Yu'rafu-lmucrimûne bisîmâhum feyu/ḣażu bi-nnevâsî vel-akdâm(i)
Suçlular simalarından tanınır da, perçemlerinden ve ayaklarından yakalanırlar.
Suçlular simalarından tanınır, alınlarından ve ayaklarından tutulur.
Rahmân Suresi 41. ayet, kıyamet gününde suçluların tanınma ve yakalanma biçimini tasvir etmektedir. Ayet, 'simâ' kelimesiyle dış görünüşten tanınmayı, 'mücrimûn' ile suçlu zümreyi ve 'nevâsî' ile 'akdâm' kelimeleriyle de yakalanma şeklini vurgulayarak, ilahi adaletin tecellisini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'عرف' kökünü bir şeyi düşünce ve tefekkür yoluyla idrak etmek olarak tanımlar. Ayetteki 'yü'rafu' fiili, suçluların simalarından, yani dış görünüşlerinden, herhangi bir sorgulamaya gerek kalmadan, doğrudan tanınacaklarını ifade eder. Bu, ilahi bir bilgi ve tanıma biçimidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ma'rife'yi bir şeyi delil ve işaretlerle bilmek olarak açıklar. Ayetteki 'yü'rafu' pasif fiili, suçluların kendilerine özgü bir işaret veya alametle, yani 'simâ'ları ile başkaları tarafından bilineceklerini ve ayırt edileceklerini gösterir. Bu tanıma, onların suçluluk hallerinin bir yansımasıdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'cürüm' kelimesini günah ve suç olarak açıklar. 'Mücrimûn' ise bu günahları işleyen, Allah'ın sınırlarını aşan kişilerdir. Ayetteki kullanımı, kıyamet gününde cezayı hak eden, dünyadaki kötü amelleriyle tanınan kimseleri ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'cürüm' kökünün asıl anlamının 'kesmek' olduğunu ve bu bağlamda 'suç'un, hayırdan ve doğru yoldan kesilmek anlamına geldiğini belirtir. 'Mücrimûn', hayırdan kopmuş, şerri tercih etmiş ve bu nedenle ilahi adaletin tecellisine muhatap olacak olanlardır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'cürüm' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'a karşı işlenen büyük günahları ve ilahi düzene karşı gelmeyi ifade ettiğini belirtir. 'Mücrimûn', bu ilahi düzene isyan eden, ahirette cezalandırılmayı hak eden kimselerdir. Ayetteki bağlam, onların bu suçluluk hallerinin dışa vurumunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sîmâ' kelimesini 'alamet' veya 'işaret' olarak açıklar. Ayetteki 'bisîmâhum' ifadesi, suçluların yüzlerinde veya genel görünümlerinde, onların kim olduklarını belli eden özel bir işaretin bulunacağını, bu işaret sayesinde tanınacaklarını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sîmâ'yı bir şeyin alameti, nişanı olarak tanımlar. Bu alamet, bazen bir renk, bazen bir şekil olabilir. Ayetteki 'bisîmâhum', suçluların ahiretteki hallerinin, dünyadaki amellerinin bir yansıması olarak yüzlerine veya bedenlerine yansıyacak bir alametle tanınacaklarını ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'sîmâ'nın 'alamet' ve 'işaret' anlamına geldiğini ve genellikle yüzde beliren alametler için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'bisîmâhum', suçluların yüzlerindeki veya genel görünümlerindeki belirgin işaretlerle, sorguya gerek kalmadan ayırt edileceklerini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'nâsiye' kelimesini 'alın saçı' veya 'perçem' olarak açıklar. Ayetteki 'bi'n-nevâsî' ifadesi, suçluların bu kısımlarından, yani en belirgin ve kolayca tutulabilecek yerlerinden yakalanacaklarını, bu durumun onların acizliğini ve zilletini gösterdiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nâsiye'nin 'alın' ve 'alın saçı' anlamına geldiğini ve genellikle birini zilletle yakalamak veya kontrol altına almak için bu kısmından tutulduğunu ifade eder. Ayetteki 'bi'n-nevâsî', suçluların onursuz bir şekilde, başları eğik bir vaziyette yakalanacaklarını simgeler.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kadem' kelimesini 'ayak' olarak açıklar. Ayetteki 've'l-akdâm' ifadesi, suçluların sadece alınlarından değil, aynı zamanda ayaklarından da yakalanarak hareket kabiliyetlerinin tamamen kısıtlanacağını, kaçmalarının imkansız hale geleceğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kadem'in bilinen anlamının 'ayak' olduğunu belirtir. Ayetteki 've'l-akdâm'ın 'nevâsî' ile birlikte zikredilmesi, suçluların hem başlarından hem de ayaklarından tutularak tamamen etkisiz hale getirileceğini, bu durumun onların acizliğini ve cezalandırılmalarının kesinliğini gösterdiğini ifade eder.
Er-Rahmân
Terzibaba - Necdet Ardıç
وَأَصِي وَالْأَقْدَامِعخُذْ بِالذْفِيْو
yuğrafü’l mücrimune bisiymahüm feyu’hazü binnevasıy vel akdami Yuğraful mücrimüne bisîmahüm fe yü’hazu binnevasî vel ckdam.
sima/çehreleri, eserleri ile mücrimler tarif olunur/tanınır bu halde nevasi/alnları ve akam/ayakları ile ehaze/yakalanır, tutulur “Suçlular simalarından tanınır, alınlarından ve ayaklarından tutulur.” Yaşandığı sürece yapılan fiillerin tatbiki insanın iç ve dış dünyasında yansımaları olacaktır. Said, said olarak; şaki, şaki olarak sürdürdüğü hayat akışının sonunda bu fiillerinin muhasebesi yapılacaktır.
Ahirette mahşer günü, dünyada yapılan fiiller birer siluet ve varlıklar olarak karşımıza çıkacak, ayrıca kendi varlıklarımızın da görüntüsü değişecektir. Bilhassa yüz hatlarımız fiillerimiz istikametinde, o karakterde görünecektir. İşte bu belirgin görüntülerden, günahkarlar yüzlerinden hemen tanınacaktır.
İnsan iki yönünden hareket alır.
Biri başından, aklından yani üst tarafından;
diğeri ise ayaklarından, duygularından yani alt tarafındandır.
Bazı insanların aklı, duygularına hakim, yani üst mertebesi alt mertebelerine hakimdir. Bunların akibetleri “said”liktir.
Diğeri ise alt tarafı beşeriyeti, nefs-i emmaresi ve gafletinden dolayı, duyguları aklına hakimdir. Bunların akibetleri ise “şaki”liktir.
İşte bunlar alınlarından ve ayaklarından tutulurlar. Çünkü onları suça iten bu iki azalarıdır (ayakları ve şuursuz başları) Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor “Suçlular yüzleriyle tanınırlar da bu sebeple perçemleriyle ayaklarından tutulurlar. Daha Türkçesi yaka paça yakalanırlar.”