Ve-in yerav âyeten yu'ridû ve yekûlû sihrun mustemir(run)
Onlar bir mucize görseler yüz çevirirler ve "Süregelen bir sihirdir" derler.
Bir mucize görseler hemen yüz çevirirler ve "süregelen bir büyüdür" derler.
Kamer Suresi'nin 2. ayeti, inkarcıların mucizeler karşısındaki tavrını ve bu mucizeleri 'sihir' olarak nitelemelerini ele almaktadır. Ayet, 'görmek', 'yüz çevirmek', 'sihir' ve 'sürekli olmak' gibi kavramlar üzerinden, hakikati reddetme eğilimini ve bu reddiyenin gerekçesini dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rü'yet' kelimesinin hem gözle görmeyi hem de kalple idrak etmeyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'yerev' kelimesi, inkarcıların mucizeyi gözleriyle görmelerine rağmen, kalpleriyle idrak etmediklerini, dolayısıyla hakikati reddettiklerini vurgular. (s. 350)
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'rü'yet'in bazen 'bilmek' anlamına da geldiğini ifade eder. Bu ayette ise, mucizeyi açıkça görmelerine rağmen, onu sihir olarak nitelemeleri, bilmelerine rağmen inkar etme durumunu ortaya koyar. (s. 205)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'i'râz' kelimesinin 'yüz çevirmek' ve 'terk etmek' manalarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yu'ridû' fiili, inkarcıların apaçık bir delil (ayet) karşısında dahi hakikatten yüz çevirip onu kabul etmeme eğilimini gösterir. (s. 439)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'i'râz'ın bir şeyden uzaklaşma ve onu terk etme anlamını taşıdığını açıklar. Bu bağlamda, inkarcıların mucizeyi gördüklerinde dahi, onu kabul etmek yerine ondan uzaklaşmayı ve inkar etmeyi tercih ettiklerini vurgular. (s. 642)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sihr' kelimesinin 'göz bağcılığı' ve 'gerçek olmayan şeyi gerçek gibi gösterme' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'sihrun' ifadesi, inkarcıların peygamberin getirdiği mucizeyi, gerçeküstü bir olay olarak değil, aldatıcı bir illüzyon olarak gördüklerini ortaya koyar. (c. 2, s. 235)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'sihr' kavramının, genellikle peygamberlerin mucizelerini inkar edenler tarafından kullanılan bir itham olduğunu belirtir. Bu ayette de 'sihr', inkarcıların hakikati çarpıtma ve onu değersizleştirme çabasının bir aracı olarak kullanılmıştır. (s. 210)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'sihr'in gizli ve ince bir şekilde yapılan, gerçeği değiştiren eylemler için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'sihr' nitelemesi, inkarcıların mucizeyi, doğal düzenin dışında, aldatıcı ve hileli bir eylem olarak gördüklerini gösterir. (c. 3, s. 248)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'istimrâr' kelimesinin 'devamlılık' ve 'kesintisizlik' anlamlarına geldiğini açıklar. Ayetteki 'müstemirr' ifadesi, inkarcıların mucizeyi anlık bir olay olarak değil, peygamberin sürekli olarak başvurduğu bir aldatma yöntemi olarak gördüklerini, böylece mucizenin etkisini tamamen ortadan kaldırmaya çalıştıklarını gösterir. (c. 3, s. 187)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'müstemirr' kelimesinin, bir şeyin sürekliliğini ve kesintisizliğini vurguladığını belirtir. Bu ayette, inkarcıların 'süregelen bir sihir' demesi, mucizenin tek seferlik bir olay olmadığını, aksine peygamberin sürekli olarak insanları aldatmak için kullandığı bir yöntem olduğunu iddia ettiklerini gösterir. (s. 312)
Kamer Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Yolumuza Fusûs’ül Hikem şerhi ile devam edelim.
Ve tahkikatı resul kezâlik bildi ki, muhakkak emr-i mu'ciz bir cemaata zahir oldukda, onlardan ba'zıları onun nezdinde mü'min olur; ve onlardan, onu bilen ba'zıları da, ona inkâr eder; ve zulüm ve ulüvv ve hased ile ona tasdiki izhâr etmez; ve onlardan ba'zısı da bunu sihre ve îhâma ilhak eder. İmdi vaktâ ki rusül, bunu ve ancak kalbini Allah Teâlâ'nın nûr-ı îmanla münevver kıldığı kimsenin mü'min olduğunu ve bir şahıs, îman denilen bu nûr ile nazar etmediği vakit, onun hakkında / emr-i mucizin nef vermediğini gördü; şu halde eseri nâzirînde ve onların kalblerinde âmm olmadığı için, umûr-ı mu'cize talebinden himem kasır oldu (14).
Ya'nî resul, mu'cizenin delili ikâmesinde mübalağa, kavminin helakini mûcib olduğunu bildiği gibi, şakk-ı kamer ve ihyâ-yı emvât ve sâire misillû emr-i mu'ciz, bir cemaata zahir olduğu vakit, onlardan ba'zılarının bu mu'cizâta îmân edeceğini ve eyliyeceğini; ve meselâ zamân-ı saadette bulunan Velîd ve sâire misillû zulüm kasdıyla ve Ebû Cehil gibi de yüce makam ve galebe maksadıyla ve kendi vicdanına karşı nübüvveti teyakkun eden Medine yahûdilerinden Ebû Amir gibi hased sebebiyle tasdiki ızhâr etmeyeceklerini; ve ba'zılarının (Kamer, 54/2) onlar mu'cize görseler, yüz çevirip bu sihr-i dâimdir, derler" âyet-i kerîmesi mucibince sihre ve îhâma ilhak edeceklerini dahi bilir. Nitekim zamanımızın zâhiri gören olan tabiat esirlerinden birisi, berât-ı dalâlet-i olan bir manzumesinde:
Mugfil u muğfel o İsa, Musa Köhne bir kizb-i mutalsamdır asa demiş, yani; Aldatan aldatılan o Îsâ, Mûsâ Köhne bir sihirli yalandır asâ demiş ve bu zincirleme hezeyanlarıyla kendisinin hakikatleri gören olduğunu iddia eylemiştir.
Binâenaleyh peygamberler, ümmetlerinin ikrar ve inkârda ahvâl-i muhtelife ve isti'dâdât-ı mütefâvitesini ve ancak Allah'ın nûr-i îmanla kalbini münevver ettiği kimselerin îman getirdiğini; ve mu'cizeye ve peygambere îman denilen nur ile nazar etmeyen kimse hakkında mu'cizâtın fâide vermediğini gördüklerinde, kavimlerine mu'cizâtın delili ortaya çıkmasıyla dalâletten hidâyete dönmeleri için, hakta mu'cize emirlerini taleb hususunda onların himmetleri kasır oldu. Çünkü mu'cizenin te'sîri ona nazar edenlerin zahir vücudlarında ve kalblerinde umûmiyyet üzere vâki' olmaz.
Zahir vücudlarında te'sîrin umûmî olmayışı, cümlesinin kalbleri nûr-i îman ile münevver olmamasındandır. Yani herkeste mucizenin tesiri aynı şekilde olmaması iman nurlarının kendilerinde olmamasındandır. Ve kalblerinde te'sîrin umûmî olmayışı da, isti'dâdât-ı zâtiyye ve gayr-ı mec'ûlelerinin farklılık bulunmasındandır. İsti'dâd-ı gayr-ı mec'ûl Fass-ı Üzeyrî'de izah olunmuştur; oraya müracaat buyrulsun. Binâenaleyh, kalbi ezelde nûr-i îmanla nurlanmış olan kimse, bu âlem-i şehâdette dahî, mü'min olarak zahir olur; ve ilm-i ilâhîde ayn-ı sabitesinin hidâyete isti'dâdı olmayan kimseler dahî, bu âlemde hidâyetle zahir olmazlar.[78] “ İz- -T-B- ” Yolumuza Messnevi-i Şerif beyitleri ve şerhi ile devam edelim.
Eğer sana görüşte zorluk gelirse, o halde ayın yarılmasından sen şüphe tutarsın.
Eğer Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.)'in yıldızlara emîr ve hâkim olması, düşünsel görüşün i’tibâriyle sana zor görünürse, o halde yıldızlar üzerinde hâkimiyetten ibâret olan Resûl-i Ekrem'in "ayın yarılması" mu'cizesinde senin şek ve şüphen vardır demek olur.
Bilinsin ki, bu yarılma mu'cizesinin olduğunu islâmdan ba’zıları tasdîk etrmezler de, derler ki: "Eğer ay yarılmış olsaydı, dünyânın her tarafındaki ahalisinden elbette görenler olurdu. Oysa böyle bir rivâyet yoktur." Bu mu'cize hakkındaki rivâyete göre ay, Mekke-i Mükerreme'deki Hirâ Dağı’nın arkasından henüz doğmakta idi. Kureyş'den ba’zıları Resûl-i Ekrem Efendimiz'den mu'cize istediler. İsimleri tefsîrlerde geçen ba’zı kimselerin karşısında Risâletpenâh Efendimiz parmağı ile aya işâret buyurdular; ay ikiye ayrıldı; birisi Hirâ Dağı’nın zirvesinin bir tarafında ve diğer parçası da diğer tarafında göründü; ve derhal yine birleşti. Şimdi ay, Hirâ Dağı’nın arkasından doğarken, ancak Hint ve Çin taraflarından görünebilir idi. Bir buçuk asır evvel Hindistan’da hafriyât esnâsında bir heykel bulunduğu ve üzerinde "ayın yarılması senesinde yapılmıştır" ibâresi olduğunu Hoca İshak Efendi'den naklederler.
Fakîr de, Çin'de eski bir köşk üzerinde ayın yarılması senesinde binâ edildiğinin yazılı bulunduğu, Melâmiyye'den Maksûd Efendi'den bizzât işittim. Ve Kur’ân-ı Kerîm'de de:
(Kamer, 54/1,2) “İkterebetis sâatu ven şakkal kamer (1) “Ve in yerev âyeten yu’ridû ve yekûlû sihrun mustemirr” (2)
"Kıyâmet yaklaştı ve ay yarıldı ve eğer bir âyet görseler yüz çevirirler ve bu “sürekli bir sihirdir” derler" Âyet-i kerîmesinde bu olaya işâret buyrulmuştur. İslâm ehlinden bu olayın olmadığını iddiâ edenler, bu âyeti te'vil edip, kıyâmet gününde ay yarılacak ma’nâsını verirler. Cenâb-ı Pîr te'vil edenlere hitâben aşağıda buyururlar.
Ey gizlide hevâyı tazelemiş kimse, îmânını tazele; dil sözünden değil!
Ey hamurunda bâtıl hayâllere tâbi’ olarak her an nefsânî hevâsını tâzeleyen kimse, kalbinden bu bâtıl hayâlleri def’ etmek sûretiyle îmânını tazele. Kalbin bâtıl hayâller ve nefsânî hevâ ile dolu iken, lisânen kelime-i tevhîdi söylemek, îmân tâzelemek değildir. Nitekim âyet-i kerîmede:
(Nisâ, 4/136) “Yâ eyyühellezîne âmenû âminû”
"Ey lisânen kelime-i tevhîdi zikr edip, îmânını göstererek îmân edenler; kalbinizden de îmân ediniz!" buyrulur.
Hevâ tâze oldukça îmân tâze değildir; çünkü bu hevâ o kapının kilidinden ayrı değildir.
Ya’nî dîn yolunda her an senin kalbine yeni yeni bâtıl hayâller ve bozuk fikirler ve türlü türlü filozofluklar geldikçe îmânın tâzelenmesi mümkün değildir. Çünkü bu nefsânî hevâ, hakîkî îmân kalesinin kapısının kilidinden başka bir şey değildir. Ya’nî bu nefsânî hevâ o hakîkî îmân kapısını kilitler. Nitekim âyet-i kerîme şöyle buyrulur:
(Câsiye, 45/23) “E fe reeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin”
"Hevâsını ilâh edinen kimseyi görmedin mi? Oysa Allah Teâlâ onu ilim üzerinde şaşırttı" Bâkir olan kelimeyi te'vîl etmişsin; sen Kur'ân'ı değil, kendini te'vîl et!
Ya’nî Kur’ân’ın sana karşı açılmamış ve bâkir kalmış olan kelimesini nefsâni hevâna göre te'vîl etmişsin. Sen Kur’ân’ı te'vîl etmekten vazgeç de kendi kalbini te'vîl et ve âlemin hakîkatine çevir! Nitekim hadîs-i şerîfte "Hevâsı benim getirdiğim şeye tâbi’ olmadıkça, sizden biriniz mü'min olmaz" buyrulmuştur. Bundan dolayı Kur’ân’ın bâkir kelimelerinin ma’nâlarını yine Peygamber ve onun vârisleri açabilir.
Kur'ân'ı hevâ üzere te'vîl ediyorsun; yüksek olan ma’nâ, senden alçak ve eğri oldu.
Ya’nî Kur’ân’ı kendi hevâna uydurup te'vîl ettiğin için, kelimelerin yüksek ve yüce olan ma’nâları, senin fikrin gibi alçak ve eğri oldu. Nitekim hadis-i şerîfte “Kim ki Kur’ân’ı kendi görüşüyle tefsîr ederse, kendisine ateşten oturacak bir yer hazırlasın" buyrulur.[79]
"Benim elim felek üzerinde hüner gösterdi; ey okuyucu, "inşakka'l-kamer” diye oku!"
“Benim yed-i tasarrufum, âlem-i sûret olan feleğin üzerinde hüner ya’ni mu’cize gösterdi ve âlem-i sûrette muhâl addolunan bir şeyi mümkin gösterdi. Bu mu’cizenin vukuuna vâkıf olmak istersen, ey Kur’ân-ı Kerîm’i okuyan kimse, (Kamer, 54/1) “Kıyâmet yaklaştı ve ay yarıldı” âyet-i kerîmesini oku!” Cenâb-ı Pîr’in bu beyân-ı âlîsinde bir nükte vardır: Ma’lûmdur ki, her zamanda mevcûd olan münkirler, ayın yanlmasını muhâl gördükleri için inkâr ederler. Zamân-ı saâdette Peygamber-i zîşânın etrâfını muhît olan müşriklere karşı yine onlann nazarlarında vâki’ olan inşikâk-ı kamer mu'cizesi Kur’ân’da i’lân buyuruldu. Bunu müşâhede eden müşrikler, Kur’ân-ı Kerîm’in ve cenâb-ı Peygamber’in hasmı olduklan halde bunu inkâra kendilerinde mecâl bulamadılar da, vukuunu tasdîkan (Kamer, 54/2) “Bu sihr-i müstemirdir” dediler. Zîrâ sihir, hârikulâde olan bir şeye derler. Bu beyt-i şerîfte, zamâne münkirlerine karşı bu nükte beyân buyurulur.
Bu sıfat da akılların za'fından dolayıdır; zuafâya kudretin şerhi ne vakit revâdır?
Bu sıfat, ya’ni enbiyânın vârisleri olan evliyânm âlem-i sûrette havârık göstermek husûsundaki sıfat-ı kudretleri dahi, sûret dâiresinde mahsûr kalan akılların za’fından ve ma’nâya intikal edememelerinden dolayıdır. Onlar bu havânkı görmedikçe, kuvâ-yı tabîiyyenin fevkinde olan kudret-i Hakk’a îmân etmezler. Binâenaleyh, bir ma’nâ-yı vâsi’ olan kudret-i Hakk’ı, zaîfü’l-akl olan kimselere lafız ve kelâm vâsıtasıyla şerh etmek mümkin midir?[80]