Ve kullu saġîrin ve kebîrin mustetar(un)
Küçük, büyük her şey satır satır yazılmıştır.
Küçük, büyük hepsi satır satır yazılmıştır.
Kamer Suresi 53. ayet, evrendeki her şeyin, küçüğünden büyüğüne kadar, ilahi bir kayıt altında olduğunu ve bu kaydın eksiksiz bir şekilde tutulduğunu vurgulamaktadır. Ayet, Allah'ın ilminin kuşatıcılığını ve her şeyi kapsayıcılığını dilbilimsel bir kesinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sağîr' kelimesini 'büyüğün zıttı' olarak tanımlar ve Kur'an'da genellikle bir şeyin azlığını, önemsizliğini veya boyutunun küçüklüğünü belirtmek için kullanıldığını ifade eder. Bu ayette ise, Allah'ın ilminden hiçbir şeyin istisna tutulmadığını, en küçük detayların dahi kaydedildiğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'sağîr'i 'küçük olan' şeklinde açıklar ve 'kebîr'in mukabili olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın kayıt sisteminin kapsamlılığını, en önemsiz görünen şeyleri bile içine aldığını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kebîr' kelimesinin 'büyüklük, azamet' anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayette 'sağîr' ile birlikte kullanılması, Allah'ın ilminin ve kaydının hiçbir şeyi dışarıda bırakmadığını, en büyük olayların ve varlıkların da bu kayda dahil olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kebîr'i 'büyüklük, azamet' olarak tanımlar ve 'sağîr'in zıttı olduğunu ifade eder. Ayetteki bağlamda, Allah'ın her şeyi kuşatan ilminin ve yazımının, evrendeki en büyük varlıkları ve olayları da kapsadığını, hiçbir şeyin O'nun bilgisinden kaçamayacağını belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'müstatar' kelimesinin 'yazılmış, kaydedilmiş' anlamına geldiğini belirtir. Bu ayetteki kullanımıyla, Allah'ın ilminde her şeyin, küçük veya büyük fark etmeksizin, bir kitapta veya levhada yazılı olduğunu, hiçbir şeyin unutulmadığını mecazi bir anlatımla ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'satr' kökünden türeyen 'müstatar' kelimesini 'yazılmış, kaydedilmiş' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, Allah'ın ilminde her şeyin düzenli bir şekilde, satır satır yazılı olduğunu, bu yazımın eksiksiz ve hatasız olduğunu vurgular. Bu, ilahi bilginin ve kaderin kesinliğini ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'müstatar' kelimesinin 'yazılmış, kaydedilmiş' anlamında olduğunu ve 'istitar' fiilinin 'yazmak, satıra dizmek' manasına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın ilminin ve kudretinin her şeyi kuşattığını, hiçbir şeyin O'nun kaydından hariç kalmadığını, her şeyin Levh-i Mahfuz'da yazılı olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'kitap' ve 'yazma' kavramlarının, ilahi bilginin ve kaderin kesinliğini ve değişmezliğini ifade ettiğini belirtir. 'Müstatar' kelimesi de bu bağlamda, Allah'ın evrendeki her şeyi, en küçük detayına kadar önceden belirlediğini ve kaydettiğini gösteren güçlü bir sembolik ifadedir.
Kamer Sûresi
Âyeti kerimeyi anlayabilmemiz için bir önce ki âyete de bakmamız gerekmetedir.
(54/52) – “Yaptıkları her şey kitaplarda (amel defterlerinde) mevcuttur.” Yapılan her şey kitaplarda yani amel defterlerinde mevcut ve küçük büyük her şey satır satır yazılmıştır.
Bu kitapların nasıl olduğu Hakk’a sûresinde belirtil-miştir. Mealen;
(69/19) - “Kitabı sağ tarafından verilen:" Alın, kitabımı okuyun" der.”
(69/25) - “Kitabı sol tarafından verilene gelince, der ki:" Keşke, bana kitabım verilmeseydi!"
Burada bahsedilenler cehennem ve cennet ehli olduğu gibi, bilindiği gibi sağ Akl-ı Küllü ve sol da Nefsi küllü temsil etmektedir.
Âyette bahsedildiği gibi İrfaniyet yolu olan “Terzi Baba” yollunda da tüm kardeşler görmüş oldukları zuhurat ve düşünce, tefekkür ve hallerini Efendi Babamız ve Efendi Baba’mızın görev verdiği dervişlere yardımcı olan evlâtları satır satır yazılan bu kayıtları alıp dosyalayarak âyetin hükmünü daha bugünden yerine getirmektedir. “Hatır unutur, satır unutmaz” demişlerdir.
Buraya bu âyete geldiğimde müşahade ettiğim küçük ama büyük bir hatıramı satır satır yazayım. İnşeAllah
03-01-2016 tarihinde Kavacık sohbeti öncesinde Ah… isimli kardeşimiz zuhurat yazımı hakkında konuşuyorlardı.
Efendi Babam görülen zuhuratların teker, teker numara verilmesi gerekliliği ve birbiri ile ayrılması gerektiğini aksi takdirde birbirine karıştığını, bulunan derse hangi tarihte başlandığının belirtilmesi gerektiğini ifade ediyordu. Böylelikle her bir zuhurat belli olmakta ve gerekirse yorumlandığı ve yazılanlarında aynı zaman da kendini ifâde etme ve edebiyat eğitimi olduğunu anlatıyordu. Ah… kardeş’te demek ki her bir zuhuratı (yani küçük büyük ayırt etmeden) yazmak önemli değil mi? Eğer bunları gizlersek, istenilen cevap ve eğitim alınamaz? Diye sordu. Efendi Babamda evet diye söylenenleri teyit etti. İşte daha bugünden “Terzi Baba” İbretik kitaplarında, Mektuplar ve Zuhuratlar kitaplarında bu haller satır, satır yazmakta ve isimler gizlendiğinden bu kişiler yazılanların kendilerine ait olduğunu bilmektedirler.
Efendi Babam “Arası” adlı şiirinde bu hakîkati bizlere, Eğer yazmasaydım bunları, uçar gider idi benim ile Rabb-im lutfetti gayreti, kâlem ile kâğıt, arası. [146]“ İz- -T-B-
Kâleme aldığı kitab ve 1958 yılından bu yana mektup ve mesajlaşmalarını derleyerek “satır, satır” yazmakta ve kendisinden sonra gelecek olan nesillere irfâniyet hakikatlerini bir külliyat, bir miras olarak bırakma çalışmalarına büyük bir özveri ve emek harcayarak devam etmektedir.[147] “ İz- -T-B- ”
İşte Cenab-ı Hakk’ın bu devrede Hakikat devresi sonları Marifet devreleri başı yani Zat’i tecellilerinin başlarında tabi önümüzde çok muazzam hadiseler olacak bunlar istesek de istemesek de yaşanacak bu sel geliyor tufan geliyor, geldi zaten devam ediyor olacaktır. İşte kim ki daha evvelki haberlerde de belirtildiğinde bu nefis tufanında Nuh’un gemisine binebilirse kendini kısmen kurtarabilmiş oluyor. O gemiye binemediğimiz sürece o tufan götürecek.
Senin gemin zaten Nuh’un gemisi وَحَمَلْنَاهُ عَلَى ذَاتِ اَلْوَاحٍ وَدُسُرٍ 54/13 “çivilerle levhalarla olan gemiye yükledik” diyor. Çivilerle levhalarla diyor Kur’an-ı Kerim’de, çivilerle levhalarla yapılmışa yükledik diyor. Ayrıca orada gemi de yoktur, eğer o mutlak tahta demir gemiden bahsetmiş olsaydı gemi lafsını kullanırdı. Nasıl ki başka ayetlerde اَلَمْ تَرَ اَنَّ الْفُلْكَ تَجْرِى فِى الْبَحْرِ بِنِعْمَتِ اللَّهِ لِيُرِيَكُمْ مِنْ اَيَاتِهِ اِنَّ فِى ذَلِكَ لاَيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ 31/31 o gemileri görmezmisin dağlar gibi denizlerde dalgalarda giderler rahmetimizden bunları da verdik diyor. Burada çivilerle levhalardan bahsettiği gemi bizim vücut gemimizdir. Levhalar dediği üstümüzdeki deridir, çiviler dediği kemiklerimiz oynak yerlerimiz, ona yükledik diyor, neyi manayı Nuh’u yani Nuh (as) da belirtilen manayı bu vücut gemisine yükledik diyor.
İşte biz bu vücut gemisini bu vücut gemisinin bir ismi de Muhammedi teknesidir, Muhammedi teknesini Hakikat-ı Muhammedi deryası sahiline götürebilirsek bize gelecek olan nefis deryasından kurtulmuş oluruz. Muhammedi deryada sakin olarak yüzeriz, hangi iskeleye gitmek istiyorsak o iskeleye gideriz. Yani İbrahim iskelesine İsmail iskelesine Yakub iskelesine, Yusuf iskelesine zaten seyir bu değil mi, bu bedenle yani bu gemi ile bu mana âleminde mana deryasında yüzmeliyiz. İşte kim ki gönlünü Hakk’a bağlamıştır, kendi gönlünde nefsaniyete yer bırakmamıştır, hayale ve vehme o bu deryadan Celal deryasından sakin kalmıştır.
Hadi ve Mudil isimleri her zaman tecelli ediyor, zaman zaman Mudil ismi daha fazla yaygın oluyor, yeryüzünde nasıl zaman zaman yağmurun daha fazla olduğu gibi zaman zaman güneşin daha fazla olduğu gibi zaman zaman Mudil ismi zaman zaman Hadi ismi yeryüzünde ağırlığını gösterir. Onun için bakarsınız bir bölüm bir süre insanların çok imanla yaşadığı dünyanın çok güzel devreleri olduğunu görürüz, ama bir bakıma da dünyada çok kargaşalar ve çok kavgalar olduğunu görürüz cihan savaşları gibi işte o savaşlarda Mudil Esmasının ve Cabbar Esmasının ağırlığı olduğundan onlar daha çok ortaya çıkmaktadır.
Biz batıdan evvel bunları ortaya çıkarmamız gerekiyordu, zaten öyleydik ama bu düzeyi kaybettiğimiz için nefsaniyet ağır bastığı için yavaş yavaş batının o günlerdeki yavaş yavaş tesiriyle birlikte gerek okullar gerek siyasetle üstünlüğü ile maddi manevi yönde üstünlüğü ile manevi diyorum çünkü batılılar İseviyet dinine bizden çok bağlıdırlar o yönden üstündüler biz şeriat mertebesinde uğraşıyorken onlar ruh mertebesi ile meşguldüler. Bizde ruh mertebesi var daha üstü var ama biz ef’al mertebesi ile uğraştığımızdan oraya ulaşamadık ama onlar ruh mertebesi ile ilgilendiler.[148] “ İz- -T-B- ”
“KÂLEM” bir araçtır, yerde veya masa üzerinde yatay veya dikey durduğunda hiçbir işlevi olmamaktadır. O’nu faaliyete geçiren bir eldir, eli faaliyete geçiren koldur, kolu faaliyete geçiren gövdedir, gövdeyi faalite geçiren baştır, başı faaliyete geçiren ise akıldır. Mühim olan bu aklın alanıdır, Eğer akıl nefse bağlı ise ömür boyu nefsi emarenin hizmetindedir, bu akl-a, “akl-ı maaş-maişet akl-ı” da denir ve o sahayı yazar.
Eğer akıl, “akl-ı külle bağlı olan-akl-ı selim” ise o zaman ömür boyu o kâlem Hakk-ı yazar. Bu akla, akl-ı mead-varılacak akıl, derler. Bazıları “akl-ı aşer-onuncu akıl” da derler. Fakirde, “İrfan mektebi” derslerine göre “akl-ı isna aşer-on ikinci akıl” diye isimlendirmiştir.
Bu makamda akıl “Akl-ı küll” dür. Bu ise aklı evvelin “Furkaniyyet” makamından ilmi olarak sembollerle manaları suretlendirmesine vesiledir. Bu da âlemler boyunca tecelli kâlemlerinin “kiatab-ul mübin”e esma-i ilâhiyyelerin (Vemâ yesturun.) âlem sayfaları üzerine satırlar halinde devamlı yazılmasıdır.
Bu satırlar üzerine a’ya-nı sabite formlarının kudret kâlemi nezdinde yazılımı varlığın varoluşunun ilk gününden başlayıp ebediyen devam edeceği açıktır.
Her bir kimlik ve varlıklar bu yazılımların “yesturn” satırların hepsi o varlığın hakikatlerini yazmaktadır. Bu konuda bir irfan ehli şöyle demiştir.
“Hep kitabı Hakk’tır eşya sandığın,
Ol okur kim seyru evtan eylemiş.” Ey kardeş “eşya-şey’iyyet sandığın her şey Hakk’ın o mertebedeki “yesturun-satırlara yazılı bir ilâh-i kitabıdır.
Bu İlâh-i kitabı okuyan ancak “seyru evtan-vatanları seyreden” yani “meratibi İlâhi-İlâhi mertebeleri seyru sülûk ederek seyredenler, büyük bir irfaniyyetle okur demek istemiştir. Bu irfaniyyeti kazanmakta gerçek bir Ariften oldukça uzun bir süre eğitim almakla mümkün olabilmektedir. Bu hususun ilk hali ise kişinin evvelâ kendini bilmesi (م ن ) (Men-Kim) liğini tesbit etmesine bağlıdır. Bunlar evvelâ, “İkra’ kitabek” te (17-İsra-14) olduğu gibi kendi (م ن ) (Men-Kim) varlık kitaplarının, sayfalarındaki “yesturun-satırlarını” okurlar. Daha sonrada âlem kitabının sayfalarındaki, “yesturun-satırlarını”[149] gönülden tenzih, teşbih, ve tevhid, hakikatleri yönleriyle, her mertebeden okurlar. Bunlar mutlak irfan ehli muhabbet yönlü Ariflerdir, bunların dışında gerçek mana da yesturun-âlem kitabını hakkıyle okuyacak kimseler yoktur.[150] “ İz- -T-B- ”