmelliğe sahip olduğunu ve insanlara tam bir rehberlik sunduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ğ-n-y' kökünden türeyen 'tüğnî' fiilini 'fayda sağlamak, yeterli olmak' olarak açıklar. Ayetteki 'femâ tuğni' ifadesi, uyarıların (nüzür) insanlara herhangi bir fayda sağlamadığını, onların gafletini gidermediğini ve onları doğru yola sevk etmediğini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ğ-n-y' kökünün temel anlamının 'ihtiyaçsız olmak, yeterli olmak' olduğunu belirtir. 'Tuğnî' fiili ise 'bir şeyi yeterli kılmak, faydalı olmak' anlamında kullanılır. Ayetteki olumsuz kullanımıyla, uyarıların, muhatapları için yeterli bir etki yaratmadığını ve onlara beklenen faydayı sağlamadığını ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ğ-n-y' kökünün Kur'an'daki kullanımlarını inceleyerek, 'ihtiyaç gidermek, fayda vermek' anlamının öne çıktığını belirtir. Kamer 5'teki 'femâ tuğni' ifadesi, ilahi uyarıların, muhatapların kalplerindeki katılık ve inkâr nedeniyle onlara hiçbir yarar sağlamadığını, onları doğru yola iletme işlevini yerine getiremediğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'inzâr'ı, 'korkutmak ve sakındırmak' olarak tanımlar. 'Nüzür' ise bu uyarıların çoğuludur. Ayetteki 'en-nüzür' ifadesi, peygamberler aracılığıyla gönderilen tüm ilahi uyarıları, kıyamet, azap ve ahiret hakkında yapılan ikazları kapsar. Ayet, bu uyarıların çokluğuna rağmen insanların gafletini sürdürdüğünü vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'inzâr'ın 'bir şeyin kötü sonucunu önceden haber vererek korkutmak' olduğunu belirtir. 'En-nüzür' kelimesi, bu türden uyarıların genelini ifade eder. Kamer 5'te, bu uyarıların, insanların inkâr ve isyanları nedeniyle beklenen etkiyi yaratmadığı, onları doğru yola sevk etmediği anlatılır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'inzâr' kavramının Kur'an'da 'Allah'ın elçileri aracılığıyla insanlara gönderdiği, onları kötü akıbetten sakındıran uyarılar' olduğunu belirtir. 'En-nüzür' kelimesi, bu uyarıların birikimini ve sürekliliğini ifade eder. Ayetteki kullanımı, bu kadar çok uyarıya rağmen insanların hala gaflet içinde olmasının şaşırtıcı ve üzücü bir durum olduğunu gösterir.
Kamer Sûresi
Klasik sözlüklerde hikmet kelimesinin (çoğulu hikem) “yargıda bulunmak” anlamındaki hükm masdarından isim olduğu belirtilir; ayrıca “engellemek, alıkoymak, gemlemek; sağlam olmak” mânalarına gelen ihkâm masdarlarıyla anlam ilişkisi kurulur. İbn Düreyd’in tesbitine göre Arapça’daki “el-kelime mine’l-hikme” deyiminde geçen hikmet kelimesinde “alıkoymak, gem vurmak, sakındırmak” anlamı daha çok belirgindir. Zira bu deyimle kastedilen şey insanı iyi olana yönlendiren, çirkin ve kötü olandan alıkoyan sözdür. Böyle ahlâkî muhtevalı özlü sözlere hikmetin yanı sıra hüküm de denmektedir.[81]
Kur’ân-ı Kerîm’de hikmet, on yerde kitap kelimesiyle beraber olmak üzere yirmi defa geçmektedir; ayrıca üç defa “mülk”, birer defa da mev‘iza, hayır, âyet kelimeleriyle birlikte kullanılmıştır; “hikmetün bâliga” terkibi ise bizzat Kur’ân-ı Kerîm’i ifade eder.[82]
Hikmet-i Bâliğa, kuvvet ve gayeye isabet etme bakımından en yüksek dereceye ulaşmış hikmet demek olup, "mâ"dan veya "müzdecer"den bedeldir. Yahut hazfedilmiş bir mübtedânın haberidir. Yani üstün bir hikmet olan tehdidler ve haberlerle Kur'ân geldi.[83]
“Rububiyyet” makamına ulaşmak için “Hikmet” gerekmektedir.
“Kime hikmet verilmişse, onu büyük hayır verilmiştir” beyan-ı ilahisi bu mertebeye ışık tutmakta, hikmete ulaşılabilmesi için de “Re’sül hikmeti mehafetullah”
“Hikmetin başı Allah korkusudur” hadisinde belirtilen gerçeği idrak edip yaşamak gerekmektedir.
El Hakîm esmasının zuhuru ile âlemlerde oluşan her oluşum, bir hikmete bağlı olarak zuhura çıkmaktadır.
“Hikmet” nedir dersek zahiri görünümü olan bir şeyin hakikatine nüfuz etmek özüne varlığına nufuz etmek ondaki mevcut olan hakikati müşahede etmek, anlamaktır.
Kur’an-ı Kerim hikmetlerle dolu bir kitaptır, insan da Kur’an-ı kerim’in kardeşi olduğundan insan da hikmetlerle dolu bir varlıktır, bu hikmetleri kendimiz zuhura getirmemiz lazımdır ki yaşantımıza intikal ettirip onları muhafaza edelim yahut kullanalım. “ İz- -T-B- ”
(4/113) (Ve levlâ fadlullahi aleyke ve rahmetuHU lehemmet taifetün minhüm en yudılluke, ve mâ yudıllune illâ enfüsehüm ve mâ yedurruneke min şey'in, ve enzellAllahu aleykel Kitabe vel Hıkmete ve allemeke mâ lem tekün ta'lemu, ve kâne fadlullahi aleyke azîmâ;)
(4/113) Eğer Allah'ın sana lütuf ve merhameti olmasaydı, onlardan bir güruh seni sapıtmaya çalışırdı. Halbuki onlar, ancak kendi nefislerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler. Allah, sana Kitab (Kûr'ân)ı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah'ın sana olan lütfu büyüktür.” Efendimize (s.a.v) ait olan bu Âyet-i Kerîme onun varlığında hepimize aittir ve hepimiz ondan nasibimizi almalıyız. Bu Âyetleri anlayıp, idrak etmeye başladığımız anda bu Âyetler bize inmeye başlıyorlar. Bu Âyetler defalarca okunur fakat anlaşılmaz çünkü kabiliyet yoktur. İşte rahmetin en büyüklerinden biriside Cenâb-ı Hakk’ın bu Âyetleri anlayacak kabiliyeti vermesidir. Cenâb-ı Hakk rahmetinden bunların hepsini yapıyor fakat gaflette olup bunlara ilgisiz kalınılıyor. Efendimize (s.a.v.) ve ümmetine hikmet verilmiştir. Bilgiyi bir yönden kişi kendi çalışmasıyla üretir, bir de bilmediklerinin Hakk tarafından öğretilmesiyle öğrenir.[84]
2/269 kime ki “Hikmet” verilmişse ona çok hayırlar verilmiştir. İşte Hikmet olan bunlardır. “Hakim” Esmasının zuhuru ile meydana gelen hakikatlerdir. Bu bir bakıma Allah’ın kendi bizatihi eğitimidir bunlar “Kelam” mertebesinden eğitimidir, “Bişnev” biz de onu dinleyecek kulağa ve göze sahip olmamız gerekiyor ki bize intikal edebilsin bize ulaşabilsin, birçok sohbet olur da ulaşmaz bize kulak faaliyete geçmemiştir, kulak faaliyete geçmek ister göz geçmemiştir faaliyete, göz ister gönül geçmemiştir yer yapmaz. “ İz- -T-B- ” Allah’ın kullarına bildirmiş olduğu her hükmün bir zahiri bir batını vardır en azından bize hep zahirini anlattılar, bu bedenin halini anlattılar bunu da yarım yarım anlattılar, ne olduğunu bildirmediler, sen yap da Allah bilir dediler, hikmetini şeyhim bilir, Peygamberim bilir dediler. Peygamberin hikmetini bilir, peygambere o hkmet bildirilmek için verildi, kendine kalsın diye verilmedi, kendinde kalsın diye verilseydi dışarıya çıkmazdı Allah ile Rasulullah Efendimizin arasında olan bir hukuk olurdu dışarıya aksettirilmezdi. “ İz- -T-B- ” Hikmetin ana maddesi topraktır, toprağın da özü hikmettir. Yani bağrından nice nice, nice bilinmeyen şeyler çıkarmaktadır. Bir çuval toprak alalım saksının içerisine veya belirli bir yere koyalım, ona ne ekersek ekelim, içerisindeki bakterileri özellikleri itibariyle belki o toprak bazı bitkileri daha çok yeşertir, bazılarını daha az yeşertir içerisindeki tekibine göre ama her halukarda mutlaka bir şey yeşertir orada. İşte bu onun hikmetidir. Aynı havayı teneffüs ediyor aynı suyu aynı ışığı alıyor, burada bazen kırmızı bazen mor, bazen değişik değişik renkler çıkıyor. Nasıl oluyor işte bu hikmettir. Bazen aynı yerde meyveli ağaç bazen aynı yerde meyvesiz ağaç aynı yer aynı toprakta.
İşte hep hikmet içine وَنَفَخْتُ ruhundan üfledi, yani toprak olan hikmetin içine وَنَفَخْتُ yü üfledi. Yoksa toprak, taş toprak olarak üflenmedi. Neden havaya üflemedi, neden ateşe üflemedi, neden suya üflemedi, toprağa üfledi çünkü toprak hikmet özelliğini ortaya koyacak kabiliyeti var ve de terkip olarak ayakta duracak kabiliyeti var toprağın su ayakta duramıyor, durması için buz olması lazımdır. Buz ise hareketsizlik donuktur hareket edemez, Âdem sadece taş gibi heykel olurdu buzdan olsaydık. O zaman da faaliyeti olmazdı. İşte bunlar hep Allah’ın hikmetleridir, O’nun hikmeti en geniş ma’nâda toprakta zuhura çıkıyor, işte bu yüzden وَنَفَخْتُ içine ruhundan üfledi. Böylece toprağın ağırlığında hikmet ile ruhun hafifliğine necat yani huzur yani rahat huzur ile ulaşıp kurtulmuş oldu. İnsanlara verilen ilk necat budur. “İz- -T-B-” Eğer biraz müşahedemiz olsa yaz bahar geldiği zaman bir sürü yeşillikler çıkıyor, topraktan bunlar nereye gidiyor, tekrar toprağa gidiyor, Toprak aslında Hakk’ın Rahman Rahim ismi Hakiym, Hikmet ismi ve “Hay” ismi buradan zuhur ediyor, topraktan zuhur ediyor, gene kendi asıllarına dönüyor, bütün gelen varlıklar yani tekrardan gübre oluyor, saman oluyor, toprak onların anası olduğu için onları gene gönlüne çekiyor. “ İz- -T-B- ” Efendimiz (s.a.v.) miraç Hakkında şöyle buyurdu, Ben Kabe-i Muazzama’da iki kişi arasında uyku ile uyanıklık arasında yatmakta iken içi iman ve hikmetle dolu altından bir leğen getirdiler, boğazımdan karnıma kadar göğsümü yardılar, Zem zem suyu ile yıkayıp iman ve hikmet ile doldurdular ve katırdan küçük merkepten büyük “Burak” denilen beyaz bir hayvan getirdiler, Cibril ile birlikte gittik. (H.Ş) Cenâb-ı Hakk Kur’an-ı Azimüşşan’da Kur’an’ın ism-i zât olduğundan zâtî tecellisini kemâliyle ortaya getirmekte. Ne yönüyle ortaya getirmekte? Lisan ile anlatarak izah etmekte, ifşa etmekte, ortaya çıkarmaktadır. Yani beşerin anlayabileceği bir şekilde kendindeki sırları Kur’an vasıtasıyla insanlığa ulaştırması, Kur’an-ı Azimüşşan’ın özelliğidir. Eğer Kur’an-ı Azimüşşan gibi bir ilim kitabı, hikmet kitabı bize gönderilmemiş olsaydı bu hakikatleri anlamamız mümkün olamazdı. Yani ne kendimizi tanımamız mümkün olurdu, ne de Rabbımızı, ne de Allahımızı tanımak, ne de bu âlemleri bilmemiz mümkün olurdu. Sadece “namaz kıl, oruç tut,” dediler, bunu bu şekilde fiziki, fiili olarak yapar öyle uygulayan varlıklar olurduk. “ İz- -T-B- ” Âdemi hakikat olan toprak-hikem özelliğinin içine “venefahtu üflenmesi” (Ef’âl mertebesi) ve hikmetin başı olan Allah korkusu (rububiyet mertebesi) ile kişinin idrak düzeyi açılır. Miracı hakikat ile gönlüne iman ve hikmet dolar (sıfât mertebesi) . Ve gönül göğünde “Kamer” Ay’ın ikiye bölünmesi ile Hakikat-ı İlahi güneşinden alınan yansıma ile Hakikat-ı Muhammedi mertebesi ile en büyük hikmet olan Kûr’ân-ı Kerim hakkıyla ve arifane olarak aktarılmaya başlar (zât mertebesi).
Âyet sayısal değer (54+5= 59) 5+9= 14 dür. 14 ise Nûr-u Muhammedidir. Nûr-u Muhammedi tüm mertebelerin içinde olduğundan tüm mertebeleri aydınlatan “hikmet’ün baliga” (üstün hikmet) tir. (M.D.)
"Hikmet, eşyada Hakk'ın tecellîsini görmektir. 'Bâliga' ise, onun nefsin her mertebesine nüfuz edişidir."[85]
"Hikmet bâliga olmasına bâligadır, lâkin nefs, kesret perdesiyle mânia olur. Nuzur, ona sirâyet etmez."[86]
"Hikmet-i bâliga, 'Hakikat-ı Muhammediyye'den sâdır olan nûrdur. O, kalbin derinliklerine işler, lâkin nefs perdeli ise anlamaz."[87]