Velleżîne tebevveû-ddâra vel-îmâne min kablihim yuhibbûne men hâcera ileyhim velâ yecidûne fî sudûrihim hâceten mimmâ ûtû veyu/śirûne ‘alâ enfusihim velev kâne bihim ḣasâsa(tun)(c) vemen yûka şuhha nefsihi feulâ-ike humu-lmuflihûn(e)
Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine'ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.
Ve onlardan önce o yurda yerleşen imana sarılanlar kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden ötürü göğüslerinde bir ihtiyaç duymazlar. Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi, onları öz canlarına tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar umduklarına erenlerdir.
Bu ayet, Ensar'ın hicret eden muhacirlere karşı gösterdiği üstün ahlakı ve fedakarlığı dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Özellikle 'tebevveû', 'hâce', 'yü'sirûne' ve 'şuhh' gibi kavramlar üzerinden, Medine toplumunun iman ve cömertlik temelinde nasıl birleştiği vurgulanmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ب و أ' kökünün asıl anlamının bir yere dönmek ve orada yerleşmek olduğunu belirtir. 'تَبَوَّأَ الدَّارَ' ifadesi, bir yeri mesken edinmek, orada ikamet etmek ve onu yurt kılmak demektir. Ayetteki 'تَبَوَّءُو الدَّارَ' ifadesi, Ensar'ın Medine'yi kendilerine yurt edinmelerini ve orada sağlam bir şekilde yerleşmelerini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'تَبَوَّأَ' fiilinin 'yerleşti, ikamet etti' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki kullanımıyla, Ensar'ın Medine'yi sadece fiziksel olarak değil, aynı zamanda manevi olarak da sahiplenip orada kök saldıklarını, hicretten önce orayı kendilerine vatan kıldıklarını mecazi olarak ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'حَاجَة' kelimesinin 'ihtiyaç, gereksinim' anlamına geldiğini, ancak mecazi olarak bir şeye duyulan içsel bir istek veya eksiklik hissini de ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'وَلَا يَجِدُونَ فِى صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِّمَّآ أُوتُوا۟' ifadesi, Ensar'ın muhacirlere verilen nimetlere karşı içlerinde hiçbir kıskançlık, haset veya eksiklik hissi taşımadıklarını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'حَاجَة' kelimesinin burada 'haset, kıskançlık' anlamında kullanıldığını açıklar. Ensar'ın, muhacirlere verilen mallar veya statüler karşısında kalplerinde hiçbir olumsuz duygu, bir 'ihtiyaç' veya 'eksiklik' hissi taşımadıklarını, aksine tam bir rıza ve hoşnutluk içinde olduklarını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'إيثار' kelimesinin 'bir şeyi diğerine tercih etmek, üstün tutmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'وَيُؤْثِرُونَ عَلَىٰٓ أَنفُسِهِمْ' ifadesi, Ensar'ın kendi ihtiyaçları olmasına rağmen muhacirleri kendilerine tercih ederek, onların ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarının önüne koyduklarını, yani fedakarlıkta bulunduklarını açıklar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'إيثار'ın, kişinin kendi ihtiyacı varken başkasının ihtiyacını gidermeyi tercih etmesi olduğunu ifade eder. Bu ayetteki kullanımıyla, Ensar'ın sahip oldukları az şeye rağmen muhacirleri kendilerine tercih etme, yani cömertlik ve fedakarlık ruhunu sergilediklerini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'خَصَاصَة' kelimesinin 'ihtiyaç, fakirlik' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ' ifadesi, Ensar'ın kendileri de darlık ve sıkıntı içinde olsalar bile, muhacirlere yardım etmekten çekinmediklerini, bu durumun onların fedakarlığını daha da yücelttiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'خَصَاصَة' kelimesinin 'ihtiyaç, fakirlik' anlamında kullanıldığını ve bu durumun kişinin mal varlığındaki eksikliği ifade ettiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, Ensar'ın kendi geçim sıkıntıları ve maddi darlıkları olmasına rağmen başkalarını kendilerine tercih etme erdemini sergilediklerini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'شُحّ' kelimesini 'aşırı cimrilik ve hırs' olarak tanımlar. Bu, sadece malı vermekten kaçınmak değil, aynı zamanda başkasının elindekine göz dikmek ve ona sahip olma arzusudur. Ayetteki 'وَمَن يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِۦ' ifadesi, nefsin bu aşırı cimrilik ve tamahkarlık eğiliminden korunabilenlerin kurtuluşa ereceğini belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'شُحّ'ı, 'cimrilik ve hırsın birleşimi' olarak açıklar. Kişinin kendi malını vermekten kaçınması ve başkasının malına göz dikmesi halidir. Ayetteki kullanımıyla, nefsin bu kötü huyundan arınanların, yani cömertlik ve fedakarlık ruhunu benimseyenlerin gerçek kurtuluşa ulaşacaklarını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'şuhh' kavramını Kur'an'daki 'cimrilik' ve 'açgözlülük' anlamında inceler. Bu kavramın, insanın maddi varlıklara aşırı bağlılığını ve bu bağlılığın getirdiği bencilliği ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'şuhh'tan korunma, bireyin maddi çıkarlarını aşarak toplumsal dayanışma ve fedakarlık ruhunu benimsemesi anlamına gelir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'فلاح' kelimesinin 'kazanmak, kurtuluşa ermek, başarıya ulaşmak' anlamlarına geldiğini belirtir. Bu, hem dünya hem de ahiret saadetini kapsayan geniş bir başarı kavramıdır. Ayetteki 'فَأُو۟لَـٰٓئِكَ هُمُ ٱلْمُفْلِحُونَ' ifadesi, nefsinin cimriliğinden korunabilenlerin, yani cömertlik ve fedakarlık gösterenlerin gerçek kurtuluşa ve mutluluğa ereceklerini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'felah' kavramının Kur'an'da genellikle 'dünya ve ahiret saadetini bir arada ifade eden kapsamlı bir kurtuluş' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'müflihun' ifadesi, nefsinin kötü eğilimlerinden arınarak Allah'ın rızasını kazanan ve bu sayede hem dünyada hem de ahirette başarıya ulaşan kişileri tanımlar.
Haşr Sûresi
Cömertlik ve yardımın mertebeleri şu 4 başlık altında toplanmıştır.
Sehavet; Cömert olmak. Parayı, malı hayırlı, iyi yerlere dağıtmaktan, lezzet almak. (Şeriat mertebesi) Cûd; İnsanlara ihtiyaçlarını bildirmelerine meydan vermeden lutufta, ihsanda bulunma, el açıklığı, cömertlik, kerem sahibi olmak. (Tarikat mertebesi) İsâr; Sözlükte “bir şeyi veya bir kimseyi diğerine üstün tutma, tercih etme” mânasına gelen îsâr ahlâk terimi olarak “bir kimsenin, kendisi ihtiyaç içinde bulunsa bile sahip olduğu imkânları başkalarının ihtiyacını karşılamak üzere kullanması, başkasının yararı için fedakârlıkta bulunması” demektir.[47] (Hakikat mertebesi) Fakr; Fakr terimi sözlükte, yoksulluk, fakirlik, ihtiyaç duyulan şeyin yokluğu, maddi ve manevi bakımdan muhtaçlık gibi anlamlara gelmekte olup çoğulu "fukur"dur. Fakir'in kelime anlamı ise, yoksul, aciz ve sıkıntı içinde olan kimse demektir. Çoğulu fukaradır. (Marifet mertebesi)[48] “ İz- -T-B- ”
(kûnû ensâra(A)llâhi)[49] “ İz- -T-B- ” “Allah’ın yardım-cıları olun.” Ne demektir? Allah’ın yardıma ihiyaç vardır? Nasıl ki “Na” biz ifadesinde sîfat ve esmâsına bir hususiyet verdiği gibi… İman edenlere bir hususiyet vermek için bu hitap kullanılmıştır. Tarık sûresi çalışmamız içinden “Ensar” nedir anlamaya çalışalım.
Marifet mertebesinde ise bu sır “Nasır-Ensar” (انصار - نصر) “yardım – yardımcılar” kime yardım, gönüldeki Hakikat-i Muhammedi Mescidine hicret edenlere yardım, yardımcılardır… “Na-sır” okunuşta gizli “Elif” ile “Na” “Biz” olmakta Nasr sûresindeki ifadesiyle “Allah'ın yardımı ve fethi geldiği zaman.[50]” Diye, Ahadiyet mertebesi haber vermektedir. “Na” da “Zât” mertebesi ve Zât-i “sırr”ı ifade etmektedir. (Nûn) İlâhiyat Necmi-Nûru İlâhidir. Nasr sayısal değeri, Nun:50, Sad:90, Re: 200 (50+90+200= 340) tır. Bu sayı karşımızda Kamer (Hakikat-i Muhammedi- Nûr-u Muhammedi) de karşımıza çıkmaktadır.
Şems sûresinde;
(Vel kameri izâ telâhâ.)
(91/2) “Ve onu takip ettiği zaman aya.”
Yeri gelmişken “Kamer-ay”ın da sayı değerlerine bakalım (قمر) “Kamer. (ق Kâf-100) (م Mim-40) (ر Rı-200). Toplarsak (100+40+200=340) genel toplam (340) tır.
Buradan sayısal değerlerden de anlaşıldığı üzere Allah’ın yardımı Nûr-u-Muhammedi- Hakikat-i Muhammediye ve gönülleri fethi sırlamakta, gizlemektedir.[51] “ İz- -T-B- ”
“Ensar” (انصار) sayısal değeri, Elif:13, Nun:50, Sad: 90, Elif: 13, Rı: 200 dür. Toplarsak (13+50+90+50+13= 266) 2+6+6= (14) Nûr-u Muhammedi ve tüm mertebeleri kapsayan yardımcılardır.
“Ensar” (انصار) da bir elif başta zâhiri bulunmakta ve nun ile “Elif-Nun” yani “Ene” benlik hakikatlerine işaret etmektedir. “Sad ve Rı” ortasında yani “Sır” ortasında bulunan bâtındaki elif kişinin eğitimi 12 bâtın bir zâhiri nokta ile “13” hakikatlerini kendi gönlünde bulmakta, gönül kâ’besinin fethi ile İlâhi benlik varlığını hem zâhir hem de bâtın sarıp sarmalaktadır. Ve “Nasır” a dönüşmektedir.
“Nasır” (ناصر) “Elif” açığa çıkıp “Nun” dan sonra yazılınca Yardım-“Yardımcı” ya dönüşmektir. Ve “Na” “Biz ve Sır” olmaktadadır. Ve kendisine gelip “yardım” (نصر) isteyen taliblilere yardımcı (ناصر) olmaktadır… Nun: 50, Elif: 13, Sad: 90, Rı: 200 dür. Toplarsak (50+13+90+200=353) tür. (3) Nefsi, İzafi, İlâhi benliklerdir. 53 ise “Necm” dir.
Yolumuz açısından bakacak olursak Nusret (نصرت) babamız r.a. isminin anlamı “Allah'ın yardımı.” dır. Yoldan verilen 52 numaralı şifre sayısı ile isminde bulunan “Sır” gibi yolumuzun hakikatlerini zor günlerde gönlünde sırlamış saklamış ve ehline aktararak 53 şifre sayısı ile Necdet babamıza intikal ettirip karanlığı delen Yıldız gibi bizlere ulaşmasını sağlamıştır.[52]
Yolumuza Kûr’ân-ı Kerimde Nefs âyetleri ile devam edelim, Diyanet Meali:
59.9 - Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine'ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
59.9 - Ve şunlar ki onlardan önce yurdu hazırlayıp iymana sahib oldular, kendilerine hicret edenlere mahabbet beslerler ve onlara verilenden nefislerinde bir kaygı duymazlar, kendilerinde ihtiyaç bile olsa iysar ile nefislerine tercih ederler, her kim de nefsinin hırsından korunursa işte onlardır o felah bulanlar!
Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
59.9 - Ve o kimseler ki onlardan evvel yurt ve imân edinmişlerdir, kendilerine muhâcerette bulunanları severler ve onlara verilen şeylerden dolayı kendi kalblerinde bir ihtiyaç duymazlar ve kendilerinde bir ihtiyaç bulunsa dahi onları kendi nefislerine tercih ederler. Ve her kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte felâha ermiş olanlar onlardır!
İZAH: Bu âyette; Hz. Peygamber’e ve onunla birlikte Medine’ye hicret eden muhacirlere kucak açmış, bütün imkânlarını onlarla paylaşmaktan mutluluk duymuş hatta onları kendilerine tercih etmiş bulunan ensar övülmektedir.
Onların da daima sevgi ve saygıyla yâdedilmesi gereken örnektirler.
Ensarın bu örnek kişiliğinden söz edilirken “ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler” ifadesi kullanıldığından, İslâm ahlâkçıları burada geçen fiilden hareketle, cömertlik erdeminin özel bir türü olarak “(başkasını) kendisine tercih etme” anlamına gelen İSAR terimini geliştirmişlerdir.
Âyeti nefsimize döndürdüğümüzde; hepimiz dünya koşullarında iş, aş sahibi olmaya çalışırız. Kimseye muhtaç olmamak için yaparız. Mihnet altında olmak insana zor gelir. Ama manevi olarak elimizden tutan insanlara ihtiyacımızda mihneti hissetmeyiz.
Adeta O’nu anne, baba, kardeş biliriz. Bu peygamberimizin yaptığı ensar- muhacir kardeşliğine benzer. Nefsimizden ayrı düşünmeyiz. Ancak böyle yapınca felaha erilir. Yoksa seyri süluk yoluna menfaat, şan, şöhret için girilirse Allah korusun nefsinin elinde oyuncak olunur.
Âyet emmare nefsin yolculuğa çıkmadan taşıyacağı niyeti gösterme açısından değerlidir.[53] “ İz- -T-B- ”