İçeriğe atla
Mücâdele 1Cüz 28 · Sayfa 542

Mücâdele Sûresi 1. Âyet

المجادلة

Sohbete sor

Kad semi'a(A)llâhu kavle-lletî tucâdiluke fî zevcihâ ve teştekî ila(A)llâhi va(A)llâhu yesme'u tehâvurakumâ(c) inna(A)llâhe semî'un basîr(un)

Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikayette bulunan kadının sözünü işitmiştir. Allah, sizin sürdürdüğünüz konuşmayı (zaten) işitmekteydi. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

Mücâdele Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Âyetin başındaki “işitti” anlamındaki fiil, belâgat açısından sebep-sonuç ilişkisine dayalı bir mecazla “duayı kabul etti” anlamında kullanılmıştır. Burada geçen mücâdele kelimesi ise münâkaşa etmek, karşılıklı konuşmak ve bir mesele hakkında söz alışverişinde bulunmak anlamlarını taşır. Buna göre âyet, kocası hakkında hüküm sormak üzere Hz. Peygamber’e başvuran, kocasının kendisine yönelttiği zıhâr sözlerini tekrar ederek durumunu anlatan ve bu sıkıntısını Allah’a arz ederek dua eden kadının yakarışının Hak katında kabul gördüğünü ifade etmektedir.

Âyette zikredilen olayın arka planı, câhiliye döneminde bilinen zıhâr uygulamasıyla ilgilidir. Câhiliye Arapları arasında bir boşama türü sayılan zıhâr, erkeğin eşine “Sen bana annemin sırtı gibisin” şeklinde hitap etmesiyle gerçekleşirdi. Bu söz, kadını fiilen boşamadan evlilik hayatını askıya alan ve çoğu zaman kadını mağdur eden bir uygulamaydı. Erkekler bazen eşlerine veya eşlerinin akrabalarına kızdıklarında onları cezalandırmak amacıyla zıhâr yapar, böylece kadın evlilik bağından fiilen mahrum bırakılmış olurdu.

Zıhâr hakkındaki anlayışın değişmesine vesile olan olay, Evs b. Sâmit’in eşi Havle bint Sa‘lebe ile yaşadığı hadisedir. Rivayete göre Evs bir sebeple öfkelenerek eşine zıhâr yapmış, bunun üzerine Havle uğradığı haksızlığı gidermek için Hz. Peygamber’e başvurmuştur. O sırada bu mesele hakkında henüz bir vahiy bulunmadığından Resûl-i Ekrem, mevcut geleneksel uygulamaya uygun bir görüş bildirmiştir. Ancak Havle bu hükmü kabul etmeyerek durumu yeniden anlatmış ve sonunda Allah’a yönelerek kendisini bu sıkıntıdan kurtarması için dua etmiştir. Çok geçmeden Mücâdele sûresinin ilk dört âyeti nazil olmuş ve zıhârın boşama sayılmayacağı, fakat ağır bir kefâret gerektiren çirkin bir söz olduğu bildirilmiştir. Böylece evlilik bağının tamamen kopması engellenmiş ve zıhâr uygulaması köklü bir şekilde düzeltilmiştir (Yaman, DİA, 44/387-388).

Haddizatında Havle’nin şikâyeti zahirde bir aile meselesi gibi görünse de bâtında kulun kırık bir kalple Rabbine yönelişini temsil eder. İnsan bütün sebeplerden ümidini kesip samimi bir kalple Allah’a yöneldiğinde ilâhî yardım mutlaka tecelli eder. Sıkıntısını yalnız Allah’a arz eden ve aczini O’na içtenlikle sunan kimseye Allah kâfi gelir. Kul Rabbine karşı ne kadar derin bir tevazu ve ihtiyaç hâli gösterirse, ilâhî lütuf ve yardım da o ölçüde genişler. Nitekim Allah Teâlâ’nın âyete “قد سمع الله” (Allah gerçekten işitti) buyruğuyla başlaması, kulun feryadının ilâhî huzurda zayi olmayacağını göstermektedir. Bu durum sâlik için güçlü bir murâkabe şuuru doğurur; zira Allah’ın işittiğini ve gördüğünü bilen kimse sözünde, niyetinde ve fiilinde daha dikkatli olur. Aynı zamanda bu olay, insanın hayatın sıkıntıları karşısında ümidini insanlardan kesip doğrudan Allah’a yönelmesi gerektiğini de hatırlatır. Çünkü kırık bir kalple yapılan dua Hak katında büyük bir değer taşır ve çoğu zaman kulun fark etmediği bir rahmet kapısının açılmasına vesile olur.

Rivayete göre Hz. Ömer halifeliği döneminde bir gün bir merkebin üzerinde giderken Havle bint Sa‘lebe ile karşılaşmış, Havle onu durdurarak uzun süre nasihatte bulunmuştur. “Ey Ömer!” diyerek sözlerine başlayan Havle, onun çocukluk yıllarında “Ömercik” diye çağrıldığını, daha sonra “Ömer”, ar

dından da “Müminlerin emiri” unvanını aldığını hatırlatmış ve şöyle demiştir: “Ey Ömer! Allah’tan kork. Ölümün kesin olduğunu bilen kimse iyilik yapma fırsatını kaçırmaktan korkar; hesaba çekileceğini bilen kimse de azaptan sakınır.” Hz. Ömer bu nasihatleri ayakta dinlemişti. Yanındakilerden biri, “Ey Müminlerin emiri! Bu yaşlı kadın için mi bu kadar uzun süre beklediniz?” deyince Hz. Ömer şöyle cevap vermiştir: “Evet, vallahi sabahtan akşama kadar beni ayakta tutsa, farz namazlar dışında onu dinlemeye devam ederdim. Bu kadının kim olduğunu biliyor musunuz? Bu, Havle bint Sa‘lebe’dir. Allah Teâlâ onun sözünü yedi kat göğün üzerinden işitmiştir. Âlemlerin Rabbinin sözünü dinlediği bir kadının sözünü Ömer dinlemesin mi?” (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 21/12).

Sûfî müfessirlere göre şikâyetin Allah’tan başkasına yönelmekten arındığı noktada ulaştığı makam necvâ, yani gizli münâcat makamıdır. Necvâ ile şikâyet arasında ise kulun Mevlâsına karşı bir inbisât, yani içten bir yöneliş hâli ortaya çıkar. Necvâ kalbin derinliklerinde gerçekleşir. Kul hüznünü ve içindeki hâli Rabbine arz ettiğinde Allah onun gizli yakarışını işitir ve ona istediğini ihsan eder. Bu sebeple gerçek yöneliş, Allah hakkında, Allah ile ve Allah için yapılandır.

Hak Teâlâ bir kulunu seçerken onun zayıflığına, soyuna, kazancına, güzelliğine veya çirkinliğine, amelinin çokluğuna ya da ilminin genişliğine bakmaz. Aksine kulun kalbinin taleplerine ve kendisine yönelişine bakar. Kul samimi bir şekilde Rabbine yöneldiğinde Allah da onu güzel bir kabul ile kabul eder, ilâhî lütflarıyla onu gözetir ve imtihanların ezici zorluklarını ondan uzaklaştırır. Ardından kalbine kendi yakınlığını hissettirir ve cömertliğinin pınarlarını akıtır. Böylece kalp marifet nuru, yakîn parıltısı ve iman ışığıyla dolar. Kul ilâhî muhabbetle arınır ve müşâhede bahçelerinde uçmaya başlar; hakikat ağaçlarından kurbiyet meyveleri toplar ve bu sayede kudsî tecellîlerin yükünü taşıyabilecek hâle ulaşır (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/402).

“Allah işitendir ve görendir” Kendisine münâcat edenin yakarışını işitir, O’na yönelenin duasını kabul eder ve hem şikâyet edenin hem de kendisinden şikâyet edilenin hâlini görür. Ancak Allah’ın işitmesi, insanın işitmesi gibi sonradan meydana gelen bir idrak değildir. Allah’ın bir şeyi işitmesi, daha önce bilmediği bir şeyi sonradan öğrenmesi anlamına gelmez. Böyle bir düşünce, ilâhî zât ve sıfatlar hakkında hatalı bir tasavvura götürür.

Nitekim Necmeddin-i Dâye Allah’ın işitmesini ezelî ilmin bir tecellisi olarak açıklamıştır. Varlıkta ortaya çıkan her hâl, Allah’ın ezelî ilminde bilinen hükümlerin zaman içinde görünür hâle gelmesinden ibarettir. Bu sebeple Kur’ân’da Allah’ın bir şeyi “işitmesi” veya “görmesi” ifade edildiğinde bu, O’nun yeni bir bilgi kazanması değil, ezelde bilinen bir şeyin yaratılış sahnesinde ortaya çıkmasının ilâhî ilim tarafından kuşatılmış olduğunu gösterir. (Dâye, Te’vîlât-ı Necmiyye, 6/103-104)

Şu hâlde sâlik bütün hâllerinin Hak katında ezelden beri bilindiğini ve ilâhî nazarın her an kalbin üzerine yönelmiş olduğunu unutmamalıdır. Böyle sözünün, niyetinin ve kalbindeki en gizli düşüncenin bile ilâhî ilmin kuşatması dışında olmadığını idrak eder. Bu bilinç ise onu hem tevhide hem de edebe yönelten derin bir farkındalık hâline sevk eder.

Semî’ ve Basîr İsimlerinin Sırları

Allah Teâlâ hem işiten hem de işittirendir. İşittiren oluşu ise iki yöndendir: Birincisi, işitme kabiliyetini bizzat kullarda yaratmasıdır. İkincisi ise, kelâmını ve hitabını dilediği kullarına duyurmasıdır. Mûsâ aleyhisselâmın ilâhî hitaba muhatap olması bu mânânın açık örneklerinden biridir.

Tevhîd-i efâl açısından bakıldığında hakikatte işiten yalnız Allah’tır. İşitme, kulda meydana gelen bir kabul ve etkilenme şeklinde düşünülürse bu durum sıfat tevhidi bakımından değerlendirilir. Cem ve ahadiyyet mertebesinde ise işitme, doğrudan zâta nisbet edilen bir hakikat olarak görünür. Böylece sem‘, yalnız işitme duyusunu ifade eden bir sıfat olmaktan çıkar; ilâhî idrakin farklı mertebelerdeki zuhurlarını kuşatan daha geniş bir anlam kazanır.

Nitekim işitme bazı mertebede bilme anlamı taşımakta; bilme de başka bir mertebede işitme hükmüne dönüşmektedir. Bu da ilâhî isimlerin birbirinden bütünüyle ayrı olmadığını, aksine belirli varlık mertebelerinde birbirlerinin hükümlerini de taşıdığını gösterir.

Bu bağlamda her mertebenin kendine mahsus bir konuşması vardır. Her mertebe, kendi istidadı ölçüsünde zuhura yönelir. Varlık, mertebelerin bu yönelişini işitir, mertebeler de varlığın hitabını alır. Böylece işitme ile konuşma arasında karşılıklı bir nisbet ortaya çıkar. Ne var ki bu karşılıklılık hakikatte kesrete değil, tek bir ilâhî kaynağa dayanır. Bu yüzden gerçek anlamda işiten de konuşan da Allah’tır. Çünkü O, zâtı gereği “Ol!” hitabına sahiptir; hem bu hitabı söyleyen hem de onun zuhura açtığı hakikatleri işitendir. Böylece Semî’ ismi, yalnız duymakla sınırlı kalmaz; varlığın ortaya çıkışını kuşatan bir tecellîye dönüşür. Hak, bütün mertebelerde hem hitap eden hem de o hitabın karşılığını işitendir.

Zât mertebesinden bakıldığında ise Hak konuşandır; fakat orada O’ndan ayrı bir işitenden söz edilemez. Çünkü ayrı bir işiten tasavvur edildiğinde, Hak ile birlikte başka bir varlık kabul edilmiş olur. Buna karşılık varlığın dilini gerçekten idrak ve müşâhede eden kimse, bütün varlığı konuşur ve işitir hâlde bulur. Zira ona göre her şey, ilâhî hitabın ve ilâhî işitmenin bir mazharıdır.

Öyleyse varlık konuşuyorsa, onu kavrayan bir işitme de vardır. Her hitap, onu alan ve idrak eden bir işitmeye dayanır. Bu sebeple varlık yalnız konuşan değil, aynı zamanda işitendir de. Üstelik bu varlık, sınırları çizilmiş bir bütün değil, sonu bulunmayan bir zuhûr alanıdır. Bundan dolayı Semî’ ismi de sonu gelmeyen bu tecellî alanında sürekli tasarruf hâlindedir.

Aynı şekilde Basîr ismi de her mertebede o mertebenin hükmüne göre farklı bir zuhura sahiptir. Aynların (a’yân) henüz ortaya çıkmadığı mertebede basar, ilim anlamına gelir; fakat burada söz konusu olan ilim, malûmatın birbirinden ayrıştığı tafsîlî bir bilgi değil, daha ziyade zâtî ve kuşatıcı bir bilme hâlidir. Bu sebeple “Allah kullarını hakkıyla görendir” buyruğu, mutlak ve mukayyed bütün mertebeleri kuşatan ilâhî bir idrake işaret etmektedir.

Aynlar zuhura çıkıp kevn ulvî-süflî, küllî-cüz’î mertebe

lerde çoğalmaya başladığında ise ilâhî ilim, ilk akıl mertebesinde küllîler düzeyinde tecellî eder. Bu merhale, Hay isminin görünür hâle geldiği makamdır. Hayat sıfatının belirginleşmesi de bu zuhûr ile ilgilidir. Çünkü bu mertebeden önce Zât, hayat ve ölüm gibi karşıt nitelemelerden, hatta isimlerin tamamından münezzeh olarak düşünülür.

Öte yandan Basîr ismi, Hayat, İlim, İrade ve Kudret isimleriyle olan nisbetine göre farklı vecihlere sahiptir. Nitekim Basîr isminin Âlim ismiyle zuhuru, nefs hazretindedir. Bu mertebede basar, yalnız hayata bağlı bir his olmaktan çıkar ve ilimle birleşir. Zira ilk akıl mertebesinde Hay isminden kazanılan dirilik, küllî nefis mertebesinde bilgi şeklinde belirir. Böylece Basîr burada hem diri, hem bilen, hem de yazılı sûretleri gören bir isim olarak tecellî eder. Bu sûretler de hakikatte ilmin kendisidir.

Nefis hazretindeki ruhanî sûretlerin durumu, insan zihnindeki sahih tasavvurların zihinde yer edişine benzer. Nasıl ki doğru tasavvurlar zihinde bir tür yazı hükmünde ise, küllî nefisteki ruhanî sûretler de böyledir. Bu sebeple bu mertebede basar ile ilim birbirinden ayrılmaz; aynı hakikat bir yönden ilim, diğer yönden basar adıyla anılır.

Basîr isminin yazı mertebesinde, yani küllî heyûlâ düzeyindeki zuhuru ise irade âlemine aittir. Bu mertebede Basîr, Mürîd ismiyle birlikte tecellî eder; fakat bu tecellî, önceki mertebelerde kazanılmış hayat ve ilim hükümlerini de içinde taşır. Böylece henüz cismanî sûret hâline gelmemiş, fakat o sûretlere dönüşmeye hazır bulunan mânalar bu hazrette yer alır. Hak Teâlâ da burada, fiile yaklaşmış ve zuhura âmâde hâle gelmiş olanları görendir.

Basîr isminin Kadîr ismiyle zuhuru ise makdûrun fiilen ortaya çıktığı mertebede gerçekleşir. Bu seviyede basar, artık yalnızca bir hazırlık veya ilmî kuşatma değil; cisimlerin birbirlerine açılması ve parçaların birbirini görünür kılması şeklinde ortaya çıkar. Bu da kudretin makdûr üzerindeki fiilî tasarrufunu ifade eder. (Tilimsânî, Me’âni’l-Esmâi’l-İlâhiyye, 107-115; 136-139)


Âyet 2