Fetevelle ‘anhum(m) yevme yed'u-ddâ'i ilâ şey-in nukur(in)
(6-7) O halde sen de onlardan yüz çevir. Onlar, o davetçinin (İsrafil'in benzeri görülmemiş) bilinmedik (korkunç) bir şeye çağırdığı gün, gözleri düşmüş bir halde dağılmış çekirgeler gibi kabirlerden çıkarlar.
Sen de onlardan yüz çevir ki, o gün çağırıcı, görülmedik müthiş bir şeye çağırır.
Kamer Suresi'nin 6. ayeti, kıyamet gününde yaşanacak dehşet verici bir çağrıyı ve bu çağrıya karşı müminlerin tutumunu ele almaktadır. Ayet, özellikle 'yüz çevirme' ve 'tanınmamış, dehşet verici şey' kavramları üzerinden ahiret gününün şiddetini ve beklenmedik doğasını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vely kökü, bir şeyin diğerine yakın olması, bitişik olması anlamını taşır. 'Tevellâ' fiili ise, bir şeyden yüz çevirmek, uzaklaşmak, sırt dönmek manasına gelir. Ayetteki 'fetevellâ anhum' ifadesi, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) inkarcıların söz ve davranışlarından yüz çevirmesi, onlara aldırmaması emrini içerir, zira onların akıbeti bellidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tevellâ' fiilini 'i'râd' (yüz çevirme) olarak açıklar. Bu ayetteki kullanımı, Peygamber'in (s.a.v.) inkarcıların alay ve inkarından yüz çevirerek, onlara karşı tebliğ görevini yerine getirdikten sonraki tutumunu ifade eder. Onların akıbeti Allah'a bırakılmıştır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'velâyet' kavramının Kur'an'daki geniş anlam yelpazesine dikkat çeker. 'Tevellâ' fiili, bu kökün olumsuz bir tezahürü olarak, bir şeyden uzaklaşmayı, ilişkiyi kesmeyi ifade eder. Ayetteki bağlamda, inkarcılarla olan manevi ve ahlaki ilişkinin kesilmesi, onlara karşı bir tür kayıtsızlık halidir, ancak bu, tebliğden vazgeçmek anlamına gelmez, aksine onların inatçı tutumlarına karşı bir duruş sergilemektir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Da'v kökü, bir şeyi kendine doğru çekmek, çağırmak, talep etmek anlamlarına gelir. Ayetteki 'yed'u' fiili, kıyamet gününde insanları hesap ve ceza için toplayacak olan davetçinin (İsrafil'in veya bir meleğin) çağrısını ifade eder. Bu çağrı, kaçınılmaz ve herkesi kapsayıcı olacaktır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'da'v' kelimesinin hem hayra hem şerre çağrı için kullanılabileceğini belirtir. Bu ayetteki 'yed'u' fiili, ahiret gününde insanları dehşet verici bir duruma, yani hesaba ve cezaya çağıran bir daveti ifade eder. Bu çağrı, insanların dünyada yaptıkları amellerin karşılığını görecekleri bir yere yöneliktir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'da'v' fiilinin Kur'an'da genellikle bir şeye yönlendirme, davet etme anlamında kullanıldığını belirtir. Kamer Suresi'ndeki bu kullanım, kıyamet gününün kaçınılmazlığını ve o gün herkesin bir çağrıya icabet etmek zorunda kalacağını vurgular. Bu çağrı, dünya hayatındaki gafletin sona erdiği, gerçeklerin ortaya çıktığı bir anı işaret eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ed-dâ'î' kelimesini 'çağıran' olarak açıklar ve bunun kıyamet gününde insanları haşre ve hesaba çağıran melek (İsrafil) olduğunu belirtir. Bu çağrı, insanların diriltilip toplandığı, kaçışın mümkün olmadığı bir anı ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ed-dâ'î' kelimesinin 'çağıran' anlamında olduğunu ve bu ayette kıyamet gününde insanları toplayacak olan meleği kastettiğini ifade eder. Bu çağrı, dünya hayatının son bulduğu ve ahiret hayatının başladığı anı işaret eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ed-dâ'î' kelimesinin 'çağıran' anlamında olduğunu ve bu ayetteki bağlamda, kıyamet gününde insanları hesaba ve cezaya çağıran meleği ifade ettiğini belirtir. Bu çağrı, tüm insanlığın bir araya toplandığı, amellerin tartıldığı dehşet verici bir günü tasvir eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nükr kökü, bir şeyi bilmemek, tanımamak, yadırgamak anlamlarına gelir. 'Nükür' kelimesi ise, inkâr edilen, yadırganan, alışılmadık ve dehşet verici bir şeyi ifade eder. Ayetteki 'şey'in 'nükür' olması, kıyamet gününde yaşanacak olayların insan aklının ve tecrübesinin ötesinde, korkunç ve beklenmedik olacağını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'nükür' kelimesini 'münker' (kötü, çirkin, yadırganan) ve 'şedîd' (şiddetli, korkunç) olarak açıklar. Bu ayetteki kullanımı, kıyamet gününde insanların karşılaşacağı durumun, dünya hayatında alışık oldukları her şeyden farklı, dehşet verici ve akıl almaz bir boyutta olacağını belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'nükür' kelimesinin 'bilinmeyen, tanınmayan, yadırganan' anlamında olduğunu ve bu ayetteki bağlamda, kıyamet gününün dehşetini ve o gün yaşanacak olayların insan tasavvurunun ötesinde olacağını vurguladığını ifade eder. Bu, insanların dünya hayatında karşılaşmadıkları, şaşkınlık ve korku uyandıran bir durumu tasvir eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'nükr' kökünün Kur'an'da genellikle olumsuz bir çağrışım taşıdığını ve 'bilinmeyen, yadırganan, kötü' anlamlarına geldiğini belirtir. Kamer Suresi'ndeki 'şey'in 'nükür' olması, kıyamet gününün sadece bilinmeyen değil, aynı zamanda korkunç ve dehşet verici bir gerçeklik olduğunu, insanların bu duruma hazırlıksız yakalanacaklarını ima eder.
Kamer Sûresi
Âyet-i kerime “Uluhiyet” mertebesinden “Risalet” mertebesine hitaptır.
“Pek şiddetli korkunç bir durumun olacağı gün” denilmiş gibidir.
Lafzen, “bilinmeyen” (nukur) -“insanların benzeri bir şeyle karşılaşmadıkları için hiçbir zaman bilemiyecekleri [yani, gözlerinde canlandıramayacakları] şeyler.”[88]
“yevme yed’u-ddâ’i” çağırıcının çağıracağı gün bu işle ilgili melek bilindiği gibi (إسرافيل) İsrafil isimli melektir. Sayısal değeri kısaca (1+60+200+1+80+10+30= 382) (3+8+2= 13) tür. (13) Hazret-i Muhammedin şifre sayısına bağlıdır.
İsrafil (a.s) ın görevide Zümer sûresi 68. Âyette geçmektedir.
(39/68) “Venufiha fî-ssûri fesa’ika men fî-ssemâvâti vemen fî-l-ardi illâ men şâa(A)llâh(u) sümme nufiḣa fîhi uhrâ fe-izâ hum kiyâmun yenzurûn(e)”
(39/68) (O gün) sûra üflenecek, ardından -Allah’ın diledikleri dışında- göklerde ve yerde bulunanların hepsi düşüp ölecek; sonra sûra yeniden üflenecek ve onlar birden ayağa kalkmış, etrafa bakıyor olacaklar.
Yine âyeti kerimeye dönersek etrafa bakarken daha önce görülmemiş bir şeye bakıyor olacaklar.
Bunu bu dünya hayatında ölmeden önce ölme ile ancak idrak edilebilir ama ayn’el yakin olarak gerçekleşeceği yer bâtın olan ahiret hayatıdır.
Kişiler zaten bu dünya hayatında yapmış oldukları Celal esmâsı yansımasını karşılığını bu dünya hayatında görecek olsalar ödleri kopar ve oracıkta ölürler. İşledikleri Cemal esmâsının karşılığındaki güzellileri görecek olsalar başları secdeden kalkmaz veya seyrettiklerinin hayranlığı ile daha dünya hayatında iken dünya yaşamının gereklerini yerine getiremeyecek hale gelirdi. Onun için biraz gaflet perdesi ile hayat idame etmektedir.
Ve efendimiz (s.a.v.) şahsında ümmetinden de mudill esmâsı üzere hayal ve vehimi bir yaşam süren inkar ehlinden yüz çevirmeleri istenmektedir. (M.D.)