Lilfukarâ-i-lmuhâcirîne-lleżîne uḣricû min diyârihim ve emvâlihim yebteġûne fadlen mina(A)llâhi ve ridvânen ve yensurûna(A)llâhe ve rasûleh(u)(c) ulâ-ike humu-ssâdikûn(e)
Bu mallar özellikle, Allah'tan bir lütuf ve hoşnudluk ararken ve Allah'ın dinine ve peygamberine yardım ederken yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılan fakir muhacirlerindir. İşte onlar doğru kimselerin ta kendileridir.
Bir de göç eden fakirlere aittir ki yurtlarından ve mallarından çıkarılmışlardır, Allah'ın lütuf ve rızasını ararlar; Allah'a ve Resulüne yardım ederler. İşte doğru olanlar onlardır.
Haşr Suresi'nin 8. ayeti, hicret eden fakirlerin (muhacirlerin) özelliklerini ve Allah katındaki değerlerini dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Ayet, bu kişilerin yurtlarından çıkarılmalarını, Allah'ın lütfunu ve rızasını arayışlarını, Allah'a ve Resulü'ne yardım etmelerini vurgulayarak, onların 'sadıklar' olduğunu beyan etmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fakr (فقر), omurganın kırılması anlamına gelen 'fakara' (فقر) kelimesinden türemiştir. Bu, insanın belini büken, onu zayıf düşüren bir ihtiyaç halini ifade eder. Ayetteki 'el-fukarâ' kelimesi, mal ve mülklerinden mahrum bırakılmış, zorunlu ihtiyaçlarını karşılamakta güçlük çeken muhacirleri tanımlar. Onların bu durumu, Allah yolunda katlandıkları fedakarlığın bir göstergesidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Fakîr (فقير), zenginliğin zıttı olup, ihtiyaç sahibi demektir. Kur'an'da bu kelime, genellikle maddi yoksunluğu ifade etmekle birlikte, Haşr Suresi'ndeki bağlamında, özellikle yurtlarından ve mallarından çıkarılmaları nedeniyle bu duruma düşmüş olan muhacirleri belirtir. Bu, onların sadece maddi değil, aynı zamanda sosyal ve psikolojik bir yoksunluk içinde olduklarını da ima eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hicret (هجرة), bir yerden başka bir yere göç etmek, ayrılmak demektir. 'el-Muhâcirîn' ise, Allah yolunda dinlerini korumak ve yaymak amacıyla yurtlarını terk edenlerdir. Ayetteki kullanımı, Mekke'den Medine'ye göç eden Müslümanları ifade eder ve onların bu eyleminin Allah katındaki değerini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'hicret' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini inceler. Ona göre hicret, sadece fiziksel bir göç değil, aynı zamanda eski bağlardan kopuşu, yeni bir topluluğa katılımı ve Allah'a tam bir teslimiyeti ifade eder. Ayetteki 'el-Muhâcirîn', bu köklü dönüşümü gerçekleştiren, eski hayatlarını Allah için terk eden ve yeni bir düzen kurmaya çalışan öncü Müslümanlardır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): İbtiğâ (ابتغاء), bir şeyi şiddetle aramak, talep etmek anlamına gelir. Ayette 'yebteğûne fadlen minallâhi ve rıdvânâ' ifadesi, muhacirlerin sadece maddi bir kazanç peşinde olmadıklarını, aksine Allah'ın lütfunu (fazlını) ve rızasını (rıdvânını) canı gönülden aradıklarını gösterir. Bu, onların niyetlerinin samimiyetini ve ahiret odaklılığını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): İbtiğâ, bir şeyi elde etmek için çaba sarf etmek, onu istemek ve peşinden gitmek demektir. Buradaki kullanım, muhacirlerin Allah'ın fazlını ve rızasını pasif bir şekilde beklemek yerine, aktif bir şekilde arayış içinde olduklarını ifade eder. Bu arayış, onların hicret etme ve zorluklara katlanma motivasyonlarının temelini oluşturur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fazl (فضل), bir şeyin aslından artan, fazlalık olan kısmıdır. Allah'a nispet edildiğinde ise, O'nun lütfu, ihsanı ve karşılıksız verdiği nimetleri ifade eder. Ayetteki 'fadlen minallâhi', muhacirlerin Allah'tan bekledikleri mükafatın sadece dünyevi bir karşılık olmadığını, aksine O'nun sınırsız lütuf ve keremini umduklarını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'fazl' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın kullarına bahşettiği ekstra lütuf ve ihsanları ifade ettiğini belirtir. Haşr Suresi'ndeki bağlamında, muhacirlerin Allah'tan bekledikleri 'fazl', onların hicretleri ve fedakarlıkları karşılığında Allah'ın kendilerine vereceği dünyevi ve uhrevi tüm güzellikleri kapsar. Bu, Allah'ın vaadinin genişliğini ve cömertliğini gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Rıdvân (رضوان), rızanın en üst derecesi, tam bir hoşnutluk halidir. Ayette 've rıdvânâ' ifadesi, muhacirlerin Allah'tan sadece maddi lütuf değil, aynı zamanda O'nun kendilerinden razı olmasını, hoşnutluğunu kazanmayı arzuladıklarını gösterir. Bu, onların nihai hedeflerinin Allah'ın rızası olduğunu ve bu uğurda her türlü zorluğa katlandıklarını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Rıdvân, Allah'ın kulundan razı olması ve ona cenneti vaat etmesidir. Bu, Allah ile kul arasındaki ilişkinin en yüksek mertebesidir. Haşr Suresi'ndeki muhacirler, Allah'ın fazlını ararken aynı zamanda O'nun rızasını da talep etmektedirler. Bu, onların imanlarının derinliğini ve Allah'a olan bağlılıklarının samimiyetini ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sıdk (صدق), sözün gerçeğe uygun olmasıdır. Ancak Kur'an'da daha geniş bir anlamda, kişinin sözüyle fiilinin, dışıyla içinin uyumlu olması, samimiyet ve dürüstlük anlamına gelir. Ayetteki 'es-Sâdikûn', muhacirlerin Allah'a ve Resulü'ne olan bağlılıklarında, hicretlerinde ve Allah'ın rızasını arayışlarında samimi ve dürüst olduklarını, iddialarının fiilleriyle örtüştüğünü ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'sıdk' kavramını Kur'an'ın temel ahlaki değerlerinden biri olarak ele alır. Ona göre sıdk, sadece doğru söz söylemek değil, aynı zamanda bir inanca veya ilkeye tam bir bağlılık ve sadakat göstermektir. Ayette 'ülâike humu's-sâdikûn' ifadesi, muhacirlerin Allah'a verdikleri sözde duran, imanlarında sebat eden ve Allah yolunda her türlü fedakarlığı göze alan gerçek müminler olduklarını tasdik eder.
Haşr Sûresi
Fakir, en alt düzeyde belirli bir malı olan fakat zekât veremeyecek düzeyde olan kişiye denir. Miskin ise hiçbir şeyi olmayan kimsedir. Fakr tamam olunca kişi miskinlik haline geçer, fakr olanın biraz malı vardır, yani benliğinde biraz özellikleri vardır ama bunlarda kalmayınca yani varlığı kalmayınca orada Allah zuhur eder, “fakr tamam olunca o Allah’tır” demişlerdir. Miskinlik Ulûhiyyet mertebesinin orada sükûnette olması, yani sâkin olması, kendi nefsaniyetinden kırıntı kalmadığından sâkin olmuştur, Hakk orada vardır fakat zuhura çıkmamıştır, kendi benliğinde, fakr’ın kemâlatında ise Hakk’ın orada zuhura çıkması vardır, aralarında ki, fark buradadır.[41] “ İz- -T-B- ” Fakr; Fakr terimi sözlükte, yoksulluk, fakirlik, ihtiyaç duyulan şeyin yokluğu, maddi ve manevi bakımdan muhtaçlık gibi anlamlara gelmekte olup çoğulu "fukur"dur. Fakir'in kelime anlamı ise, yoksul, aciz ve sıkıntı içinde olan kimse demektir. Çoğulu fukaradır.
Istıllahta ise fakr, kişinin mevhum olan varlığından kurtulması ve fenafillah'a mazhar olmak yerine kullanılan bir tabirdir. Fakir ise, bu dünyanın peşinde boş yere koşmaktan yüz çevirerek, hakikati, yani kendi varoluşunun sırrını soruşturandır. Bir başka deyişle fakir, her şeyden vazgeçerek, Allah Teala'nın rızası ve inâyetini araştıran sûfidir.
"İnsanlann en azizi rıza ehli olan fakirdir" diyen Cüneyd-i Bağdadi r.a. 'ye göre tasavvuf sekiz haslet üzerine kurulmuştur: Sehâ; rıza, sabır, işaret, gurbet, sûf giyme, seyahat ve fakr. Sehâ Îbrâhim (a.s.), rıza İshak (a.s.), sabır Eyyûb (a.s.), işaret Zekeriya (a.s.), gurbet Yahya (a.s.), sûf giyme Mûsâ, seyahat Îsâ ve fakr Hz. Muhammed (s.a.v)'e aittir. Dikkat edilirse burada fakrın diğer hasletlere üstünlüğü Peygamberimizin diğer Peygamberlere üstünlüğü gibidir. Hallac'a r.a göre ise, "Kul, Allah'a fakrı ölçüsünde Allah ile zengin olur. Fakirliği arttığı ölçüde zenginliği de artar." Serrac r.a.' a göre, fakr ehli üç derecedir: a. Mukarreblerin fakrı: Ne dille ne de içinden kimseden bir şey istemez ve kimseden bir beklentisi olmaz, bir şey verilince de kabul etmez. Bunlar Allah'a yakınlık makamında bulunur. b. Sıddıkların fakrı: Kimseden bir şey istemez ama istenilmeden verildiğinde kabul edenlerin makamıdır. c. Kanaat ehlinin fakrı: Bu gruptakiler de muhtaç durumda kaldığı zaman bu ihtiyacını, söylenildiğinde sevinerek yerine getireceğini bildiği bir dostundan ister. Yine Ebû Nasr es-Serrac r.a. dört büyük halifenin tasavvufi hayat içindeki yerleri konusunda şunları söylemektedir: Dünyayı bütünüyle terk ederek elinde avucunda bulunan her şeyi Allah (c.c) yolunda infak ile fakr-ı tamını seçenlerin imamı Hz. Ebubekir (r.a)'dir. Dünyanın yarısından geçip, yarısını aile efradı ve akrabalarının hukukunu yerine getirmek için ayıranların önderi Hz. Ömer (r.a)'dir. Dünyalık malı Allah için biriktiren ve yine onun için biriktirmekten sarfı nazar eden, biriktirdiğini Allah (c.c) için infak edip dağıtanların rehberi Hz. Osman (r.a)'dir. Gönlünde bir dünya meyli olmadan dünyayı istemediği halde dünya kendisine doğru geldiğinde reddederek ondan kaçanların imamı ise Hz. Ali (r.a)' dir.
Hz. Mevlânâ r.a., Hz. Süleyman'ın mal ve mülkü gönlünden çıkardığı için, kendisine fakır denildiğini ifade eder. Yine o, "Hatem-i Süleymaniyi her şey içinde aradık fakr içinde bulduk. Mahbûba (Hakk'a) varmak için bütün yolları denedik. Fakra razı olduğu kadar hiçbir şeye razı olmadı. Çünkü fakr, manileri kaldırır ve perdeleri yakar.
Bütün taatlerin aslı budur, gerisi ayrıntıdan ibarettir” demektedir. Hz. Mevlânâ fakrı şu şekilde tasvir eder: "Bu fakr yolu öyle bir yoldur ki, onda arzularının hepsine erişirsin.
Temenni ettiğin ne varsa mutlaka o yoldan sana gelir. Savaşta zafer bulma, memleketleri ele geçirme, akranlanrından üstün olma, iyi ve güzel söz söyleyebilme hasılı ne muradın varsa "fakr yolunu" seçtiğin vakit bunların hepsi sana gelir. Diğer yolların aksine bu yoldan şikâyetçi olan yoktur. Her kim farklı yollarda yürüdü ve çalıştı ise ancak binde birisi emeline ulaştı. O da gönlü hoş ve rahat olarak değil. Çünkü her yolda istenilene kavuşmak için bir sebep ve usul vardır. İstenilen ancak sebepler vasıtasıyla hasıl olur. O yol ise uzak ve engelleyici afetlerle doludur. Sebepler istenilene uygun gelmez, başka türlü olur. Şimdi fakr âlemine gelip çalıştığın zaman, Hakk Teala sana hayaline getirmediğin mülkleri, ilimleri ve âlemleri ihsan eder ve sen "Eyvah, böyle bir şey varken, niçin hakir şeyler istedim durdum" diyerek, önceden temenni ettiğin şeyden utanırsın.
Şimdi her kim kendisini bu yola feda ederse, onun dini ve dünyevi istekleri gerçekleşir." Fakr, mânâ yolcusunun varmak istediği önemli hedeflerden biridir. Çünkü tasavvuftaki yüce mertebelere ermenin yolu fakrdır. Manen fakir olan, beşeri sıfâtlardan sıyrılıp kendini bir şeye malik görmeyen kimse, sayısız mala mülke sahip olsa bile hiç birine gönül bağlamaz.
Sahip olduğu mülkün kulu olmayıp onu kendine kul eder. Fakr, onu övünç vesilesi olarak kabul eden Hz. Peygamber'in (s.a.v.) sıfâtlarından birisi sayılmıştır.
Abdülkadir Geylani (r.a)'ye göre, Hz. Peygamber "el-fakru fahr/fakr övünç vesilem'dir" buyururken, dünyalık yoksulu olan kimseleri kastetmemiş, belki, Allah Teala'nın zatından gayrı her şeyi terk edip, O'na ihtiyaçlarını arz etmeye vurgu yapmıştır.
Fakr ile ilgili çeşitli tasnifler yapılmıştır. Bu tasniflerden birisi şöyledir: Fakr iki türlüdür. Fakr-ı sûri; Kişinin malı ve mülkünün olmaması, fakr-ı manevi; O Kişinin kendisini mutlak surette Hakk'a muhtaç bilmesi, katında varlıklı olma ile yoksul olma hallerinin bir ve eşit olması, olunca şımarmaması, olmayınca üzülmemesidir. Fakr-ı sûri de kendi arasında zaruri fakr ve iradi fakr olarak ikiye ayrılır. Diğer bir tasnifte ise: "Allahım! Beni fakir olarak yaşat, fakir olarak öldür, ve mahşerde fakirlerle birlikte haşret" hadisi ile "Fakirlik övünç vesilemdir" hadis-i şerifiyle ifade edilen ve sadece Allah Teala'ya karşı duyulan fakrdır. Ashab-ı suffaya hitaben, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz "Allah Teâla katında kavuşacağınız mükafatı bilseniz içinde bulunduğunuz fakr ve zaruretin artmasını isterdiniz" buyurmuştur.[42]
Hazret-i Mevlânâ r.a. mesnevi-i şerifte fakri hakikiyi şöyle tarif etmektedir.
Fakîrin emri senin anlayışının verâsındadır; fakîr tarafına zayıf zayıf nazar etme!
Fakîr-i hakîkînin bir emr-i ma’nevîsi vardır ki, o emir senin fehminin fevkindedir, görüp anlayamazsın. Binâenaleyh ona nazar-ı hakaret ve istihzâ ile bakma![43]
Ehlullah şöyle buyurmuştur, “Fakr tamam olunca, O Allah (cc.)’tır.” İşte Efendimiz (s.a.v.) böyle bir fakr anlayışı ile bizlere fakr-Allah (c.c.) övünç kaynağımdır. Varlığımda ve âlemde ondan başka bir şey yoktur. “Bana bakan Hakk’ı gördü.” Diyerek bu iftiharını dile getirmiştir.
Peki cömertlik ve yardım etmede (akarsu) gibi ol. İçindeki akarsu ne olabilir? Fakirin hayatını zâhiri mânâda kazanmak için 19 yaşında başladığı ve 33-34 sene sürdürdüğü işi baraj gölünden gelen arıtılmış-temizlenmiş motor-pompa ile suyu borular vasıtasıyla ana depolara göndermek ve oradan da kullandığımız çeşmelere bir akarsu misali ulaştırmaktı…
Öğütte geçen akarsuda bâtında-mânâda ise Kevser ırmağından gönülden gönüllere intikal ettiren tertemiz akarsudur…[44] “ İz- -T-B- ”
İnsân-ı kâmil cem’ül cem ehlidir; Bütün makamlarda dışarıya baktığı zaman kesret-çokluk gibi görünen bu zuhurların hepsi hakikati itibariyle birdir. Ancak bunu hazreti peygamber efendimiz (s.a.v.) bütün mertebeleri itibariyle cem etmiştir-toplamıştır. Yunus Emre’nin dediği gibi bizlerde Pazar ettik götürü bu cemiyyeti toplamaya çalışıyoruz, kabullenmeye çalışıyoruz. Anlamakta bir meseledir, kabullenmekte bir meseledir. Kesretle şartlanmış birisinin bu âlemdeki bütün varlıkları cem etmesi kolay bir şey değildir. Olmayacak bir şeyde değildir. Çünkü aslı odur. Ama biraz eğitim, ön yargı, şartlanmışlıkları biraz terketmesi lazımdır. Bu mânâdandır ki İnsân-ı Kâmil Cem’ül Cem ehlidir.
Yine konu oluyor ya zaman zaman Nusret Babamın kitapları basılıyordu bende gelip giderken bakıyordum. Matbaacı da kitapları, basmadan önce okuyup ta imla da hata var mı? Diye inceleyen bu kitabın içinde ne var diye merak ederek okurken şiirinin birisi dikaktini çekmiş. Ben gittiğimde kitap üzerinde biraz konuşuyor hasbihal ediyoruz. Bir ara dedi ki sizin efendi hazretleri Cem’ül Cem makamındaymış. Allah, Allah nereden anladınız dedim. Çok fazla ünsiyeti yok onunla, tanışıyorlar ama kitab vesilesiyle tanışıyorlar. Daha evvel tanışıkları yoktu. Nereden anladınız dedim. Bir şiirinde öyle yazıyor, onu okudum. Nusret Babam öyle diyor orada, Cem’ül Cem’e vardım, başka ihsan istemem.
Diyor, o şiirinde işte o makamdan bahsediyor.
Bakın ne diyor bu mânâdandır insân-ı kâmil cem’ül cem ehlidir.
Ve Onun hicabı – perdesi (örtüsü) yine kendisidir; İnsân-ı Kâmil başta peygamber efendimiz (s.a.v.) olmak üzere İnsân-ı Kâmil, diğerleri de Kâmil İnsân olmak üzere onun hicabı-örtüsü cem ehlidir. Onun hicabı-perdesi yine kendisidir.
Neden? Çünkü sıradan bir insan gibi dolaşır. Sarığı, poturu, paltosu, şusu busu, yani diğer insanların kıyafetlerinden değişik bir kıyafet giymez.
Hani, “ne puşu aba cem ol, ne puşu aba fakr ol, bir bilinmez suret içre padişahı âlem ol.” Dediği ifadenin burada bir başka açıklaması var.
Şimdi yani konuya başka bir nazarla bakınca, Ve bir şey ki; kendi kendine hicap – perde olmaz; İnsân-ı kâmil kendi kendine kendi içinde perdesi olmaz. Ama dışardan bakanların perdesi başkalarına göre yine o insân-ı kâmildir. Anlaşılmadığı için başkalarına göre perdedir. Ama kendisi, kendisi için perde olmaz.
İşte Hakk’a ve İnsân-ı Kâmile göre hicab – perde yoktur; hani amaiyyetten bahsedilirken kendi kendinde gizli ama kendine gizli değildir, şekliyle anlatılıyor. Şimdi biz burada-evde oturuyoruz. Dışardan kimsenin haberi yok, dışarıya göre gizliyiz. Ama biz kendimizin burada var olduğumuzu biliyoruz. İşte kendi kendinde gizli ama kendine gizli değil.
İnsân-ı kâmilde kendi kendinde kendini bilir. Ama o varlığı başkasına perde-örtü olur.
Ta ki o perdeyi-örtüyü kendisi açıncaya kadar.
Zira Hakk’ın İnsân-ı Kâmile iltifatı vardır. Ve nâkıs – noksana göre hicap – perde vardır; Bunu göremeyene göre perde vardır. Demişler ya “görene arkası, köre ne?” zira a’ma’sı – hakikat-i kendisine münkeşif olmamış –
açılmamıştır.[45] “ İz- -T-B- ”
Fakir- Fakr olar irfan-tevhih ehli yurdu olan kendi beden varlığından hakikati ile Bakabillah olarak çıkarılanlardır. Bunlar Resülün resülü olarak risalet ve uluhiyet mertebesine yardım edenlerdir. Bunlar risalet ve uluhiyet mertebesini idrak, müşahade ve yaşantıları ile tasdik edenlerdir. (M.D)