Ve keżżebû vettebe'û ehvâehum(c) ve kullu emrin mustakir(run)
Peygamberi yalanladılar, nefislerinin arzularına uydular. Halbuki her iş, (Allah nasıl takdir ettiyse öylece) gerçekleşecek (değişmeyecek)tir.
Yalanladılar, nefislerinin arzularına uydular. Halbuki her iş yerini bulacaktır.
Kamer Suresi 3. ayet, inkarcıların hakikati yalanlamasını ve nefsani arzularına uymasını ele alırken, nihayetinde her şeyin bir sonuca varacağını vurgular. Ayet, 'yalanlama', 'heveslere uyma' ve 'karar kılma' gibi kavramlar üzerinden insan iradesi, sorumluluk ve ilahi düzen arasındaki ilişkiyi dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'kezzebe' fiilinin, bir şeyin doğru olmadığını iddia etmek, yalan olduğunu söylemek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, peygamberin getirdiği mesajı ve mucizeleri inkâr etme, yalanlama eylemini ifade eder. (el-Müfredât, كذب maddesi)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tekzîb' kavramının Kur'an'da sadece bir şeyi 'yalan söylemek' olarak değil, aynı zamanda 'hakikati reddetmek', 'peygamberi yalanlamak' ve 'Allah'ın ayetlerini inkâr etmek' anlamında kullanıldığını vurgular. Bu ayette de inkarcıların Allah'ın mesajını reddedişini ifade eder. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 120-125)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ittebe'a' fiilinin bir şeyi izlemek, peşinden gitmek anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'heveslere uymak' ifadesi, kişinin kendi arzu ve isteklerinin yönlendirmesine tabi olmasını mecazi olarak anlatır. (Mecâzü'l-Kur'ân, Cilt 1, s. 287)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ittebe'a' fiilinin, bir şeye tabi olmak, onun izinden gitmek ve ona göre hareket etmek manasına geldiğini açıklar. Burada ise inkarcıların doğru yolu değil, kendi nefsani arzularını rehber edinmelerini ifade eder. (Umdetü'l-Huffâz, تبع maddesi)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hevâ' kelimesinin genellikle kötüye meyilli nefsani arzular, batıl inançlar ve doğru yoldan saptıran eğilimler için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'ehvâehum' ifadesi, inkarcıların hakikati değil, kendi sübjektif ve yanlış yönelimlerini takip ettiklerini gösterir. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, هوى maddesi)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hevâ' kelimesinin hem sevgi hem de nefsani arzu anlamlarına geldiğini, ancak Kur'an'da genellikle 'şehvet', 'batıl' ve 'sapıklık' manasında kullanıldığını ifade eder. Bu ayette, kişiyi doğru yoldan saptıran, akıl ve vahiyden uzak hevesleri temsil eder. (Basâiru Zevi't-Temyîz, هوى maddesi)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hevâ' kelimesinin Kur'an'da genellikle olumsuz bir çağrışımla, yani 'nefsin kötü arzuları', 'batıl inançlar' ve 'doğruyu görmeyi engelleyen eğilimler' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'ehvâehum' ifadesi, inkarcıların kendi sübjektif ve yanlış yönelimlerini takip ettiklerini gösterir. (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, s. 210-212)
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'istikrâr' kelimesinin bir şeyin sabitlenmesi, yerleşmesi ve nihai bir duruma gelmesi anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'müstekirr' ifadesi, her işin, her eylemin ve her durumun kaçınılmaz olarak bir sonuca, bir akıbete varacağını vurgular. (Nüzhetü'l-Kulûb, قرر maddesi)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'istikrâr'ın bir şeyin kendi yerinde sabitlenmesi, değişmez bir hal alması ve nihai olarak belirlenmesi olduğunu ifade eder. Bu ayette, inkarcıların yalanlamaları ve heveslerine uymalarının da bir sonuca, bir karşılığa ulaşacağını, yani ilahi adaletin tecelli edeceğini belirtir. (el-Külliyyât, قرر maddesi)
Kamer Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Risalet mertebesinin “Kamer”i ikiye ayırıp, Hakikat-ı Muhammedi nurunu izhar etmesinden dolayı nefislerinin hevasına yani vehim ve hayaline uydular. Ve Efendimiz (s.a.v.) in mucizesini yalanladılar. (M.D.)