Yunâdûnehum elem nekun me'akum(s) kâlû belâ velâkinnekum fetentum enfusekum ve terabbastum vertebtum ve ġarratkumu-l-emâniyyu hattâ câe emru(A)llâhi ve ġarrakum bi(A)llâhi-lġarûr(u)
(Münafıklar) mü'minlere şöyle seslenirler: "Biz de (dünyada) sizinle beraber değil miydik?" (Mü'minler de) derler ki: "Evet, fakat siz kendinizi yaktınız. Başımıza musibetler gelmesini gözlediniz, şüphe ettiniz. Allah'ın emri gelinceye kadar kuruntular sizi aldattı. O çok aldatıcı (şeytan) Allah hakkında da sizi aldattı."
(Münafıklar) onlara: "Biz sizinle beraber değil miydik?" diye seslenirler. (Müminler) de derler ki: "Evet ama, siz kendi canlarınıza kötülük ettiniz, gözlediniz, şüpheye düştünüz ve kuruntular sizi aldattı. O çok aldatan (şeytan) sizi, Allah hakkında bile aldattı. Nihayet Allah'ın emri gelip çattı.
Hadîd Suresi 14. ayet, münafıkların ahiretteki durumunu ve inananlarla aralarındaki diyaloğu ele almaktadır. Ayet, münafıkların dünyadaki aldanışlarını ve şüphelerini vurgulayan temel kavramlar üzerinden onların akıbetini açıklamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fitne kelimesi, altını ateşe sokarak saflığını ortaya çıkarmak anlamına gelir. Daha sonra bu anlam genişleyerek imtihan, deneme, belaya uğratma, azap ve şaşırtma gibi anlamlara gelmiştir. Ayetteki 'fetentüm enfuseküm' ifadesi, münafıkların kendilerini şüphe ve aldanışla imtihan ettiklerini, nefislerini helake sürüklediklerini ve hakikatten uzaklaştırdıklarını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Fitne, Kur'an'da genellikle bir deneme, sınama ve ayartma anlamında kullanılır. Bu ayetteki kullanımı, münafıkların kendi nefislerini dünya heveslerine ve şüphelere kaptırarak Allah'ın yolundan saptıklarını, böylece kendilerini bir tür sınava tabi tuttuklarını ve bu sınavda başarısız olduklarını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Terabbus, bir şeyi beklemek, gözlemek ve gözetlemek demektir. Münafıkların 'terabbastüm' ifadesiyle, müminlerin başına bir musibet gelmesini, İslam'ın zayıflamasını bekledikleri, onlara karşı pusu kurdukları ve fırsat kolladıkları anlatılmaktadır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Terabbus, bir şeyin vuku bulmasını beklemek ve gözetlemek manasındadır. Ayetteki bağlamda, münafıkların müminlere karşı düşmanca bir tavırla, onların yenilgisini veya zayıflamasını bekledikleri, bu bekleyişin onların kalplerindeki nifakı gösterdiği belirtilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rayb, bir şey hakkında şüpheye düşmek, tereddüt etmek ve kalbin huzursuz olmasıdır. Ayetteki 'irtabtüm' ifadesi, münafıkların Allah'ın vaatleri, ahiret ve dinin hakikati hakkında şüphe içinde olduklarını, bu şüphenin onların imanlarını zayıflattığını ve nifaklarını derinleştirdiğini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Rayb kelimesi, Kur'an'da genellikle kesin bilgiye ulaşamamaktan kaynaklanan içsel bir tereddüt ve güvensizlik halini ifade eder. Münafıkların 'irtabtüm' demesi, onların kalplerinde imana dair sağlam bir inanç oluşmadığını, sürekli bir şüphe ve kararsızlık içinde yaşadıklarını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ğarr, bir şeyi aldatmak, yanıltmak ve onu gerçek olmayan bir şeye yönlendirmektir. Ayetteki 'ğarratkümü'l-emânî' ifadesi, münafıkları dünya heveslerinin, boş kuruntuların ve batıl arzuların aldattığını, onları hakikatten uzaklaştırarak yanlış yollara sevk ettiğini belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Ğarûr, aldatıcı, yanıltıcı demektir. 'Ğarratkümü'l-emânî' ve 'ğarraküm billâhi'l-ğarûr' ifadeleri, münafıkların hem kendi boş kuruntuları hem de şeytan tarafından Allah adına aldatıldıklarını, bu aldanışın onların dünyevi çıkarlara kapılmalarına ve ahireti unutmalarına yol açtığını açıklar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ümniyye (çoğulu emânî), bir şeyi arzu etmek, dilemek anlamına gelir. Kur'an'da genellikle gerçekleşmesi mümkün olmayan, boş ve aldatıcı arzular için kullanılır. Ayetteki 'el-emânî' ifadesi, münafıkların dünyevi beklentilere, batıl inançlara ve asılsız ümitlere kapılarak hakikatten uzaklaştıklarını, bu kuruntuların onları aldattığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Emânî, Kur'an'da genellikle Yahudi ve Hristiyanların veya münafıkların sahip olduğu boş ve temelsiz beklentileri ifade eder. Bu ayette, münafıkların kendilerini kurtaracaklarına dair besledikleri asılsız ümitlerin ve dünya hayatına dair boş arzuların onları aldatarak doğru yoldan saptırdığına işaret eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ğarûr, mübalağa sigası olup çok aldatıcı demektir. Kur'an'da bu kelime genellikle şeytan için kullanılır. Ayetteki 'el-ğarûr' ifadesiyle, şeytanın münafıkları Allah'a karşı aldatarak, onları dünya heveslerine ve günahlara sürükleyerek saptırdığı, Allah'ın affına veya azabına dair yanlış düşüncelerle kandırdığı belirtilir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Ğarûr, insanı aldatan, yanıltan her şey için kullanılır, ancak Kur'an'da özel olarak şeytan için bir isim haline gelmiştir. Bu ayetteki 'ğarraküm billâhi'l-ğarûr' ifadesi, şeytanın münafıkları Allah'ın adını kullanarak, O'nun merhametini veya azabını yanlış yorumlatarak aldattığını, böylece onları günaha teşvik ettiğini açıklar.
Hadîd Sûresi
(Ve tâ ki, emrullahi/Allah'ın emri cae/geliverdi. Ve garur/çok aldatıcı (şeytan) billahi/Allah ile (Allah hakkında) sizi garre/aldattı.) Bu âyette de sonucunda iman edenler ile birlikte olduklarını söyleselerde Bakara sûresinin başlarındaki âyetlerde münafıkların halleri ve başlarına gelecekler belirtilmiştir.
(2/13-) Ve iza kıyle lehüm aminu kema amenenNasü, kalu enu'minu kema amenessüfehaü* elâ innehüm hümüssüfehaü ve lâkin lâ ya'lemun;
* Onlara, “İnsanların inandıkları gibi siz de inanın” denildiğinde ise, “Biz de akılsızlar gibi imân mı edelim?” derler. İyi bilin ki, asıl akılsızlar kendileridir, fakat bilmezler.
Onlara gerçek imân ile imân edin denildiği zaman, şu basit insânlar gibi mi imân edelim diyerek imân ehlini küçük görürler, bu basit kimseler, köleler gibi mi imân edelim diye hakir görürler imân ehlini, yine uyanık olun, iyi bilin ki sefih olan, basit olan, zorda olan onlardır, haciz olan onlardır, ancak onlar bunu da bilmezler, kendilerinin değersiz olduklarını bilmezler.
(2/14) Ve iza lekulleziyne amenu kalu amenna* ve iza halev ilâ şeyatıynihim, kalu inna meaküm innema nahnü müstehziun;
* İmân edenlerle karşılaştıkları zaman, “İnandık” derler. Fakat şeytanlarıyla (münafık dostlarıyla) yalnız kaldıkları zaman, “Şüphesiz, biz sizinle beraberiz. Biz ancak onlarla alay ediyoruz” derler.
Onlara imân edin denildiği zaman, imân ettik derler fakat kendi yandaşlarıyla karşılaştıkları zaman, “biz onlara imân ettik” dedik fakat biz yine sizinle beraberiz, biz onlarla imân ettik diyerek alay ediyoruz derler.
(2/15) Allahu yestehziu Bihim ve yemüddühüm fiy tuğyanihim ya'mehun;
* Gerçekte Allah onlarla alay eder (alaylarından dolayı onları cezalandırır); azgınlıkları içinde bocalayıp dururlarken onlara mühlet verir.
Oysa Allah onlarla alay etmekte ve onlara bu isyanları içerisinde belirli bir süre müddet tanımakta Cenâb-ı Hakk onlara.
(2/16) Ülâikelleziyneşterevüd dalâlete Bilhüda* fema rabihat ticaretühüm ve ma kânu mühtediyn;
* İşte onlar, hidÂyete karşılık sapıklığı satın almış kimselerdir. Bu yüzden alışverişleri onlara kâr getirmemiş ve (sonuçta) doğru yolu bulamamışlardır.
İşte o kimseler ki, bunlar dalâletle hidÂyeti satın aldılar yani hidÂyeti verdiler dalâleti satın aldılar, onların ticaretleri ne kötü bir ticaret oldu, onlar hidÂyeti de bulamadılar.
(2/17) Meselühüm kemeselillezistevkade naren, felemma edaet ma havlehu zehebAllahu Binurihim ve terakehüm fiy zulümatin la yübsırun;
* Onların durumu, (geceleyin) ateş yakan kimsenin durumuna benzer: Ateş tam çevresini aydınlattığı sırada Allah ışıklarını yok ediverir de onları göremez bir şekilde karanlıklar içinde bırakıverir.
Onların misalleri, şuna benzer ki, bir ateş yanar yani bir aydınlık olur, etrafı aydınlatır, lamba yanar, yandığında etraflarını görürler fakat lamba söner bu sefer göremezler, Allah onların nurunu giderir, o lambayı kapatıverir onları karanlığa terkeder onlar göremezler, yollarını bulamazlar.
(2/18-) Summün bükmün umyün fehüm la yerciun;
* Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık (hakka) dönmezler.
Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler onlar geriye de dönemezler, geldikleri yere dönemezler, bir yeride bulamazlar.[75] “ İz- -T-B- ”