İçeriğe atla
Mücâdele 2Cüz 28 · Sayfa 542

Mücâdele Sûresi 2. Âyet

المجادلة

Sohbete sor

Elleżîne yuzâhirûne minkum min nisâ-ihim mâ hunne ummehâtihim(s) in ummehâtuhum illâ-llâ-î velednehum(c) ve-innehum leyekûlûne munkeran mine-lkavli ve zûrâ(an)(c) ve-inna(A)llâhe le'afuvvun ġafûr(un)

İçinizden kadınlarına zıhar yapanlar bilsinler ki, o kadınlar onların anaları değildir. Onların anaları ancak, kendilerini doğuran kadınlardır. Şüphesiz onlar (zıhar yaparlarken) hoş karşılanmayan ve yalan bir söz söylüyorlar. Şüphesiz Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.

Mücâdele Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Bu âyet, zâhirde zıhâr uygulamasının geçersizliğini bildirirken bâtında yaratılışın hakikatine işaret etmektedir. Gerçek annelik yalnızca doğuran kadına ait kılınarak insanın varlığının yaratılış, gelişme ve rızıkla beslenme süreçleriyle şekillendiği ortaya konmaktadır. Doğum, emzirme ve büyüme hâllerinin her birinde Allah’ın Rahmân isminin tecellileri görünür. Zira yaratma, varlığı yetiştirme ve rızıkla besleme hep ilâhî rahmetin farklı mertebelerdeki tezahürleridir.

Bu sebeple annelik bağı yalnız biyolojik bir ilişki değil, aynı zamanda ilâhî rahmetin yaratılış üzerindeki sürekli tasarrufunun bir göstergesidir. İnsan varlığı doğumla başlayan, rızıkla devam eden ve gelişmeyle tamamlanan bir rahmet tezahürü içinde ortaya çıkar. Bu bağların korunması ve haramlık hükümlerinin konulması da yaratılış düzeninin ve rahmet nizamının muhafazasına yöneliktir. Böylece nesep bağları, varlığın meydana gelişi ve sürdürülmesi sırasında tecelli eden ilâhî rahmetin bir hatırlatıcısı hâline gelir.

Âyet aynı zamanda insanın iç dünyasında bulunan kuvveler arasındaki ilişkiye de işaret etmektedir. Hevâya dayanan söz hakikatte bir hüküm taşımaz; çünkü hakikati belirleyen şey ilâhî düzene uygun olan fiildir. İnsan, kendi arzusu doğrultusunda söylediği bir sözle varlığın hakikatini değiştiremez. Bu sebeple hakikate dayanmayan söz ve hükümler kalpte bir karşılık bulmaz. Kalp hakikati tanıdığında sözün doğruluğunu da onunla ölçer. Hevâya dayanan söz kalbi karartırken, hakikate dayanan söz kalbi aydınlatır. Bu yüzden dil kalpte yerleşmiş olan hakikate uygun hareket ettiğinde söz doğruluk kazanır; hakikatten kopup hevânın peşine düştüğünde ise söz çirkin ve bâtıl hâle gelir.

Kalp ile dil arasındaki ilişki de bu çerçevede ayrı bir anlam kazanmaktadır. Dil zikri dile getirir, kalp ise bu zikrin tesirini kabul eden merkezdir. Zikir dilde başladığında onun harareti kalbe ulaşır ve kalpte bir uyanış meydana getirir. Bu uyanış, insanın iç dünyasında ruhânî kuvvelerin harekete geçmesine vesile olur. Kalp bu hareketle birlikte zikrin manasını daha derinden kavramaya yönelir. İlâhî hakikatler kalpte belirginleştiğinde zikir yalnız bir söz olmaktan çıkar ve varlığın farklı mertebelerine uzanan bir anlama kavuşur. Bu sebeple sâlik hakikate ulaşmış ve kemale ermiş olsa bile zikri terk etmez. Zira zikir kalpte yer ettiğinde insanı hakikatten uzaklaştıran söz ve davranışlara izin vermez. Ruh ile beden arasındaki bağ sürdüğü müddetçe bedenle yapılan ibadet de devam eder. Sâlik zikirle kalbini diri tuttuğunda kalp ilâhî hakikate yönelir ve akıl da bu yönelişe eşlik eder.

Âyetin sonunda gelen “Allah çok affedici ve çok bağışlayıcıdır” ifadesi, kişinin cehaletle işlediği hatadan sonra tövbe etmesi hâlinde Allah’ın onu bağışlayacağını bildirir. Ancak söylediği bu sözün kefareti vardır. Allah’ın emrettiği bu kefaret hem yapılan hatanın telafisi hem de bir daha böyle bir sözün söylenmemesi için konulmuş bir uyarıdır. (Dâye, Te’vîlât-ı Necmiyye, 6/103; Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 2/394)

Afüv ve Gafûr İsimlerinin Sırları

Afüv ismi, “silmek, yok etmek, bağışlamak, vazgeçmek” gibi mânalara gelen afv kökünden türemiş olup “kullarının günahlarını silen, affeden, cezaları ortadan kaldıran; isyan edenlerin günahlarını onlara müsamaha göstermek suretiyle örten” anlamlarında mübalağa ifade eden bir isimdir. Cezalandırılmayı hak eden kişiye cezasını vermemek anlamında af, kelimenin “yok etmek, ortadan kaldırmak” (mahv) şeklindeki asıl anlamını desteklemektedir.

İlâhî af iki mertebede ele alınır: biri ilim, diğeri mârifet mertebesidir. İlim mertebesindeki af, kulun işlediği suça rağmen cezaya uğratılmaması şeklinde görünür. Bunun karşısında en ağır suç ise şirktir. Çünkü şirk, fiili kendine nisbet ederek Hak’tan bağımsız bir fail tasavvur etmektir. Kul, yaptığı şeyi kendinden bilip böylece Hak ile birlikte başka bir tesir sahibi kabul ettiğinde, en büyük günah olan şirke düşmüş olur. Şeriata aykırı bu davranışı nedeniyle de cezayı hak eder.

Günahların affına açılan kapının temelinde tevhid şuuru yer alır. Çünkü tevhid, “Güç ve kuvvet ancak Allah’ındır” hakikatine dayanır ve bütün iyiliklerin aslı da bu idraktir. Bu sebeple istiğfar eden kul, bir bakıma tevhide yönelmiş olmaktadır. Zira istiğfar, işlenen fiili sahiplenmekten vazgeçmek ve onu kendine nispet etmekten Allah’a sığınmak demektir.

Bu hakikatten perdelenmiş olanlar ise henüz fiilin tamamını bütünüyle Allah’a nisbet edecek derecede tahkike ulaşmış değildir. Bu sebeple Afüv ismi, onların mertebesinde özellikle bu sınır içinde tecellî eder.

Keşif ehli mertebesinde bulunanlar, varlıkta cereyan eden her şeyin hakikatte Allah’a ait olduğunu şühûd yoluyla idrak ederler. Bu idrak, nazarî bir kabul değil; şüphe barındırmayan doğrudan bir müşâhededir. Böyle olunca onların hâli, affa mazhar olmuş kimselerin hâline benzer. Çünkü nefsin fiili sahiplenme iddiası onların nazarında çözülmüştür.

Bu sebeple Afüv isminin hükmü, keşf ehlinin seyrinin başlangıçlarında belirir. Daha sonra “Allah’tan başka fail yoktur” hakikati açıldığında, artık kalpleri müşâhede ettikleri bu hakikatten başkasına bağlanmaz. Böylece nefsin ve masivânın payı giderek silinir. Bu zümrenin istiğfarı, işledikleri belirli günahlardan dolayı değil, nefsi görme ve ona pay verme hâlinden dolayıdır. Çünkü onların nazarında asıl perde, tek tek günahlar değil, nefsin kendisini ortaya koymasıdır.

Dolayısıyla Afüv ismi avamın zikrine daha uygundur. Zira bu isim, günahını fark eden ve bağışlanma talep eden kimseleri ıslah eder. Fakat sâliklerin zikrinde asıl maksat, günahı veya sevabı sürekli anmak değil, bunların ötesine geçerek Hakk’a yönelmektir. Bu sebeple seyir ehli için ne günahı büyütmek ne de iyiliği sahiplenmek uygundur. Nitekim bu mânâ, “Günahını ayağının altına koy; haseneni de günahının altına koy” sözüyle ifade edilmiştir.

Gafûr kelimesi ise sözlükte “örtmek, gizlemek, kirlenmekten korumak için bir şeyin üstünü örtmek” mânasındaki gafr (gufrânmağfiret) kökünden sıfat olup “birinin kusurunu örten, suçunu bağışlayan” anlamına gelir. Gafûr ile Gaffâr isimleri de bu örtme ve bağışlama manasında birleşir. Buna göre Allah’ın Gafûr oluşu, affettiği kulun günahını ve bu günahın doğuracağı cezayı örtmesi demektir.

Bu anlam, bir yönüyle Afüv ismi, bir yönüyle de Rahîm ismiyle irtibatlıdır. Çünkü mağfiret, yalnız günahın bağışlanması değil, aynı zamanda kulun ilâhî rahmetle kuşatılmasıdır. Zümer sûresindeki “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin” buyruğunun hemen ardından “Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar” (Zümer 39/53) denilmesi de burada rahmetin özellikle mağfiret şeklinde tecellî ettiğini göstermektedir.

Bilmek gerekir ki Gafûr ismi, yalnız günahları bağışlayan bir isim değildir; diğer ilâhî isimlerin hükümlerini de kendi içinde taşıyarak farklı mertebelerde tecellî eder. Bu yüzden bazen doğrudan günahı bağışlar, bazen Settâr isminin hükmüyle kusuru örter.

Hâdî ismiyle birleştiğinde ise mağfiret daha ince bir anlam kazanır. Bu durumda bağışlamak, sadece bir suçu silmek değil; kalbi o şeye yönelmekten korumak anlamına gelir. Böylece şehvetler velîlerin kalplerine uğramaz, dünya onların gönlünü meşgul etmez, kötü huylar nefislerinde karşılık bulmaz. Güzel ahlâk onlarda yerleşik bir meleke hâline geldiği için, onun zıtları hatırlarından silinmiş olur.

Muhiblerin ise kalplerinden âhiret talebi dahi giderilmiştir; çünkü onlar nimetten çok Mün‘im ile meşguldürler. Hatta kendi iyiliklerini bile kendilerine nisbet etmezler; onları Allah’tan bilirler. Sonunda kötülük de onların müşâhedesinden örtülür ve nazarlarında yalnız Hak kalır. İşte Hâdî isminin eşlik ettiği mağfiretin nihai ufku budur.

Mağfiret ve setr yalnız rahmet ve hidâyet yönüyle değil, bazen Mudil isminin hükmüyle de görünür. Bu durumda hakikatin içindeki maslahat yönü kişiden gizlenir; o da onu fark edemez hâle gelir. Görünürde bu bir örtmedir; fakat bu örtünün zâhirinde azap, bâtınında ise başka bir hikmet bulunur.


Terzi Baba, Hâdî ve Mudil isimleri arasındaki irtibatı Ve onun zürriyyetini, -evet- onları kalıcı kıldık” (Saffât, 37/77) âyeti üzerinden şöyle izah etmektedir:

“Hâdî” ismi asıl “Mudil” ismi ise yardımcıdır. Yâni Hadî isminin anlaşılması onun zıddı olan Mudil’e bağlıdır. Mudil olmasa her şey Hâdî durumunda olacağından tabiileşecektir. Tabii olanın ise zıddı olmayınca değerlendirilmesi mümkün olamayacaktır. Bu sebeble Mudil ismi Hâdî isminin zıddı olduğundan, Hâdî’nin değeri Mudil ile anlaşılmaktadır. İşte görüldüğü gibi “Hâdî” ismi asıl, “Mudil” ise onun anlaşılması için yardımcı bir isimdir. Hâdînin hakikati ortaya çıktıktan sonra, Mudil ismine gerek kalmayacağından, onları suda boğduk. Ve Nûhiyyet mertebesinde bulunan, “Hâdî” isminin zuhuru olan o ve onun Zürriyyetini kalıcı kıldık. Bu husus mertebesi itibariyle kıyamete kadar böyledir.

Seyr-i sülûk yolunda fırka-i nâciye daha buralardan başlamaktadır. Ancak burası Nûhiyyet mertebesinin necâtı’dır. Her mertebenin necât-ı başka, başka anlayış ve idrak makamlarındandır. Burada anlamamız gereken şey varlığımızda bulunan “Hâdî” isminin asıl, Onun zuhura çıkmasına sebep olan “Mudil” isminin ise yardımcı bir esmâ olduğunu anlayıp onun ahlâk ve manâsına itibar etmemiz bilincine varmamızdır.

İşte o zaman bu Âyet-i Kerîme bizim de üzerimizde, (zürriyyetini kalıcı kıldık) hükmü ile “Hâdî” ismi yönünden yürümüş olur, yâni bizde o zürriyyetten, olmuş oluruz. Aksi halde “Mudil” ismi yönünden daha o mertebe de boğulmuş

lardan oluruz.

Bir bakıma bu “Mudil” ismini asıl alıp “Mudil” ismi deryasında boğulmuşlardan oluruz. Bu mertebelerde bunları idrak edemez isek zâten daha yukarılara mânen de çıkamayız ve gerçek manâ da Hakikat-i Muhammediyye ye de erişemez, sûret-i Muhammediyye de zâhiren kalmış oluruz. (Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh a.s. – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 65)


Bu nisbetin bir başka görünüşü de kalbin âhiret yönüne karşı kapanmasıdır. Kişinin kalbi âhirete bağlanmaz, ona karşı bir yöneliş taşımaz. Şayet bununla birlikte dünyanın güzel görünen yönü de ondan örtülürse, artık bu kişi tam bir mahrumiyet içine düşer. Çünkü ne dünyanın lezzetini tadabilir ne de âhiret talebinin huzuruna erebilir. Bu ise şakavetin en açık tezahürlerinden biridir.

Kul bazen yalnız hakikatten değil, tövbe imkânından da perdelenir. Böyle olunca Tevvâb isminin tecellîsi onun varlığında görünmez ve kişi hatalarından dönüş kapısını fark edemez. Bazen de kişi tövbe eder; fakat tövbenin ardından salih amele yönelme imkânı kendisine açılmaz. Çünkü tövbe, aslında amele açılan bir kapıdır. Eğer kul pişmanlıkta kalır, fakat bu pişmanlığı telâfi ve ıslah ile tamamlamazsa, o kapının eşiğinde durup kalmış olur.

Bir başka mahrumiyet şekli de terakki yollarının örtülmesidir. Kişi bir mertebeye ulaşır; fakat orayı son nokta zannederek ilerleyemez. Hâlbuki hakikat yolunda durmak da bir eksikliktir. Bu yüzden kemale gücü yettiği hâlde geri kalmak, en ağır kusurlardan biri sayılmıştır.

Varlıkta görülen her türlü örtü, sonuçta Gafûr isminin bir tecellîsidir. Bu sebeple keşif ehli, perdeleri sadece mahrumiyet sebebi olarak görmez; onları aynı zamanda Hakk’ın tecellî ettiği mahaller ve hakikatin güzelliklerini açığa çıkaran menziller olarak değerlendirir. Hatta şeriat, akıl, tabiat veya nakil bakımından ilk bakışta hoş görülmeyen örtü biçimleri bile, nihayetinde bu ilâhî ismin hükmü dışında kalmaz. (Tilimsânî,

Me’âni’l-Esmâi’l-İlâhiyye, 148-151; 225-226)


Âyet 3