Fî mak'adi sidkin ‘inde melîkin muktedir(in)
Muktedir bir hükümdarın katında, doğruluk meclisindedirler.
Güçlü padişahın huzurunda doğruluk koltuklarındadırlar.
Kamer Suresi 55. ayet, takva sahiplerinin ahiretteki yüce makamını ve Allah katındaki konumunu tasvir etmektedir. Ayet, 'mak'ad-ı sıdk' ve 'melîk-i muktedir' kavramları üzerinden bu müstesna durumu dilbilimsel bir derinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ka'd' kökünü oturmak, yerleşmek ve bir yerde ikamet etmek olarak açıklar. Ayetteki 'mak'ad' ise, cennetteki yüce ve kalıcı makamı, takva sahiplerine tahsis edilmiş şerefli yeri ifade eder. Bu, geçici bir oturma değil, ebedi bir ikametgah ve mertebedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mak'ad-ı sıdk' ifadesini 'doğruluk ve hakikat makamı' olarak yorumlar. Burada 'mak'ad', mecazi olarak, cennetin kendisi ve orada elde edilecek olan şerefli konumu belirtir. Bu makam, takva sahiplerinin dünyadaki sadakatlerinin bir karşılığıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'mak'ad' gibi mekan bildiren kelimelerin Kur'an'da çoğu zaman sembolik bir anlam taşıdığını belirtir. 'Mak'ad-ı sıdk' ifadesi, sadece fiziksel bir yer değil, aynı zamanda manevi bir mertebe, doğruluk ve güvenilirlik üzerine kurulu bir statüye işaret eder. Bu, Allah katındaki itibarın bir göstergesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'sıdk' kelimesini 'doğruluk ve hakikat' olarak açıklar. 'Mak'ad-ı sıdk' ifadesinde 'sıdk', bu makamın gerçekliğini, sağlamlığını ve vaat edilenin kesinlikle gerçekleşeceğini vurgular. Aynı zamanda, bu makama layık olanların dünyadaki sadakat ve doğruluklarını da ima eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'sıdk'ın hem sözde hem de fiildeki doğruluğu kapsadığını belirtir. Ayetteki 'mak'ad-ı sıdk', cennetin vaadinin doğruluğunu ve takva sahiplerinin Allah'a olan iman ve amellerindeki sadakatlerinin bir neticesi olarak bu makama ulaştıklarını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'sıdk' kavramının Kur'an'da sadece sözlü doğruluğu değil, aynı zamanda niyet, amel ve ahde vefayı da içerdiğini vurgular. 'Mak'ad-ı sıdk', bu kapsamlı doğruluğun bir ödülü olarak, güvenilir ve şerefli bir makamı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'melîk' kelimesini 'mülkün sahibi, her şeye hükmeden' olarak açıklar. 'Melîk', 'mâlik'ten daha üstün bir anlam taşır; mutlak ve sınırsız egemenliği ifade eder. Ayetteki 'melîk', Allah'ın kainat üzerindeki tam ve kamil hükümranlığını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'melîk'in 'mülk' kökünden türediğini ve 'mülk'ün sahibi olan, dilediği gibi tasarruf eden varlık olduğunu belirtir. Ayetteki 'melîk', Allah'ın kudret ve egemenliğinin sınırsızlığını, O'nun her şeye kadir olduğunu ve cennetin de O'nun mülkü olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'melîk' kavramının Kur'an'da Allah'ın mutlak otoritesini ve egemenliğini vurgulayan temel bir terim olduğunu belirtir. Bu bağlamda 'melîk', cenneti ve oradaki makamları bahşeden, her şeyin sahibi ve yöneticisi olan Allah'ın yüceliğini ve kudretini pekiştirir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'muktedir' kelimesinin 'kudret' kökünden geldiğini ve 'her şeye gücü yeten, dilediğini yapmaya muktedir olan' anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'muktedir', Allah'ın sınırsız kudretini, vaat ettiği cenneti ve oradaki makamları yaratma ve bahşetme gücünü vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'muktedir'in 'kadir'den daha mübalağalı bir anlam taşıdığını, tam ve kamil kudreti ifade ettiğini belirtir. Bu, Allah'ın sadece gücü yeten değil, aynı zamanda her şeyi en mükemmel şekilde yapabilen olduğunu gösterir. Cennetin ve 'mak'ad-ı sıdk'ın bu 'muktedir' olan Allah tarafından bahşedilmesi, onların yüceliğini ve kesinliğini pekiştirir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'muktedir' kelimesinin Kur'an'da Allah'ın sıfatı olarak kullanıldığında, O'nun iradesini gerçekleştirmede hiçbir engelle karşılaşmadığını ve her şeye tam anlamıyla hakim olduğunu ifade ettiğini belirtir. Bu bağlamda, takva sahiplerine vaat edilen makamın, 'muktedir' olan Allah tarafından kesinlikle verileceği ve O'nun kudretinin bir tecellisi olduğu vurgulanır.
Kamer Sûresi
Sıdk mak'adında, yani sıdk meclisi, doğruluk sandalyesi, ya da doğru kimselere mahsus olan, yalan söylenmesi ve ortadan yok olması ihtimali olmayan sabit bir makam ve mevkide gayet iktidarlı, yani kudretinin sonu olmayan bir kralın: Pek büyük mülk sahibi bir şahlar şâhının yüce huzurunda ki o, Allah Teâlâ'dır. "Melik" ve "Muktedir" isimlerinde bulunan tenvin, azamet (büyüklük) içindir. Denilmiştir ki, Allah Teâlâ burada, yüce huzuru yakınlığı üstü kapalı, muktedir kelimesini nekre (belirsiz) olarak zikretmekle, mülk ve kudretinin hakikatini akılların idrak edemiyeceğine ve onun yüce huzuruna yakınlığın, "Gözlerin görmediği ve kulakların işitmediği." kabilinden tarif ve beyana sığmayacak gayet büyük bir saadet ve keramet olduğuna işaret buyurmuştur. Âlûsî der ki: "Bazı eserlerde zikredildiğine göre duanın kabul olmasında bu iki yüce ismin keyfiyeti büyüktür." İbn Ebî Şeybe Saîd b. Müsseyyeb'den şöyle dediğini nakletmiştir: "Mescide girdim, sabah oldu zannediyordum. Meğerse uzun bir geceymiş.
Benden başka kimse de yoktu. Uyumuşum, arkamdan bir hareket işittim, korktum. Ey kalbi korku dolan, korkma da: "Allah'ım şüphesiz sen, kudretli bir meliksin ne istersen o olur." de, "sonra da gönlüne ne doğarsa iste" dedi, ondan sonra Allah Teâlâ'dan ne istedimse kabul etti. Bu duanın tamamı şöyledir: "Ey Allah'ım sen kudretli bir meliksin, ne istersen o olur. Şu anda içinde bulunduğum durumda beni başarılı kıl. Dünya ve ahirette bana mutluluk ver. Hayat ve ölüm fitnesinden beni koru ve korktuğumuz şeylerden bizi emin eyle, ey gizli, lütufta bulunan Allah'ım! Allah'ın rahmeti Seyyidimiz Muhammed üzerine, ailesine ve ashabına olsun. Hamd, alemlerin Rabbi Allah'adır."[152]
“Mak’ad-i sıdk”, sıdkın oturacağı ve karar edeceği yer demektir. Bundan murâd huzûr-ı İlâhîdir.[153]
Âyet sayısal değeri (54+55 = 109) dur. Aradan 0’ı kaldırısak “19” kalır. (19) İnsan-ı Kamil’in şifre sayısıdır.
Ayırca “Mirac” âyetleri İsra sûresi 1. Âyet ve Necm sûresi ilk 18 âyettir. Mirac âyetleri 19 âyettir.
Mekke müşrikleri Mirâc haberini duyduklarında Hz. Ebubekire gidip,
Yâ Ebâ Bekir!" dediler. "Arkadaşının işinden haberin var mı? O, bu gece Beytü'l-Makdis'e gittiğini, orada namaz kılıp Mekke'ye döndüğünü söyledi." Hz. Ebû Bekir, "Siz bunları ondan mı duydunuz?"
"Evet," dediler, "aynen ondan duyduk." Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, "Vallahi," dedi, "o söylediyse, şeksiz şüphesiz doğrudur. Siz buna hiç şaşırmayın!" Sonra da, kalkıp doğruca Resûl-i Kibriyâ Efendimizin yanına gitti, "Yâ Resûlallah! Sen, şu halka bu gece, Beytü'l-Makdis'e gittiğini söyledin mi?" diye sordu.
Peygamberimiz (s.a.v.), "Evet" deyince Hz. Ebû Bekir, "Doğru söylüyorsun, senin Allah'ın resûlü olduğuna şehâdet ederim." dedi.
Peygamber Efendimiz de, bunun üzerine, "Yâ Ebâ Bekir, sen zâten sıddîksın" buyurdu.[154]
Sıddıkıyyet makamı, şeksiz şüphesiz, akıl yürütmeden her ne olursa olsun kabul ve tasdik makamıdır.
Ve sıfât ve Fenâfillah mertebesidir.
“Makad” oturacak yer kişinin mabadı arka tarafıdır. Namazda oturma haliyle kişi “Mim” “Ha” “Mim” “Dal” harflerini meydana getirip “Muhammed” ismini oluşturmuş olur bu da zât-marifet mertebesidir.
(2/152-) Fezküruniy ezkûrküm veşküruliy ve la tekfurun (2/152) Öyleyse yalnız beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin.
O halde Beni zikredin, size bu kadar nimetler verdiğim için beni zikredin, Bende sizi zikredeyim. Yani siz Beni kendi lisanınızla zikredin Bende sizi kendi lisanımla zikredeyim, o zaman Ben sizde zuhura gelmiş olacağım sizin varlığınız ortadan kalkmış olacak, işte bu hale de şükredin, sakın ha bunu inkâr etmeyin, perde çekmeyin bu hâle ve kendinizi tekrar gaflete düşürmeyin.[155] “ İz- -T-B- ” Sûre-i şerifin başında geçen “Şakk-ı Kamer” mucizesi bu âyetin sayı numarası ile İnsan-ı Kamil ve Mirâc mucizesi ve Makad-ı sıdk ile marifet mertebesinde huzur-uzurı ilahide oturmak Kûr’ân mucizenin tastiği vardır.
Bu âlemde celal ve cemal esmâlarının zıtlığı olduğu için zahirde birlik olmaz. Ama kişi gönlünde huzuru bulursa, “Mirac”, “Şakk-ı kamer” ve İnsân-ı Kamil ve Kûr’an-ı tasdik ederse, gönlünde yüce padişahın huzurunda Fenafillah, Bekabillah, Hakikat-i Muhammedi mertebelerini idrak ederek irfan ehli olarak “Makad-ı Sıdk” üzere oturur. (M.D.) Namaz kitabından Tahiyyat[156] bölümünü buraya alıyoruz
T A H H İ Y A T
Beş vakit namazda;
(8) i selamsız, (13) ü selamlı toplam (21) adet tahiyyat oturuş vardır.
Ettehiyyatünün lügat manası:
(Bütün mahlükatın hayatları, kal ve hal dilleri ile halikları olan ALLAH’a c.c. karşı yaptıkları hamdlar, şükürler, manevi hayat hediyeleri,) olarak ifade edilmektedir. *[157]
Selam verilmeyen oturuşlarda sadece, ettehiyyatü lillahi vessalevatü vettayyibat, esselamü aleyke ya eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berekatühü esselamü aleyna ve ala ibadillahissalihin eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühü ve Resülühü okuyarak, sonraki rek’at için tekrar ayağa kalkar, namazına devam eder.
Nihayet selam verilecek tahiyyat’a gelince tekrar oturur ve yine tahiyyat’ı okur,
- arkasından salavat dualarını ve onların arkasından da (Bakara Suresi 2/201) allahümme rabbena atina fiyddünya haseneten ve fiyl ahıreti haseneten ve kına azabennar (Ey Rabbimiz! Bize dünyada bir iyilik ve âhirette de bir iyilik ver ve bizi ateş azabından koru,) der.
(İbrahim Suresi 14/40-41) rabbic’alniy mukıymessalati ve min zürriyyetiy rabbena ve tekabbel dü’ai (40) rabbenağfir liy ve livalideyye ve lil mu’miniyne yevme yekumül hısab (41)
(Ey Rabbim!. Beni ve neslimden olanı da namazı devamlı kılanlardan eyle. Ey Rab’bimiz!. Ve duamı kabul buyur...) (40)
(Ey Rab’bimiz!. Hesap olunacağı gün beni, anamı, babamı ve müminleri bağışla.) (41) Birahmetike ve erhamarrahimin diyerek selam verip namazın o bölümünü bitirmiş olur.
Şimdi! tekrar geri dönüp ettehiyyatü yü incelemeye çalışalım.
Namazın bu bölümü, Cenab-ı Hak ile ilahi huzurda mükaleme, konuşma, mertebesidir.
Diğer hareketler değişikliğe uğruyor, tahiyyet ise, sekinet mertebesi, yani sukünet, sakinlik ve huzur mertebesidir.
Namaz kılan kişi edebli bir şekilde diz üstü oturmuş, bütün azaları ile birlikte, idraki de sakinleşmiştir.
Çünkü belirli aşamalardan geçtikten sonra nihayet Hak’ka ayna olabilecek bir gönül erginliğine ulaşabildiğinden Rab’bı ile mükalemeye hazır hale gelmiştir.
Hz. Rasüllülah’ın Mi’rac da yaşadığı ve oradan ümmetine hediye getirdiği bu muhteşem oluşumu her birerlerimiz hakkıyle değerlendirip en iyi bir şekilde gönül, alemimizde uygulamaya çalışmalıyız.
ettehiyyatü lillahi (benim oturuşum ALLAH c.c. içindir.) vessalevatü vettayyibat (ve yaptığım iyi işler, dualar, namazlar da ALLAH c.c. içindir.) Dört bölümden oluşan tahhiyat’ın bu birinci bölümü;
her mertebede olan kimseler için ayrı ayrı değerlendirilir.
Gerçek değerini Arif olan zatlar yaşayabilirler.
Şeriat ve tarikat mertebesinde olanlar, tenzihi bir yaklaşımla otururlar.
Hakikat ve marifet mertebesinde olanlar ise teşbihi ve tevhidi bir yaklaşımla meseleye bakarlar ve o mertebeden değerlendirip yaşamaya çalışırlar.
Bu şekliyle bakıldığında, kendini Hak’ta fani etmiş kişinin ağzından Hak:
benim oturuşum, yaptığım dualar, salat’lar, iyi işler, ALLAH içindir bir başka ifadeyle, Uluhiyyet gereğidir diye kendi kendisiyle, mükaleme eder.
Daha geniş izahı ise, ancak bir arifin gönül aleminden öğrenilir.
İkinci bölümü:
esselamü aleyke ya eyyühenebiyyü ve rahmetullahi ve berekatüh dür.
Kulluk mertebesinden, niyaz ederek yaptığı işlerin sadece Hak için olduğunu ifade eden kimlik yani kişi, bu niyazına karşılık Hak mertebesinden muhteşem bir karşılık ile karşılanır.
Selam sana ey Peygamber-i zi’şan’ım, rahmetim ve bereketim senin üzerine olsun.
Tahiyyatta oturan kişi hangi mertebede ve o mertebenin yaşam idraki içinde ise, bu muhteşem ifadeyi o mertebeden alır ve değerlendirir. Çok kıymetli bir ilahi hitaptır, duyabilenlere ne mutlu.
Yaşayabilmek için bu hale sahib bir Arifi bulup onunla bir müddet arkadaşlık etmek gerekir.
Üçüncü bölümü:
esselamu aleyna ve ala ibadillahissalihin.
Kendisine Rab’bından yüce bir selam gelmiş olan kişi, bu selamı alıp, selam, selamet, bize ve ALLAH’ın salih kulları üzerine olsun, diye bulunduğu mertebesinden cevap verir.
Gerçek yaşamı oldukça hayret verici olan bu mertebeyi Hak teala her birerlerimize gereği gibi idrak ettirsin. ve ala ibadillahissalihin bölümündeki inceliğe (Hallac-ı Mansur) hadisesinde dikkatlarimiz çekilmiştir.*[158] “ İz- -T-B- ” Bunun üzerine efendimizin ruhaniyeti belirip. kendisine. ben ancak vahy ile konuşurum demiştir.
Bu cevap üzerine Hallac, ya Rasüllüllah cezam nedir dediğinde, başını vermendir demiştir.
Bundan sonra, enel Hak ben Hakkım yangınını dışa vuran Hallacın bilinen sonu oluşmuştur.] Çok incelik ifade eden bu mevzu ayrı bir inceleme konusudur, yeri olmadığından bu kadarla bırakıyoruz Dördüncü bölümü:
eşhedü en la ilahe illaallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resülüh oturuşun evvelki bölümlerinde, Hak ve kul mertebelerinin arasında oluşan söyleşmenin, şahitleri olan Melekler, bu güzel oluşumu, müşahede ettikten sonra, kelime-i şehadet getirip bu hadiseye şehadetlerini ifade etmişlerdir.
Bir kimse gerçekten güzel bir oturuşla başladığı et-tehiyyatü oluşumunu kısaca yukarıda bahsedilen şekilde tamamlayabildiğinde, var olan güç ve kuvvetleri bu hadiseye şahit olup yakinen müşahede etmiş olurlar. Daha iyisi yaşanarak bilinendir.
Mi’rac-ı şerifde oluşan bu hadise, efendimizden bizlere bir hediyedir. Bu sebeb ile namaz mü’minin mi’racıdır ve insanlık mertebesidir.
Kişi bu güzel oluşumu samimi bir çalışma ile gerekirse ehlinden yararlanarak, hakikatine ulaşmaya çalışmalıdır.
Hakikat-i Muhammediden ne kadar feyz alabilirsek o’nu tanıyıp idrak etmemiz o kadar olur, zaman içinde bunu arttırmamız gerekmektedir.
Kısaca anlatmaya çalıştığımız tahiyyat okuyuşundan sonra, eğer 3 veya 4 rek’atlı namazları kılıyor isek, tekrar ayağa kalkıp evvelki rek’at’ler gibi namazımıza devam ederiz.
Eğer selam verilecek yerde isek, tahiyyattan sonra salavat-ı şerifleri ve Rabbena atina... dualarını okuyup onlardaki ifadeleri anlamaya çalışıp selam veririz.[159] “ İz- -T-B- ” Faydalı olur düşüncesiyle Mesnevi-i Şerif beyit ve şerhleri ile yolumuza devam edelim.
Arşdan ve kürsîden ve haladan çok yüksektirler; Hakk'ın mak'ad-ı sıkının sakinleridir.
Kâmillerin makamı mekânî değildir; onların makamı, âlem-i sûretin ve hattâ sâha-i esîriyye olan, âlem-i hâlânın fevkındedir. Onlar sûre-i Kamer’de vâki (Kamer, 54/54,55)
[Takvâ sâhib'leri cennetler, genişlikler içindedirler, doğruluk makâmındadırlar, kudretli bir pâdişâhın yanındadırlar] âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere muktedir, mutasarrıf olan Hakk’ın indinde, makâm-ı sıdkda sâkindirler.[160]
Can arşın hecrinden fâka içindedir; ten diken ağacının aşkından deve gibidir.
“Arş" kelimesinin birçok ma’nâlan vardır, burada Tâhâ, 20/5) [“Rahmân arşa istivâ etmiştir”] âyet-i kerîmesinde mezkûr olan “arş-ı Rahmân” murâd buyurulur ki, onun keyfiyetinin beyânı ve ta’rîfı şer’an câiz değildir. Çünki arşa vusûl keyfiyeti zevkî ve vicdânîdir ve “cem’u’I-cem”’ makamıdır ve bu “mak’ad-ı sıdk”dır. Nitekim âyet-i kerîmede (Kamer, 54/55) ya’ni “Muttakîler, muktedir olan melîk indinde mak’ad-ı sıdıkdadır” buyurulur. Ya’ni, “Cân böyle bir arşdan ayrıldığı için, ona vuslat ihtiyâcı içindedir. Ten ve cisim ise, diken ağacı mesâbesinde olan bu âlem-i kesifin aşkından deve gibidir; ve deve, diken yemeyi sevdiği gibi, cisim de bu âlemin diken mesâbesinde olan ezvâkıyla mahzûz olur.[161]
Ve o azîmul-hulk ki, o saf yırtıcıdır, tagayyürsüz mak'ad-i sıdkdadır.
Bu beyt-i şerifin birinci mısrâ’ında sûre-i Kâlem’de vâki’, (Kâlem, 68/4) [“Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin”] ve’ ikinci mışrâ’da dahi sûre-i Kamer’de vâki’ (Kamer, 54/54-55) [“Takvâ sâhibleri cennetlerde ve ırmaklann kenarlarındadır. Güçlü ve Yüce Allah’ın huzûrunda mak’ad-i sıdkdadır”] âyet-i kerîmelerine işâret buyurulur. Ya’ni, “Server-i âlem Efendimiz’in azîm olan hulkuna ve ma’nâsına gelince bilcümle merâtib-i ervâhı çiğneyip hepsinin fevkine geçmişdir; ve onun rûh-i küllî-i Muhammedi’si hiçbir tagayyüre uğramaksızın melîk-i muktedir olan huzûr-i İlâhîde mak’ad-i sıdkdadır.”[162]
Bu seni korkutmasını keremden bil! Sonuçta seni emînlik mülküne oturtur.
Ya’nî Hak Teâlâ’nın sana meçhûl bıraktığı kader sırrı sebebiyle seni korkutmasını, O'nun kereminden bil; çünkü bu korku seni itâate ve niyâza ve kendini hor ve hakîr görmeye sevk eder ve bu fiilin sebebiyle de seni gâyet emniyet üzere bulunan bir mülk üzerine oturtur. Nitekim âyet-i kerîmede “Fî mak’adi sıdkın inde melîkin muktedir” (Kamer, 54/55) "Doğruluk makâmındadırlar, kudretli bir pâdişâhın yanındadırlar" buyrulur.[163]
Vaktâki muhlas oldu, muhlas kurtuldu; emn makamına gitti ve el götürdü.
“Muhlas" lâm’ın fethi iledir. Ve “muhlas", nazarından kendi vücûd-ı mevhûmu kalkmış ve sıfât-ı nefsâniyyesinden kurtulup, bu sıfât-ı nefsâniyye yerine sıfât-ı Hak kaim olmuş olan zevâta derler. Ve vücûd-ı mevhûm kalmayınca, artık şeytanın ve nefsin av mahalli kalmaz. Nitekim âyet-i kerîmede Hak Teâlâ hazretleri İblîs’in lisânından ihbâren buyurur: (Hicr, 15/39-40; Sâd, 38/82-83) ya’ni “Ya Rab, elbette ben onların hepsini azdırayım; onlardan senin muhlas kulların müstesnâdır!” Binâenaleyh', evvelce “muhlis” olan kimse, sa’y ve gayreti ve mücâhedesi ve Hakk’ın inâyeti ile kendi vücûd-ı mevhûmundan fânî olmak mertebesine vâsıl olduğu vakit, artık “muhlas” olur.
Ve muhlas olan-lar, vücûd-ı hakîkî-i Hak kal'asında ihtifâ ettiklerinden, düşmanlar ona ta¬sallut için yol bulamazlar. Ve düşmanların tasallutundan kurtulur ve emn ü râhat makamına gider. Ve o kal’a-i muazzamın şâmna (Âl-i İmrân, 3/97) ya’ni “Ona dâhil olan kimse emîn olur” âyet-i kerîmesinde işâret buyurulur. Ve böyle bir kimse artık vücûd-ı tabîî-i aslîden el kaldırıp, (Kamer, 54/55) âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere,’“Melîk-i muktedir olan Hak indinde mak’ad-ı sıdk”ta oturur. Artık o makamdan vücûd-ı tabîî-i aslîye rücû’ etmez; belki “bakâ-billâh" mertebesi olan vücûd-ı tabîî-i ârızîye rücû’ eder. Bu da irşâd-ı ibâdullâh içindir.[164]
Yeni ev yapan mürîdin hikâyesi Bir gün yeni mürîd bir yeni ev yaptı; şeyh geldi onun evini gördü.
Şeyh kendinin o yeni mürîdine dedi; o iyi düşünücüyü imtihan etti:
"Ey refik, bu pencereyi niçin yaptın?" 'Dedi: "Tâ ki bu yoldan nûr içeriye girsin." Mürîd şeyhinin suâline cevâben, “Odanın içine ziyâ-yı şems girmek için pencereyi açtım.” dedi.
Dedi: "O fer'dir, niyaz bu gerektir, tâ ki bu yoldan ezân sesini işitesin!" Şeyh müride cevâben dedi ki: “Pencereden ziyâ-yı şemsi almak fer’dir. Hayât-ı dünyeviyyede asi olan, evâmir-i ilâhiyyeye itâattır. Binâenaleyh pencereyi ezân sesini duymak kasdıyla açmış olursan, bu niyetin zımnında ziyâ-yı şems dahi hâsıldır.
Kendi vaktinin Hızır'ı bir kimseyi bulmak için, Bâyezîd seferde çok aradı!
Sefer fer’; ve insân-ı kâmili bulmak asıl olduğundan, Bâyezîd hazretleri kendi vaktinin Hızır’ı olup, ulûm-i ledünniyyeye vâkıf bir kimseyi bulmak için, seferde konduğu şehirlerde çok araştınr idi.
Hilâl gibi bir kadd ile bir pîr gördü; onda ricalin revnakını ve kelâmını gördü.
Kameti hilâl gibi bükülmüş ve eğrilmiş bir pîri gördü ve o pîrde ricâlullâhın parlaklığını ve sözlerini gördü ve onun kâmil olduğunu anladı.
Gözü görmez ve kalbi güneş gibi; rüyasında Hindisian'ı görmüş fil gibi.
O pîrin his gözü görmez idi; ve fakat kalbi güneş gibi nûr saçardı. Rü’yâmda Hindistan’ı görmüş olan bir fil gibi mest ve müstağrak bir halde idi. Filin rü’yâsında Hindistan’ı görmesi, mest ve şûrîdeliğinden kinâyedir. Ya’ni, bu pîr dahi hakîkat Hindistan’ını çeşm-i bâtını ile görüp, mest ve şûrîde olmuş idi.
Nitekim gözü kapalı uyumuş, yüz tarab görür; ey aceb, açtığı vakit onu görmez!
Uyumuş olan kimse, his gözü kapalı olduğu halde birçok tarab ve sürür veren manâzır görür. Şâyân-ı taaccübdür ki, o his gözünü açtığı vakit, o gördüğü şeylerden hiçbirini göremez!
Uykuda çok acibe âşikâr olur; kalb uyku içinde pencere olur.
Rü’yâda çok acıb şeyler zâhir olur. Kalb uyku içinde âlem-i misâle bir pencere mesâbesinde olur.
O kimse ki uyanıktır ve latîf rü'yâ görür, o ariftir, onun toprağını göze çeki Uyanıklık hâlinde âlem-i misâli müşâhede eden kimse ârif-i billâhtır. Sen onun bastığı toprağı kemâl-i hürmetle gözüne sürme gibi çek!
Onun önünde oturdu ve hâlini sordu; onu fakîr ve hem sâhıh-i iyâl buldu.
Hz. Bâyezîd o pirin huzurunda oturdu ve onu hem fakîr ve hem de çoluk çocuk sâhibi buldu.
Dedi: "Ey Bâyezîd, senin azmin nereyedir? Gurbet yükünü nereye çekeceksin?" Bâyezîd dedi: "Erkenden Kabeye teveccühüm vardır." Bîr dedi: " Agah ol, yol azığı olarak kendinle nen vardır?" Dedi: "Diremden iki yüz gümüş tutarım; işte hırkamın kenarına sıkı bağlanmıştır." Hz. Bâyezîd cevâben dedi ki: “İki yüz aded meskûk gümüşüm vardır; onlar da hırkamın bir kenarına sıkı sıkı bağlanmıştır.” Dedi: "Benim etrâfımı yedi kere tavâf et ve bunu hacc tavâfmdan daha iyi say!" Ma’lûm olsun ki; sûret-i Kâ’be’de Zât’m zuhûru, esmâ ve sıfât iledir. Sûret-i insâniyyede Zât'ın zuhûru ise, esmâ ve sıfât ile berâber, bir de sıfât-ı kevniyye iledir. Her ikisinde zuhûr, bu vech ile muhteliftir. Binâenaleyh insan, Kâ’beye nisbetle mazhar-ı etemmdir. Zîrâ Kâ’be’de fakr ve gınâ ve hayât ve memât-ı sûrî ve tenasül ve tevlîd-i misil ve maraz ve eki ve şürb gibi bilcümle sıfât-ı münfaile-i kevniyye yoktur. Ve onda ancak Zât’ın esmâ ve sı- fâtıyla zuhûru vardır. Bu sıfât-ı kevniyyeden ârî olduğu için, Kâ’be şer’an kıble-i ibâdet olmuştur. Ve insân-ı kâmil Kâbe’den etemm olduğu halde bu sı- fât-ı kevniyyeye de mazhariyetinden dolayı şer’an kıble-i ibâdet olmamıştır. İmdi, Kâ’be’nin tavâfı, mahlûk tarafından binâ olunan sûreti için değil, Hak olan hakikati içindir. Nitekim melâikenin Âdem’e secdeleri de onun sûreti için değildir, imdi, insân-ı kâmilin hakikati Hak olunca, onun sıfât-ı kevniyyesin- den kat’-ı nazar olunarak mahzâ hakikati için tavâf olunur.
"Ey cömert, o paraları benim önüme koy; bil ki hacc ettin ve muradın hâsıl oldu!" Umre ettin, ömr-i bakîyi buldun; sâf oldun, saflığa acele ettin.
“Umre", lügatte ziyâret etmek ma’nâsınadır. Şeriatta, binâ-yı Kâ’be’yi tavâf ederek ziyâret etmeğe derler. Umrenin şartı budur: Hac vaktinde kâmilen saçlar tıraş olunur ve yâhût kırpılır ve ihrâma bürünülür; Kâ’be’nin etrâfında bu sûretle devr olunur. Umrenin fazileti hakkında birçok hadîs-i şerifler vardır. Ankaravî hazretleri, Ebû Hureyre hazretlerinden mervî olan şu hadîs-i şerifi kayd buyurmuştur: “Umre, gelecek umreye kadar iki umre arasındaki günahlara ve hatâlara keffârettir.” Şimdi, Kâ’be’nin tavâfı günahlardan ve hatâlardan safvete keffâret olunca, mazhar-ı etemm olan insân-ı kâmilin tavâfı, elbette daha ziyâde safveti mûcib olur.
O Hakk'ın hakkı için ki, senin canın görmüştür ki, beni kendi beyti üzerine güzîde etmiştir.
Senin canının görmüş olduğu Hakk’a yemîn ederim ki, O beni kendi beyti ve Kâ’be’si üzerine güzîde kılıp, tafdîl etmiştir. Bu husûstaki delîl ise, “Ben yerime ve göğüme sığmadım; ve lâkin mü'min kulumun kalbine sığdım” hadîs-i kudsîsidir. Zîrâ Kâ’be dahi “yeryüzü”nde dâhildir. Ve kezâ, “Mü’min, Allâh Teâlâ’ya Kâ’be'den eşreftir” hadîs-i şerîfı de, mü’min-i kâmilin Kâ’be üzerine tafdîl buyurulduğuna açık bir delîl-i şer’îdir.
Her ne kadar ki Kâ'be O'nun mahlûkunun evidir, benim hilkatim dahi O' nun sırrının evidir.
Ya’ni, Kâ’be İbrâhîm Halîlullâh (a.s.) tarafından binâ olunmuştur; ve benim hilkatim ise, âyet-i kerîmede c-iû (Sâd, 38/75) ya’ni “İki elimle halk ettim” buyurulduğu cihetle, mazhar-ı cemâl ve celâl olarak, yed-i kudret-i Hak’la vâki’ olmuştur. Beyit:
“Kâ’be Halü-i Âzer’in binâ-kerdesidir; kalb-i mü’min ise, celîl-i ekber olan Allâhu azîmü’ş-şânın nazargâhıdır." Bu beyt-i şerîfin ikinci mısrâ’ında, “İnsân-ı kâmil benim sırrımdır ve ben onun sırrıyım" hadîs-i kudsîsine işâret buyurulur. Ya’ni, “insan, vücüd-ı izâfisinden mukaddem, benim zâtımda mestûr ve mahfî olmuştur. Ve vücûd-ı izâfîde zuhûrundan sonra, ben onda mestûr ve mahfîyim ve ben onun hakikatiyim” demek olur.
O haneyi yaptıktan beri ona gitmedi; ve bu haneye o Hay'den başkası gitmedi.
Ya’ni, Kâ’be’nin binâsını Hak Teâlâ Ibrâhîm (a.s.)ın eliyle yapalıdan beri, onda tecelliyât-ı zâtiyyesi ve esmâiyyesi ve sıfâtiyyesi ve sıfât-ı kevniyyesi ile zâhir olmadı. Fakat bu insân-ı kâmilin hâne-i kalbinde sıfat-ı Hayât’ı ezelen ve ebeden kâim olan Hak’tan başkası zâhir olmadı ve onun kalbine ancak Hak sığdı. Bu beyt-i şerîfte, yukanda zikrolunan hadîs-i kudsîsine işâret buyurulur.
Heni gördüğün vakit Huda yı görmüşsün; Kabe-i sıdkın etrafını dolaşmışsın.
Beyt-i şerîfın birinci mısrâ’ı “Beni gören muhakkak Hakk’ı gördü” hadîs-ı şerîfıne; ve ikinci mısrâ’ı, (Kamer, 54/55) ya’ni, “Muktedir olan melikin indinde, mak’ad-ı sıdkdadır” âyet-i kerîmesine işârettir. Zîrâ insân-ı kâmil hâmil-i sırr-ı Muhammedi olup, o hazretin vârisidir; ve vücûd-ı mutlakın bilcümle merâtibini câmi’ olup, O’nun bir libâs ile zuhûrudur. Resûl-i zîşân Efendimiz nasıl ki “Beni gören Hakk’ı görmüştür” buyurmuş ise, onlar da bi-hasebi’l-verâse bu sözü söyleyebilirler. Ve onlann makamı, “Melîk-i Muktedir” olan Hakk’ın indinde “mak’ad-ı sıdk” olduğundan, onları tavâf eden, onların sûret-i beşeriyyesini değil, onlarda muhtefî olan Melık-i Muktedir’i tavâf etmiş olurlar. Binâenaleyh bu sözü ancak “mak’ad-ı sıdk’’ta olan kâmiller söyleyebilirler. Zîrâ bu söz onlann hâl ve zevklerinin iktizâsıdır. Eğer sıfât-ı nefsâniyye ile muttasıf olan kimseler, eser-i zekâ ile öğrendikleri ilm-i tasavvufa vukûf sâyesinde böyle söylerlerse, küfür ve zandaka olur. Zîrâ insân-ı kâmil ile insân-ı nâkıs arasında çok fark vardır. Herkes kendi hâlini mukayese etmek için, ba’zılarını ta’dâd etmek fâideden hâlî değildir:
1. İnsân-ı kâmil, sıfât-ı nefsâniyyesinin hüküm ve te'şîrînden kurtulmuştur. Onda sıfât-ı rûhiyye hüküm-fermâdır. İnsân-ı nâkıs bunun aksinedir.
2. İnsân-ı kâmil, sıfât-ı kevniyye-i Hakk’ın ahkâmını, şer’ dâiresinde hıfz-ı merâtib için icrâ eder. İnsân-ı nâkıs ise, eğer müttakî ise, şer’a riâyette hazz-ı nefsine nazar eder; müttakî olmayanlar hakkında söz yoktur.
3. İnsân-ı kâmil, havf ve hüzünden beridir. Zîrâ zevk-i enâniyyeti vücûd-ı Hak’ta müstehlektir. Binâenaleyh kalbi kazâ-yı İlâhîye mutî’dir. İnsân-ı nâkıs ise, zevk-i enâniyyetinde müstağrak olup, havf ve hüzün sâhibidir. Binâenaleyh kalbi kazâ-yı İlâhî ile mücâdelededir.
4. İnsân-ı kâmil, esrâr-ı Hakk’a ilme’l-yakîn ve ayne’l-yakîn ve hakka’l-ya- kîn ile nazar eder. Insân-ı nâkıs ise, esrâr-ı Hakk’ı bilmek husûsunda akıl ve zekâsını kullanır.
5. İnsân-ı kâmil ölüme âşıktır,- insân-ı nâkıs ise ölümden kerâhet eder.[165]
Onun refikası: "El-firâk, ey latîf ahlâklı!" dedi. 'Hayır, hayır: El-visâl el-visâldir!" dedi.
Bilâl-i Habeşî hazretlerinin zevce-i muhteremeleri, irtihallerinin kat’î olduğunu anlayınca: “El-firâk, ya’ni aramızda eyvâh, ayrılık vardır!” dedi. Bilâl hazretleri dahi “Hayır hayır, visâl, visâl vardır!” dedi. Zîrâ keserâtdan ayrılık vahdete vuslatdır.
Refîkası dedi: Bu gece bir garb olarak gidiyorsun; kavim ve kabilenden gâib oluyorsun." Hz. Bilâl’in zevcesi tekrâr: “Bu gece kavim ve kabilenden ayrılıyor ve garîb ve kimsesiz olarak gidiyorsun” dedi.
Dedi: " Hayır hayır, belki bu gece benim canım, muhakkak garîblikten vatana erişiyor."
“Rûhum, bu âlem-i kesâfette, cisme taalluku hasebiyle, kendi aslından ayn düşmüş ve garîb kalmıştır. Bu gece ölüm vâsıtasıyla bu âlem-i kesîfi ve cesed-i kesîfi terk ederek, kemâl-i şevk ile aslıma gideceğim ve garîblikten kurtulup vatanıma kavuşacağım.” Ma’lûm olsun ki, ölüm mü’minin tuhfesi ve Hak tarafından hediyesidir, fakat nefs-i insan ölümü adem tahayyül ettiğinden, ondan istikrah eder; rûh ise ölüme âşıktır. Zîrâ rûh aslını ârifdir ve nefis aslından gafil ve câhildir. Binâenaleyh nefsânî sıfatlarından kurtulamamış olan mü’minler ölümden istik- râh eder ve korkarlar. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretleri Fusûsu’l-Hikem’de Fass-ı Muhammedi’de şu hadîs-i tereddüdü beyân buyururlar:
“Ben fail olduğum bir şeyde, mevti kerîh gören mü’min kulumun rûhunun kabzında tereddüd ettiğim gibi tereddüd etmedim ve ben onun mesâetini kerîh görürüm; halbuki ona benim likâm lâzımdır. Şimdi Hak Teâlâ mukarrebîn olan kullarını cemî’-i ahvâllerinde müşâhid olmakla berâber, Hakk’ın onlara şevki sâbittir. Binâenaleyh hicâb olan bu beden-i kesîf-i unsurînin taayyünü ortadan kalkmakla, Hak Teâlâ bu mukarrebînin kendisini bilâ-hicâb müşâhede etmelerine muhabbet eder; ve makam-ı dünyâ, mûcib-i kesret olduğundan, bu rü’yeti men’ eder. Zîrâ bu beden-i ke- sîfde hicâb-ı tabîat ve beşeriyyet vardır. Hz. Bilâl dahi bu mukarreblerden idi.
Dedi: "Biz senin yüzünü nerede görelim?" 'Dedi: Huda'nın hâssının halkasında!" Bilâl-i Habeşî hazretlerinin zevce-i muhteremeleri tekrâr dedi: “Ey benim muhterem zevcim, biz senin mübârek yüzünü bizden aynldıktan sonra nerede görelim?” Cenâb-ı Bilâl buyurdu ki: (Kamer, 54/55) Ya’ni “Muktedir olan melîkin indinde mâk’ad-ı sıdkda” âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere, Hak Teâlâ hazretlerinin havâssa mahsûs olan halkasında görünüz ve bu mertebeye vusûle çalışınız.” Eğer nazarı süflîye değil, bâlâya edersen, onun halka-i hâssı sana muttasıl olmuştur.
“Eğer süflî olan sûret-i zâhireye değil, ulvî olan ma’nâya ve rûhâniyete bakar isen, Hakkin halka-i hâssımn sana muttasıl olduğunu görürsün.” “Halka-i hâss”dan murâd, cem’iyyet-i esmâiyye dâiresidir; zîrâ âdem bu dâ-ireye girmeye müstaiddir, onu bu isti’dâddan uzaklaştıran, sûret-i zâhireye nazan ve âlem-i süflîye olan meylidir.
Bu halkada Rabbü’l-âlemînden yüzük halkasında gibi nâr parlar.
Bu cem’iyyet-i esmâiyye halkasında Rabbü’l-âlemîn’den ya’ni ism-i câmi’ hazretinden ve “Allah” isminden, yüzük halkasındaki pırlanta gibi nûr parlar.
Ma’lûm olsun ki, kâmiller mazhar-ı ism-i Zât’dır. Ya’ni câmi’-i cemî’-i esmâ ve sıfat olan “Allah” isminin mazhandırlar. Bu câmiiyetleri hasebiyle onlara bu ism-i câmi’ hazretinden “tecellî-i Zâtî” ve “sıfâtî” vâki’ olur. Bu beyitlerde cem’iyyet-i esmâiyye-i Hak yüzük halkasına ve bilcümle esmânın imâmı olan “Allah” ism-i şerîfi pırlanta gibi lemeân eden yüzük taşına teşbîh buyrulmuştur.
Dedi "Yazık! Bu ev vîrân oldu." Dedi: “Aya bak, buluta bakma!" Hz. Bilâl’in zevcesi dedi: “Yazık ki bu cisim hânesi vîrân ve harâb oldu!” Hz. Bilâl cevâben: “Sen şems-i hakîkatden ziyâ alan rûha bak; kesîf bir bulut mesâbesinde olan bu cisme bakma. Mu’teber olan cisim değil, rûhdur.”[166]
Böylelikle KAMER sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılarak, Hakikat-ı Muhammedi Kamer’inin ışkını, nûrunu idrak edip “mak’ad-i sıdk” üzere olmak niyazıyla… “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmada İz-Efendi Babamızın maddi-mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.
Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.
“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 24-11-2025
Terzi Baba kitapları.
Terzi Baba Baskısı olan kitaplar.
1. Necdet Divanı:
2. Hacc Divanı:
3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:
4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):
5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca”
6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)
7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):
8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):
9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:
10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:
11. Vâhy ve Cebrâil:
12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:
13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye:
14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi
15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)
16. Divân (3)
19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.
21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)
22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:
24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)
35. Fâtiha Sûresi:
39. Terzi Baba: (2)
41. İnci tezgâhı:
49. 36-Yâ’sîn, Sûresi:
59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.)
60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)
61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)
63. İnci mercan tezgâhı
67. 067-Mülk Sûresi:
68. 1-namaz sureleri
69. 2-namaz sureleri
88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.
91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)
95- Terzi Baba-(8) (19/53)
96- 41-Fussilet Sûresi.
103-terzi Baba yüksek lisans tezi.
118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.
129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.”
177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.
213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması.
214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması.
(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız:
6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri:
14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.
15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.)
88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.
Terzi Baba kitapları sıra listesi
KAYNAKÇA
1. KÛR’ÂN VE HADîS :
2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.
3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.
4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.
(Gönülden Esintiler)
1. Necdet Divanı: