Ve kullu şey-in fe'alûhu fî-zzubur(i)
İşledikleri her şey ise kitaplarda kayıtlıdır.
İşledikleri her şey, kitaplarda mevcuttur.
Kamer Suresi 52. ayet, insanların eylemlerinin ilahi kayıtlarda (kitaplarda) bulunduğunu vurgulayarak, ilahi bilginin kuşatıcılığını ve hesap verilebilirliği ifade eder. Ayet, 'şey', 'fiil' ve 'zubur' kavramları üzerinden bu ilahi kayıt sisteminin kapsamını ve mahiyetini dilbilimsel olarak ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şey' kelimesinin, varlığı sabit olan her şey için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'küllü şey' ifadesi, insanların yaptığı her türlü fiili, büyük-küçük, gizli-açık ayırt etmeksizin kapsayıcı bir anlam taşır ve ilahi bilginin her şeyi kuşattığını vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'şey' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'varlık' veya 'mevcut olan' anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayette ise, insanların işlediği tüm fiillerin, yani varlık alanına çıkardıkları her eylemin kastedildiğini belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'fiil' kelimesinin, bir işi yapma, icra etme anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'fe'alûhu' ifadesi, insanların kendi iradeleriyle ortaya koydukları her türlü ameli, sözü ve davranışı kapsar ve bunların ilahi katında kaydedildiğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'fiil'in, 'kavl' (söz) ve 'amel' (iş) gibi geniş bir yelpazeyi kapsayan bir kavram olduğunu açıklar. Ayetteki kullanımı, insanların sadece fiziksel eylemlerini değil, aynı zamanda niyetlerini ve sözlerini de içeren geniş bir 'yapma' anlamını taşır, zira bunlar da ilahi kayıtlara geçmektedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'fiil' kavramının, insanın sorumluluk alanına giren ve sonuçları olan her türlü eylemi ifade ettiğini belirtir. Bu ayette 'fe'alûhu' ifadesi, insanların dünya hayatında gerçekleştirdiği ve ahirette karşılığını göreceği tüm eylemleri kapsayan ahlaki ve dini bir sorumluluk boyutunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'zubur' kelimesinin 'kitaplar' anlamına geldiğini ve 'zebere' fiilinden türediğini belirtir ki bu fiil 'yazmak' demektir. Ayetteki 'fi'z-zubur' ifadesi, insanların yaptıklarının ilahi bir kayıt sisteminde, yani yazılı belgelerde muhafaza edildiğini mecazi olarak ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'zubur' kelimesinin tekilinin 'zebûr' olduğunu ve 'yazılmış şey' anlamına geldiğini açıklar. Kur'an'da bu kelime, genellikle ilahi kitapları veya amellerin kaydedildiği defterleri ifade eder. Bu ayette ise, insanların tüm fiillerinin eksiksiz bir şekilde kaydedildiği ilahi sicilleri kasteder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'zubur' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'yazılı belgeler', 'kitaplar' veya 'önceki vahiyler' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki bağlamda ise, insanların amellerinin kaydedildiği, ilahi bilginin ve adaletin tecelligahı olan kayıt defterlerini ifade eder, bu da hesap gününde delil olarak sunulacak olan belgelerdir.
Kamer Sûresi
Kavimlerin işedilerilleri suhuf ve kitaplarda vardır. Bunların Hakikat-ı Muhammedi programının ana seyrinde olanlarda Kûr’ân-ı Kerimde bildirilmiştir. İbrâhîm (a.s.) dan bahseden âyetler İbrâhîmiyet mertebesi kitabıdır. İsa (a.s.) lam ve İsevilerden bahsedilen âyetler İseviyet mertebesi kitabıdır. Diğerlerde buna emsaldir.
Bireysel olarak işlenilen herşeyi de yazıcı melekler kayda almaktadır. Ve bu kişinin birimsel varlığının kitabını oluşturmakta ve bu kitapta her şey yazmaktadır. (M.D.)
وَاِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظٖينَ~ ~ ~
(82/10) - Ve inne aleykum lehâfizîn.
(82/10) - Halbuki üzerinizde hâfızlar var
Ve inne muhakkak ki aleyküm sizin üzerinizde le hafizin hafazalar vardır. Muhafaza edici melekler vardır. Nedir bunlar? Kirâmen kâtibîn katip melekler vardır. Hani insânın bir omuzunda bir melek, bir omzunda bir melek vardır derler. Biri günahları yazar, biri sevapları yazar. İşte onlardan bahsediyor ve de bunu şüpheye mahâl bırakmadan kat’iyetle olduğunu söylüyor. Ve inne muhakkak ki aleyküm sizin üzerinizde le hafızîn muhafaza edici hıfz edici melekler vardır. Bunlar nedir?
كِرَامًا كَاتِبٖينَ~ ~ ~
(82/11) - Kirâmen kâtibîn.
(82/11) - Kiram kâtibler var
İkram edilmiş meleklerdir. Yâni buradaki ikram insânın yaptığı fiillerin neleri ifâde edebileceğini ayırma hassasına vakıf olanlar demektir. Çünkü bu ilmi onlar bilmemiş olsalar, bizim yaptığımız fiilleri yanlış değerlendirirler. Bizim yaptığımız fiiller neyi ifâde ediyorsa şifre olarak onlara ikram edilmiş. Yâni bu bilgi verilmiş, o bilgiye göre ayrıştırıp onları yâni ayırmak sûretiyle, günahları bir tarafa, sevapları bir tarafa yazıyorlar, yâni ayırma kabiliyetine sahipler, bu ikram verilmiş. Bu ilim verilmiş onlara, ayrıca ilimde verilmiş, ayrıca yazma, çizme ilmide bilgisi de verilmiş.
Ama bu harfleri mi kullanıyorlar yazarlarken, lâtif bir başka mors alfabesi gibi bir başka sistem mi kullanıyorlar?
Onu biz bilmiyoruz şu anda yalnız “ıkra’ kitabek” (17/14) “kitabını oku bugün sana bu yeter” denildiğinde kişi, bunu okuma kabiliyetinde olması lâzım geldiği anlaşılıyor. Yâni okuyabilecek durumda olması lâzım ki, oku diyorlar. Bir çocuğa öğretildikten sonra oku denir, öğretmeden neyi okuyacaksın? Ama şimdi siz diyeceksiniz ki, Kûr’ân’ın ilk geldiği kelime de oku idi, ama elde bir şey yoktu, neyi okuyacaktı. Neyse orasına sonra başka bir zamanda bakarız. yâni sistem olarak evvelâ öğretiliyor, sonra oku deniyor. o kitâplarda bize verildiği zaman bütün insânlığa da bu kitâplar, verileceğinden arapçayı bilmeyen başka insân topluluklarına bu kitâp hangi lîsânda gelecek? Arapça mı gelecek nasıl gelecek? Bize nasıl gelecek? Kûr’ân mânâsında mı yoksa Türkiye olarak kullandığımız Türk lugatı şeklinde mi gelecek? Tabî ki, başka nasıl olabilir yâni biraz mantıklı düşünürsek, arapça gelirse, Çinli de Arapça bilmedikten sonra bakıp bakıp ne olduğunu anlayamacak. O zaman değerlendiremeyecekte, ama burada ne takdim ettiğini, ne bıraktığını bilecek diyor. O kitabı okuduğu zamanda, bunları anlayacaktır.
Demek ki her millete kendinin lîsânında kitabı gelecek ama Cenâb-ı Hakk onlara ve bütün insânlara, aynı lîsânı öğretmekten aciz mi? Değil. Birer sistem gibi bir anahtar beynimizde çeviri, verir. İnsâna oraya şifre olarak koyuverir. Arapça olarak bizde herşeyi okuyabiliriz. Bu da ayrı bir sistem, yâni ayrı bir düşünce tarzı olasılıktır. ”Sünnet Allahu Lâ tebdilâ” (35/43) “Allah'ın yolunda değişiklik bulamasın,” dediğine göre demek ki, her millete kendi lîsânına göre o kavmin şeriatı üzere melekler yazacaklar, diğerlerine islâm şeriatı üzerine sevap günah yazmazlar. Çünkü İslâm gelmezden evvel geçen kavimler vardır. Onlarında kitâpları verilecek mahşerde, O zaman islâmî hukuktan değil, tevrati ve incildeki, suhuflardaki hukuktan ölçü alınarak hesap kitâp yazılır. O melekler onlardan yazacak veyahut yazdılar. Bakın, araştırmaya başlayınca işin içinden neler çıkıyor değil mi?[145]