Velleżîne câû min ba'dihim yekûlûne rabbenâ-ġfir lenâ veli-iḣvâninâ-lleżîne sebekûnâ bil-îmâni velâ tec'al fî kulûbinâ ġillen lilleżîne âmenû rabbenâ inneke raûfun rahîm(un)
Onlardan sonra gelenler ise şöyle derler: "Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin tutturma! Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin."
Onlardan sonra gelenler derler ki: "Rabbimiz, bizi ve bizden önce inanan kardeşlerimizi bağışla, kalplerimizde inananlara karşı bir kin bırakma! Rabbimiz! Sen çok şefkatli, çok merhametlisin!"
Haşr Suresi'nin 10. ayeti, hicret sonrası Medine toplumunun ve kıyamete kadar gelecek müminlerin, kendilerinden önceki müminlere karşı besledikleri dua ve kardeşlik hukukunu dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Ayet, bağışlanma, kalpteki kötü duyguların giderilmesi ve Allah'ın rahmet sıfatları etrafında şekillenen temel kavramlarla, ümmet bilincinin ve karşılıklı sevginin önemini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ğafere' kelimesinin asıl anlamının bir şeyi örterek korumak olduğunu belirtir. Allah'ın 'Ğafûr' isminin, kulun günahlarını örten ve onu azaptan koruyan anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'iğfir lenâ' ifadesi, müminlerin Allah'tan günahlarını örtmesini ve kendilerini bağışlamasını istemeleri demektir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ğafere' fiilinin mecazi olarak 'bağışlamak' ve 'affetmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki bağlamda, müminlerin Allah'tan kendilerine ve kardeşlerine karşı işledikleri kusurları affetmesini ve üzerlerini örtmesini talep ettiklerini açıklar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'sebeka' fiilinin 'bir şeyde öne geçmek' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'sebekûnâ bi'l-îmân' ifadesi, iman etme konusunda kendilerinden önce davranan, yani daha önce iman etmiş olan müminleri ifade eder. Bu, hicret eden muhacirler ve onlara yardım eden ensar gibi ilk müminleri kapsar.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'sebeka' fiilinin zaman ve mekân açısından önde olmayı ifade ettiğini açıklar. Ayetteki kullanımı, iman etme eyleminin zaman olarak daha önce gerçekleştiğini, dolayısıyla bu kişilerin iman konusunda öncülük ettiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ğıll' kelimesinin kalpte gizlenen kin, hile ve düşmanlık anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'lâ tec'al fî kulûbinâ ğıllen' duası, müminlerin kalplerinde diğer müminlere karşı hiçbir kötü duygu, kin veya haset bırakmamasını Allah'tan talep etmeleridir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ğıll' kelimesinin kalpteki gizli düşmanlık ve hıyanet olduğunu ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, müminlerin birbirlerine karşı içlerinde kötü niyet beslememeleri, aksine sevgi ve kardeşlik duygularıyla dolu olmaları gerektiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ğıll' kelimesini Kur'an'daki ahlaki kavramlar bağlamında ele alırken, bunun 'kalpteki kötü niyet, kin ve haset' olarak anlaşıldığını belirtir. Müslüman toplumun birliğini ve uyumunu tehdit eden içsel bir düşmanlık olarak yorumlar. Ayet, bu tür olumsuz duyguların kalplerden temizlenmesi için yapılan bir duadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ra'fet' kelimesinin 'rahmet'ten daha özel ve daha şiddetli bir acıma ve şefkat anlamına geldiğini belirtir. Allah'ın 'Raûf' isminin, kullarına karşı son derece şefkatli ve merhametli olduğunu, onlara azap etmeyi istemediğini ifade eder. Ayetteki bu sıfat, duanın kabul edileceğine dair bir umut ve güvence sunar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ra'fet'in, bir zararı giderme veya bir faydayı celbetme konusunda gösterilen şiddetli merhamet olduğunu açıklar. Ayetteki 'inneke raûfun rahîm' ifadesi, Allah'ın müminlere karşı olan derin şefkatini ve merhametini vurgulayarak, onların dualarını kabul edeceğine işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rahmet' kelimesinin kalpteki acıma duygusundan kaynaklanan iyilik ve ihsan olduğunu belirtir. Allah'ın 'Rahîm' isminin, ahirette müminlere özel olarak merhamet eden anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'rahîm' sıfatı, Allah'ın kullarına olan genel ve sürekli merhametini pekiştirir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'rahîm' sıfatının Allah'ın kullarına yönelik sürekli ve kapsamlı merhametini ifade ettiğini belirtir. Bu sıfatın, özellikle müminlerin dualarına icabet etme ve onlara lütufta bulunma yönünü vurgular. Ayetteki 'raûfun rahîm' ikilisi, Allah'ın şefkat ve merhametinin genişliğini ve derinliğini gösterir.
Haşr Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Âyet-i kerime Rububiyet metyebesi âyetlerindendir.
Onlardan sonra gelenler yol evlatlarıdır. Efendimiz (s.a.v.) Hz. Ali (k.v.c.) ye Kelime-i Tevhid-i Telkin etmiştir. Ve Hz. Ebubekir r.a ikinin ikincisi olarak sevr mağarasında (Allah) esmâsını telkin etmiştir. Ve gönüllerden gönüle bu hakikat kevser ırmağı olarak aktarılmıştır. (M.D.) Yolumuza Kelime-i Tevhid hakikatinin aktarılmasını Kelime-i Tevhid kitabımızdan okuyarak devam edelim.
“Kelime-i Tevhid”in Mertebe-i Muhammediyye’ye indirilmesi Kur’anı Keriym Enbiya 21/25 âyetinde,
نُوحِي إِلَيْهَِوَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ إِلَّا
ْفاعبدونأَنَاعهَ لَا الَهَ الاَّعاَذْ
“vema erselna min kablike min resulin illa nuhiy ileyhi ennehu lâ ilâhe illa ene fa’buduni” mealen, “Ey Muhammed! Senden önce gönderdiğimiz her peygambere: “Benden başka ilah yoktur, bana kulluk edin,” diye vahyetmişizdir.” Daha evvelce de belirtmiş olduğumuz âyeti kerime ile Cenabı Hakk habibine, kendisinden evvel gelip geçen bütün peygamberlerine “Kelime-i Tevhid”i kendi mertebeleri itibariyle talim ve telkin buyurduğunu açık olarak ifade etmektedir.
Habibine ise, Kur’anı Keriym Muhammed 47/19 âyetinde,
اَللَّهَهُ لا اله الاأفَاعْلَمْ أَنَّ
“fa’lem ennehü lâ ilâhe illallahü” mealen, “Ey Muhammed! Bil ki Allah’tan başka ilah yoktur.” Adem (a.s.) ile başlayan “Kelime-i Tevhid”i taşıma görevi daha sonra gelen peygamberler zinciriyle nihâyet Hz. Rasulullah’a yukarıda belirtilen âyet-i kerime’de bildirildiği gibi “ahadiyyet” mertebesinden tam kemalde Allahu Teala Hazretleri tarafından talim ve telkin edilmiştir.
İşte bu talim ve telkin neticesinde oluşan kemalat ile “ahad” a bir (ـَ) “mim” ilave edilince “ahad”ın âlemlerdeki temsilcisi “ahmed” oldu.
Ayrıca “küntü kenzen” (gizli hazine)de ki, muhabbetin de kaynağı oldu.
Daha evvelce de kısaca belirttiğimiz gibi “ah...med” bütün âlemlerdeki “ah...ların” ve muhabbetlerin kaynağı oldu.
Bu yüzden de “rahmeten lil âlemiyne” dir.
Hz. Rasulullah taşıdığı bu yükünü ilk defa kendi yetiştirip hazırladığı ehli beytinden olan Hz. Ali Kerremallahu Veche Efendimize talim ve terbiye ettirerek kendisinden sonra bu mertebenin halifesi yapmıştır ve genel olarak sahabe-i kiramına da bu talim ve terbiyeyi yapmıştır. Belirtildiğine göre hadiseler şöyle cereyan etmiştir.
“Kelime-i Tevhid”in Hz. Ali (K.A.V.) Efendimize ve sahabe-i kiram’a telkin edilmesi Camiul usul’den sahife 132 de, Hadis alimlerinden İmamı Ahmed Tabarani ve diğer bazılarının rivâyetine göre; “Allah’ın rasulü teker teker ve toplu olarak eshaba zikir ve usulünü telkin ve tarif etmiştir.” Eshaba toplu haldeki telkini, Seddad bin Evs RA’ın rivâyet ettiği bir hadise göre;
[Birgün rasulullah sav’in huzuru saadetlerinde bulunuyorduk, Efendimiz sav. buyurdular ki, “içinizde garib (yabancı) olan kimse var mıdır?” Ravi diyor ki, “ hayır ey Allah’ın Rasulü” dedim.
O zaman Efendimiz (sav) bize kapıyı kapatmamızı emir buyurdular ve şöyle ilave ettiler, “ellerinizi kaldırınız (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” deyiniz.” Daha sonra; “Allahım sana sonsuz hamd ü senalar olsun. Ey benim Allahım sen beni bu kelime ile gönderdin ve bu kelimeyi emrettin. Bu kelime üzerine cennetini vaad ettin. Muhakkak ki, sen sözünden asla caymazsın” diye dua ettiler.
Sonra tekrar buyurdular, “hepinizi Allah ü Teala’nın mağfireti ile müjdeliyorum.” ] Allah’ın rasulünün eshabına teker teker telkin ve tarifine gelince, Yusuf Kevrani (RA) ve diğer hadis alimlerinin sahih bir senetle rivâyet ettiklerine göre;
[Hz. Ali (k.a.v.) birgün Allah’ın rasulüne bir şeyler sordu. (hepimizini duyabileceği bir şekilde) “Ey Allah’ın rasulü Allah katında fazileti en büyük, tatbikatı en kolay ve kendisine giden yolların en yakını olanını bana göster/öğret,” deyince, Efendimiz (sav), “benim ve benden evvel gelen peygamberlerin hepsinin söyledikleri en faziletli şey (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” zikridir” buyurdular.
“Ya Ali bütün gökler ve yerler (kainat) terazinin bir kefesine ve (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” da diğer kefesine konsa “kelime-i tevhid” onlardan ağır gelirdi,” buyurdular. (yani bu kelimenin Allah katında ki değeri kainattan üstündür, demektir.) Şöyle devam ettiler, “Ya Ali yeryüzünde (الله) “allah” diyen bulunduğu müddetçe kıyamet kopmaz.
Hz. Ali (K.A.V.) buyurdular ki, “Ey Allah’ın rasulü Allah-u Teala Hazretlerini nasıl zikredeyim.” Allah’ın rasulü, “Ya Ali gözlerini kapa şimdi benim nasıl zikrettiğimi üç (3) defa dinle ve üç (3) defa aynı şekilde sen de tekrar et, ben de senin zikrini işiteyim,” buyurdular.
Evvela Allah’ın rasulü gözleri kapalı olarak arka arkaya üç (3) defa (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” diye zikrettiler.
Yüksek sesle yapılan bu zikri, orada bulunan sahabi ile birlikte Hz. Ali dinledi. Bu sefer de aynı şekilde Hz. Ali (k.a.v.) yüksek sesle aynı kelimeyi üç (3) defa zikretti, Allah’ın rasulü dinlediler.” ] diye rivâyet etmişlerdir.
İşte bu hareket Hz. Ali (k.a.v.)’ın Allah’ın rasulünden aldığı zikir ve talimi oldu ve böylece Rasulü Ekrem’e gönülden de biat etmiş oldu.
Bu telkinin diğer bir oluşumu da “Hudeybiye”de vaki olan “Bey’atür Rıdvan” hadisesidir.
Kur’anı Keriym Fetih 48/10 âyetinde,
مَا يُبَايِعُونَ اللَّهَعذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِذْعٱلْعان ﴿١٠٠﴾
يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ
“innelleziyne yübayi’uneke innema yübayiunallahe yedullahi fevka eydihim” mealen, “Ey Muhammed sana el vererek manevi alış veriş yapanlar ancak Allah ile alış veriş yapmışlardır. Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir.” Şekliyle belirtilen âyeti kerimedeki ifade bu manayı çok güzel açıklamaktadır.
Talip ile matlubun Hakk yolunda birlikte yürümeleri için el ele vererek ahidleşmeleri esnasında onlar ki, birbirleri ile gönülden alış veriş yaparlar, zannederler ki, onlar kendileriyle alış veriş yapıyorlar.
Halbuki onlar “Allah” ile alış veriş yapmaktadırlar. Onların elleri üzerinde “yedullahi/Allah’ın eli” vardır, hakikatini çok iyi değerlendirmemiz gerekmektedir.
Bu âyette belirtilen “bi’at” (yani el ele tutuşup ahidleşmek) Rasulullah’a Hubeydiye’de vaki olan biattır ki “Bey’atür Rıdvan” namıyla belirtilen bi’attır. Ashabtan 1400 kişi bi’at etmiştir.
O gün ve daha sonraki günlerde Risaletpenah Hz. Rasulüllah (sav.) Efendimizin elini tutan ve “Kelime-i Tevhid”in kendilerine telkin ve talimi öğretilen kimseler, değişik manevi mertebelerde olduklarından o alış verişten her birerleri ayrı ayrı feyz aldılar.
Hz. Rasullülah’ın elini tutan kimselere akan, “muhabetullah”, “marifetullah” ve “muhabbet-i rasulullah” değişik oranlarda ve değişik şiddetlerde olmuştur.
Bazılarında sadece kendi bünyelerinde kalmış, bazılarında bir nesil yani sadece kendinden sonrasına aktarabilmişlerdir, bazıları iki nesil, bazıları üç, dört nesil, daha bir kısmı ise, daha fazla nesle bu alış verişi, muhabbet akışını iletebilmişlerdir.
Sahabenin de büyüklerinden olan “Hulefa-i Raşidin” (Dört Halife) den gelen akış en çok nesillere ulaşan akıştır. Bunlardan bilhassa bizleri ilgilendiren Hz. Ali (radiyaullah anha ve keremullahu veche) Efendimizden gelen akışın bu günlere ulaştığını ve inşeallahu teala kıyamete kadar da devam edeceğini de biliyoruz.
Yukarıda belirtilen âyeti kerime’de Cenabı Hakk çok açık olarak kendi lafzı olan “Kelime-i Tevhid”in gönülden gönüle intikali muamelesinde kendinin de manen orada bulunduğunu tutulan ellerin üstünde kendi manevi elinin de olduğunu ifade etmektedir.
11-02-2002 Tekirdağ Âdem AS’den itibaren insanlık âlemine sunulmaya başlanan “Kelime-i Tevhid” her peygambere kendi mertebesi itibariyle talim ve telkin ediliyordu. Nihâyet âlemlerin sultanı “ahad”ın “Ahmed” ile zuhuru “ah....” ve muhammed deryalarının sakisi “Muhammed Mustafa (sav) Efendimiz”in zuhuru ile yukarıda belirtilen âyeti kerime ile tam ve mutlak bir kemalde Allah cc. tarafından kendisine bütün mertebeleri ve tüm kemalatıyle “Kelime-i Tevhid” talim ve telkin edilmiştir.
Hz. Ali Efendimizin bu günlere ulaşması Böylece peygamberlik mertebesinden Hz. Ali (k.a.v.)’ye talim ve telkin ile de orada velâyet mertebesi zuhura çıkmıştır.
“Kelime-i Tevhid” Allah (cc.)’den peygamberlerine böylece son peygamberi Efendimize, ondan da Hz. Ali (k.a.v.) Efendimiz ve sahabilerine, onlardan daha sonra gelenlere intikal etmiştir.
“Uluhiyyet mertebesi”nden - nübüvvet mertebesine, nübüvvet mertebesinden – velâyet mertebesine oradan da seyrü süluk mertebesine lutfedilerek “Kelime-i Tevhid” belirli kollar halinde beşeriyyet âlemine yayılmış, zahir ve batın bütün müslümanların baş tacı, ilk şartı ve şiarı olmuştur.
Bu kollardan birisi de “Veliyyi Mutlak” Hz. Ali (k.a.v.) den Hz. Hasan Basri, Habib-i Acemi, Davud-u Ta’i, Maruf-u Kerhi, Sırr-ı Sakati, Cüneyd-i Bağdağdi, ..........Pir Hasan Hüsamettin Uşşaki, .......yoluyla .... Mustafa Safi, Hazmi Tura ve Nusret Tura Uşşaki kanalıyle bizlere kadar ulaşan koldur. Sonsuz hamdederiz.
Hz. Rasulüllah’tan Hz. Ali (k.a.v.)’ye talim ve telkin edilen “Kelime-i Tevhid” elden ele, gönülden gönüle aktarılarak nihâyet bu günlere “el fakiyr” bizlere kadar ulaştı; biz de, bizden sonraki halkaları teşkil edecek gönüllere, onu tam kemaliyle aktarmaya elden geldiği, gücümüzün yettiği kadarıyle gayret göstermeye çalışıyoruz.
Böyle bir lutfun şükründen aciziz, bu yükü taşımaktan da aciziz, inşaellallah indeallah’ta kusurlarımız hoş görülür.
Seyr-i Sülukun üstadım Hazmi Tura Uşşaki Hazretlerine intisabım ile başlamakta idi. O zamanlar ben oldukça genç ve o da oldukça ileri yaşlarında idi. Bir müddet onun telkin ve sohbetleriyle geçtikten sonra nihâyet gittiği Hacc farizasını ifadan geldikten kısa bir müddet sonra Hakk’a yürüdü. Böylece kendinden sonra yerine Nusret Tura Uşşaki halifesini vekil bırakarak, görevlerini ve emanetlerini oraya devrederek, bizleri de oraya göndermişlerdi.
Böylece zahirde de yakın akrabam olan Nusret Tura Uşşaki Hazretleri, batında da üstadım olmuştu. Kendisine ulaştığımda “Kelime-i Tevhid”i ve bulunduğum dersin de esmâsını talim ve telkin ettikten sonra bundan böyle batıni yolculuğumuz, kendisinin dünyamızı terk ettiği zamana kadar devam etti gitti.
Benim için söylediği birçok sözlerinin içinde, “oğlum benim sebebi vücudum (yani varlık sebebim) sen imişsin,” demesi fakiri çok duygulandırmıştır. (15)
(Not: (15) Bu mevzularda daha geniş bilgi “Terzi Baba” isimli kitbımızda mevcuttur.) Her iki zevat-ı ali’den aldığım “Kelime-i Tevhid”in zahir batın manalarıyle pirlerimizin himmetleriyle, ayrıca kendi bünyemde oluşan tecellilerle bu satırları Hakk’ın lutfuyle oluşturmaya çalıştım.
Şurada küçük bir hatıramı da kısaca belirtmek isterim; Hazmi Babamın vefatı günlerinde idi, bir gün iş yerimde, duvarın önünde duran makinede çalışıyorken, işe dalmış olduğum bir anda önümdeki duvarın içinden Hazmi Babamın silüeti zuhur edip, “Kelime-i Tevhid”i yine talim ve telkin eder gibi elini sallayarak, “hadi oğlum, hadi oğlum gayret, gayret,” diye teşvik ettiğini de hiç unutmam. [54] “ İz- -T-B- ”
Yolumuza “Bendeki Terzi Babam ∞” çalışması ile devam edelim.
إِلاَّ تَنصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللّهُ إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُواْ ثَانِيَ اثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللّهَ مَعَنَا فَأَنزَلَ اللّهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَّمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُواْ السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللّهِ هِيَ الْعُلْيَا وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ {التوبة/40}
İlla tensurûhu fe kad nasarahullâhu iz ahracehullezîne keferû sâniyesneyni iz humâ fîl gâri iz yekûlu li sâhibihî lâ tahzen innallâhe meanâ, fe enzelallâhu sekînetehu aleyhi ve eyyedehu bicunûdin lem terevhâ ve ceale kelimetellezîne keferûs suflâ ve kelimetullâhi hiyel ulyâ vallâhu azîzun hakîm.
9/40. “Eğer siz ona yardım etmezseniz, biliyorsunuz ya, o küfredenler onu çıkardıkları sırada mağarada bulunan ikinin biri iken Allah ona yardım etmişti ki, o, arkadaşına: «Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir!» diyordu. Bunun üzerine Allah ona ma’nevî güç ve huzur verdi, onu görmediğiniz ordularla destekledi ve küfredenlerin kelimesini en alçak etti. Allah'ın kelimesi ise en üstün olandır. Allah, güçlüdür, hikmet sahibidir.” Rasûlüllah (s.a.v) Efendimiz Hicret ederken gelen bu âyet bilinen bir hâdisenin özel bir yönünü anlatmaktadır.[55] “Yâr-ı Gar” mağara dostu mağara arkadaşlığı denilen bu âyet günümüzde “Nakşibendi” târîkatı olarak anılan oluşumun ilk temelinin atıldığı “Ebu Bekir” efendimize atfedilen Bekriyye ile ilgilidir. Hazreti Ömer’e ithâf edilen “Ömeriyye”, Hazreti Osman’a ithâf edilen “Osmaniyye-Nûrbahşiye” ve Hazreti Ali’ye ithâf edilen “Aliyye-Alevi” dir. Hazreti Ömer ve Hazreti Osman’a dayanan târîkat oluşumları günümüze ulaşamamış, diğer târîkatların bünyesi içine dâhil olmuştur.
Âyet (işaret) sayısal ifâdesi “40“tır. 40 harfsel ifâdesi (م) “Mim” Hakîkât-i Muhammediye içinde 13 sayısal ifâdesi bulunmaktadır. Bu Sıfât/hakîkât/fenâfillâh mertebesi ifâdesidir. Sûre (sûret) sayısal ifâdesi “9“dur. (9) Esmâ/târîkat mertebesidir. (13) ve (9) yan yana geldiği zaman bu ifâde 139 sayısı ile (مُحَمّد) “Muhammed” isminde ma’nâlanmaktadır. Zât/marifet/bekābillâh ifâdesidir. Târîkat mertebesinin sûreti, yani yolun gidişin-revişin sûreti aslı bir olan Vahid’dir. Yani birlerin, tekrarıdır. Hangi târîkat olursa olsun burada son bulur. Ben söylemiyorum, sûreden sayıda çıkan harfsel ma’nâ bunu söylüyor. Hakîki ma’nâda yapılan tevbe sureti, tevbeyi nasuhtur. Bu tevbenin bir daha geriye dönüşü yoktur. Bu tevbeden dönenin de bir daha, Hakk kapısına gelmeye mecâli olmaz. Esmâ/târikat mertebesini yani tüm târik ve yolları bir eden, aynı zamanda “Esmâ-i İlâhiyyeyi” bir etmiştir. “Esmâ-i İlahiyyenin” aslı (اَللهُ) Allah (c.c.) esmâsıdır. Sayısal değeri 67=13 tür. 6 zâti sıfât ve 7 sübût-i sıfâtın, aynası da 40 sayısal değerli olan Hakîkati Muhammediyedir. 13 (Hakîkât’ül Ahadiyet’ül Ahmediye) 40 (Hakîkat-i Muhammediye) yansır. (13+40)= 53 tür. İşte (أَحَد) Ahad’a taayyün (م) “Mim”i eklenince (أَحمَد) Ahmed olur ifâdesi burada yerini bulur. “53” (سورة النجم) “Necm suresi” bilindiği gibi “18 âyeti” (مِراج) mi’rac âyetidir. Âyet (işâret) ile yolumuzda 40 dersi tekmil târik bitirmek demek budur. Cümle târîkleri yani yolları bir edip, Fırka-i Naciye ehli olduktan sonra (مِراج) mi’rac derslerini bitirip, Zât/marifet/bakābillâh ile Halk arasına dönüp, Kâmil İnsân olarak Halk ile Hakk’a sefer yapmaktadır. Bu görüldüğü gibi sürekli mi’rac hâli olmaktadır.
Bu mağarada Rasûlüllah (s.a.v) Efendimiz “Hafi” gizli olarak (اَللهُ) Allah (c.c.) lâfza-i Celâl’ini Hazreti Ebû Bekir Sıddıka telkin etmiştir. Onun için gizli ve tefekkür yönü az ve kapalı olarak devâm eder. Râsûlullah (s.a.v) Efendimiz, Hazret-i Ali’ye ise açık bir ortamda (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah” Kelime-i Tevhid-i telkin etmiştir. (اَللهُ) Allah (c.c.) lâfzı kelimedir. Ama (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah” Kelime-i Tevhid, kelime olarak isimlensede cümledir. Aslında Cümle-i tevhiddir.
12 ziyâ-nûr’lu yıldızı ve yaldızlı bölümde noktadaki yıldızda (اَللهُ) Allah (c.c) ifâdesi vardır. (ا) “Elif”te 12 zâhiri bir bâtini noktadan oluşur. Bu 13. noktada ki (اَللهُ) Allah (c.c) ifâdesi, Hazreti Muhammed (s.a.v)’in Rabb-i Hassı olan (اللّهُ) Allah (c.c)’dır. Asaleten ona aittir. 12 yıldız, 12 noktanın kişi neresinde bulunuyorsa, kişinin hayâlinde ki (اَللهُ) Allah (c.c) kıblesinde görür. 12. noktaya ulaşmış olan İnsân-ı Kâmil mertebesini, Kâmil İnsân olarak ikmâl eden kişi de İlm’el, Ayn’el, Hakk’el Yakînliği hangi mertebede ise sırası ile rû’ya, müşâhade ve yaşantısında Allah’ı kıblesinde görür. Yazılanlardan anlaşılacağı üzere (an) içinde bulunulduğundan kişi nerede ise her an kıblesinde olan (اَللهُ) Allah (c.c.)’dır. Ama anlayış, idrâk, gaflet, zan neredeyse o şekildedir.
(10X13)= 130 dur. (130) (ع) “Ayın” ve (س) “Sin” harflerinin birleşimi ile (عيسي) “Îsâ” yani gören insândır. Kıble’sinde Allah’ı asaleten gören Hazreti Muhammed (s.a.v) dir. Diğer Rasûl, Nebi, İnsân-ı Kâmil ve Kâmil İnsân lar ise vekâleten Allah esmâsının müşâhade ve tecellisi oluşmakta, asaleten bu 13 te oluşan tecelli ile Cenâb-ı Hakk (c.c) tarafından (اللّهُ) Allah (c.c) esmâsı bünyesinde bağlı bulundukları Rabb-i hass denilen, özel esmâsı kıblesinde hayâl-i hakîki olur.
(18X13)= 234 dir. (234+67)= 301 dir. Aradan sıfır alınınca oluşan sayı (31) dir. (31) in sayısal ifâdesi, harfsel olarak (ال) “El” idi. (سورة الفتح) “Fetih Sûresi” 10. âyetinde tutulan elin hakîkatte (اَللهُ) Allah (c.c)’ın eli olduğu ifâde edilmektedir. Nasıl ki Kâbe-i şerif tavaf edilirken, Hacer’ül esved (اَللهُ) Allah (c.c)’ın remzi olarak sağ el ile selâmlanırsa, namazda sağ ve sol el kaldırılmak ile “Gönül Kâ’besi” yâni Hakîkat-i Muhammedi selâm’lanmaktadır. Sağ ve sol avuç içinde “18” ve “81” sayısal ifâdesinin toplamı (18+81)= 99 dur. (99) varlığında bulunan “Esmâ-i İlahiyye” ile (اَللهُ) Allah (c.c) esmâsı ve bünyesinde bulunan (هُ) Hu yâni Zât-ı selâmlanır. (301) sayısının başka bir bağlantısı, işyeri telefonumun başında bulunduğumdan araştırdığımdan bilmekteyim. Kûr’ân-ı Kerim’de bulunan 7 tane (حم) “Ha-Mim” ile başlayan sûrenin sayılarının toplamıdır. (40+41+42+43+44+45+45+46)= 301 dir. (حم) “Ha-Mim” sayısal değeri (ح) Ha:8, (م) Mim: 40, (40+8) = 48 dir. (48X7)= 336 dır. 3. (حم) “Ha-Mim” Şûrâ sûresi 2. âyette (عسق) “Ayın, Sin, Kaf” ifâdesi ile de (7+1 veya 1+7) ile 8. Hurufu mukatta harfi vardır. Gören insânın kudretidir ve gören insânın, (قُرَّةَ عْيُنٍ) “Kurret’ül Aynı” Göz nûru olan namazdır. Sayısal değeri, (ع) Ayın: 70, (س) Sin: 60, (ق) Kaf: 100, (70+60+100)= 230 dur. İşte gözümün nûru namaz da kılındı ifâdesi bu âyette bulunmuş olur. Bu ifâdenin devâmı 3 seyr ile (س) “Sin” harfinin, 3 nokta (…) alarak (عشق) “Şın” harfine dönüşmesidir. İfâde (عشق) Aşk, ışk, ışık, nûr’a dönüşür. Gözümün Nûr’u Aşk olan namaz da kılındı ifâdesine dönüşür. Rabb-im her birerlerimize de (عشق) “Aşk” makamınının ışkını-nûrunu nasip etsin. İnşeallah.
(ش) “Şın” harfinin sayısal değeri 300 dür. Sayısal ifâde, (70+300+100)= 470 dir. Şimdi tüm sayısal ifâdeleri bir araya getirirsek, (130+301+230)= 661 dir. 66+1= 67 dir. “67” (اَللهُ) Allah (c.c) esmâsının sayısal değeridir. (1) “Elif” ifâdesinin ayrı olması ise (اَللهُ) Allah (c.c.) ifâdesi içinde gizli bulunan (ا) “Elif”in lâfzen okunmasıdır. (130+301+470)= 901 dir. Aradan sıfır alınırsa “91”dir. “91” (سورة الشمس) Şems-Güneş sûresinin sayısal değeridir. Hakîkat-i İlâhi güneşi ve İlâhi benliktir. “91”in tersi “19”dur. “19” ise İnsân-ı Kâmil’in şifresi ve “19” (مِراج) mi’râc âyetidir.
(عشق) Aşk, ışk, ışık, nûra dönüşür. Gözümün nûru aşk olan namaz da kılındı ifâdesine dönüşür. Bunu biraz daha açıklamak lâzımdır. (عشق) Aşk ifâdesinde (ع) Ayın ve (شق) (Şın-Kaf) Görme ve Şakk, (وَانشَقَّ الْقَمَرُ) “Şakk’ül Kamer” iki kısma ayrılırsa, (وَانشَقَّ الْقَمَرُ) Şakk’ül Kamer[56] mûcizesi gerçekleşir. Ay, yani nûr ikiye ayrılır. Yani (م) Mim harfi ikiye ayrılır. İki Mim (مم) ile Hakîkât-i Muhammedi oluşur. Bir başka ifâde ile Âşık ve Ma’şûk oluşur. (عشق) Aşk ifadesi 5 nokta (…..) ve 3 harften oluşur. Görüldüğü gibi sayısal ifâde (53) tür. “53” (أَحمَد) Ahmed sayısal ifâdesi ile (حُبْ) Hubb edilen, Küntü Kenzen yani gizli hazînedir. (عشق) Aşk (أَحمَد) Ahmed, (أَحمَد) Ahmed (عشق) Aşk’tır.
Yolumuza kaldığımız yerden devâm edersek, (اَللهُ) Allah (c.c.) kelimesi, Kelime-i Tevhid içinde ikinin ikincisi olarak bulunmaktadır. (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah” Kelime-i Tevhid, nefy ve ispat kısmından oluşmaktadır. (اَللهُ) “Allah” (c.c) kelimesidir. Bu cümlenin tamamı Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Risâletten oluşan (لَا اِلَهَ اِلّا اَلله مُحَمّداً رَسُولُ اَللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah Muhammeder Rasûlullah”tır.” (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah” bu işin urûc tarafı, (مُحَمّداً رَسُولُ اَللهُ) Muhammeder Rasülullahta nüzûl tarafıdır ve bu ifâde görüldüğü gibi üç kelimeden oluşur. Ferdi Selase denilen üçlü ferdiyet hâlidir. (اللّهُ) Allah (c.c) “Zât), (رَسُولُ) Resûl (İrade) ve (مُحَمّد) Muhammed “Lafız-Söz” olan Cevam’ul kelâme yâni kelimelere-isimlere Câmi olan isimdir. Urûc hâli yani Hakîkât/fenâfillâh hâli tamamlanmazsa, nüzûl Marifet/bekābillâh hâlinin tamamlanması mümkün değildir. İki ayaklı merdiven düşünelim, bu merdivenle önünde set-engel olan bir yer aşılacaktır. Bunun en üst noktasına çıkmadan, buraya tam tepe noktasını aşıp diğer taraftan aşağı inmek mümkün olabilir mi? Hazreti Ali’ye telkin edilen (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah”, Kelime-i Tevhid Kelimesi-Cümlesi içinde Allah ifâdesi vardır. Rûhânî yol izleyip (اَللهُ) “Allah” (c.c) esmâsı ile 5 hazret mertebesi üzere rûhânî seyri eğitimi gözüksede, yolumuz yolların nihâyetidir diye ifâde edilsede, Cemâl-i eğitim veren bu târîkatta, Celâl-i denilen nefs eğitimi eksik olduğu için, çalışmalar bırakıldığı zaman başa dönme tehlikesi vardır. İşte onun için Şah-ı Nakşibend hazretleri, Celâl-i yol izleyip, “7 Nefis” mertebesi ile (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ” Kelime-i Tevhid lâfzını bâtinen (اَللهُ) Allah (c.c) lâfzını da zâhiren ifâde eden Kadiri târîkatı önderi Abdülkadir Geylani hazretlerinden ma’nevî yardım almıştır. Yolu “hafî” zikir üzere olduğundan (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah”, “Kelime-i Tevhid” zikrini mide boşluğunda nefesi haps ederek ve sayıyı (21)’e kadar çıkarmak üzere “Nefy İspat zikri” denilen sistemi Nakşibendî yoluna getirmiştir. Yalnız burada şu durum oluşmaktadır. (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah”, Kelime-i Tevhid zikri Cehri yâni seslidir. Kâlb, Rûh, Sır, Hafî, Ahfâ letâifleri (Lâtif esmâsı) üzere yapılan (اَللهُ) Allah (c.c) zikri (5) Hazret mertebesidir. Bu anlayışta, (5) hazret mertebesinin bugüne gelişi, Tevhid-i Ef’âl, Tevhid-i Sıfât, Tevhid-i Zât mertebeleri vardır. Tevhid-i Esmâ ve İnsân-ı Kâmil mertebeleri eksiktir. Kimseyi eleştirecek hâlimiz ve durumuz yok, bu yolların hepsi bizimdir. Hazreti Ebûbekir’e verilen (اَللهُ) “Allah” (c.c) esmâsı (5) hazret mertebelidir. Bunun ma’nâsı ile birlikte verilmiştir.
İşte bu iki yol Celâl ve Cemâl üzere birleştiren (12) esmâ üzerine ders yapan Âlî’yye ve Âlevi târîkatlar bu eğitimi hakîki ve gerçek ma’nâda verebilir. Bu yol (عشق) Aşk üzere bir eğitim verebilir. Oyüzden “Şuttâr” târîki denmiştir. Yalnız buna da dikkat etmek lâzımdır. Bu eğitimi veren yolun başındaki kişide, Ârif, Ârifibillâh ve Kâmil İnsân denilen vasıflar var mıdır? Çok iyi araştırıp, tetkik etmek lâzımdır.
Hazreti Muhammed (s.a.v), Hazreti Ebûbekir’e bu mağarada “lâ tahzen innallâhe meanâ” “Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir!” diyordu. Dışarıda mağara önünde oluşan güvercin yuvası ve örümcek ağı karşısında müşrikler burada olamaz diyerek. Kendi vehim, hevâları ve şartlanmaları kendilerini yanılttı. İşte sâlikin bünyesinde hicret hâli oluştuğunda ve Zât-i tecelli mertebesi olan Mekke’den, Esmâ-Sıfât tecellisi olan Medineye Hicret’inde bir vakit gönül mağarasına sığınmak lâzımdır. Risâlet mertebesinden, sıddıkıyet mertebesine (اَللهُ) “Allah” (c.c) lâfza-i celâl-i harfi nidâsız olarak verilir. Bunun uzantısı olan Medine’ye ulaşma hâlinde ”Bedri Münir” deniler, Nûrlu Ay’a, Hakîkat-i Muhammediye’ye ulaşılır.
Kelime-i Tevhid, 12 harften oluşmaktadır, Kelime-i Risâlet ise tamamı 17 harftir. Toplamı ise (29) dur. 29. Sûre (سورة العنكبوت) “Ankebut-Örümcek Sûresidir.” (29) “28” mertebenin yakîn hâlidir. Arap alfabesinde “28” harf vardır. (ﻻ) Lâmelif harfi ile bu sayı “29”a ulaşır. “Lâ tahzen” korku yok derken, “Tah”, Hamur ve “Zen” Kadın demektir. Bulunduğumuz yerde nefsin hamuru yoktur, Akl-ı küllün hamuru, Kelime-i Tevhid’in (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ ُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah”, hamuru olan (اَللهُ) “Allah” (c.c) lâfza-i celal-i var, onun için bize korku yoktur, demektir. Çünkü (ﻻ) “La” (ال) “El”e dönüp bütün yokluğu bünyesinde alan vara, Nefs-i küllü ihâta eden Akl-ı Külle dönüşmüştür. İşte gönül kuşu aşk ile havalanır ve “28” harfi yakîn nûru ile “29”a tamamlanırsa şartlanmalardan kurtulur ve Cevâm’ül Kelim olan Rasûlullah (s.a.v.) efendimizden nûrunu alır ve kelimelere câmi olmanın idrâk ve fehmi ile kelimeleri-isimleri kullanabilir. Kullanılırsa (ذَنْ) “Zen” ve (كُنْ) “Kün” birleşir. Gönül mağarasında “Küntü Kenzen mahfiyyen” Ben gizli bir hazineydim sırrı açılır. Hafi gizlinin gizlisi demektir. Bu da Rasûlüllah (s.a.v.) efendimizin bâtın da olan ismi (هُ) “Hu” dur. Burada oluşan ve tecellinin neş’e ve ma’nâlanmasının açılımını okuyucuların idrâkine bırakarak yolumuza devâm edelim.[57] “ İz- -T-B- ”