Elem tera ilâ-lleżîne nâfekû yekûlûne li-iḣvânihimu-lleżîne keferû min ehli-lkitâbi le-in uḣrictum lenaḣrucenne me'akum velâ nutî'u fîkum ehaden ebeden ve-in kûtiltum lenensurannekum va(A)llâhu yeşhedu innehum lekâżibûn(e)
Kitap ehlinden o inkar eden kardeşlerine, "Yemin ederiz ki, siz (Medine'den) çıkarılırsanız, muhakkak biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin hakkınızda asla kimseye boyun eğmeyiz. Eğer size karşı savaşılırsa, size mutlaka yardım ederiz" diyerek münafıklık yapanlara bakmaz mısın? Halbuki Allah onların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik eder.
Münafıkların, kitap ehlinden inkar eden dostlarına "Eğer siz yurdunuzdan çıkarılırsanız, mutlaka biz de sizinle beraber çıkarız sizin aleyhinizde kimseye asla uymayız. Eğer savaşa tutuşursanız, mutlaka yardım ederiz." dediklerini görmedin mi? Allah, onların yalancı olduklarına şahitlik eder.
Haşr Suresi'nin 11. ayeti, münafıkların Kitap Ehli'nden olan kâfirlerle olan ilişkilerini ve onlara verdikleri sahte sözleri ele almaktadır. Ayet, 'nifak', 'küfür' ve 'yalan' gibi temel kavramlar üzerinden bu ikiyüzlü tavrı ve Allah'ın bu duruma şahitliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nifak (نفاق), 'nâfak' (نفق) kelimesinden türemiştir ve yer altındaki tünel, geçit anlamına gelir. Dıştan İslam'ı kabul etmiş gibi görünürken içten inkârı gizlemek, tıpkı tünelin iki ağzı gibi, bir taraftan girip diğer taraftan çıkmak gibidir. Ayetteki 'nâfakû' fiili, münafıkların dışa vurdukları sözlerin iç dünyalarındaki inançlarla çeliştiğini, bu ikiyüzlü tavrı sergilediklerini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Nifak, 'nâfika' (نافقة) kelimesinden gelir ki bu, yaban sıçanının yuvasının iki çıkışlı olması gibidir; birinden girer, diğerinden çıkar. Münafık da İslam'a bir kapıdan girer gibi görünür, ancak diğer kapıdan çıkar gibi inkârını gizler. Ayetteki kullanımı, bu kişilerin sözlerinin samimiyetsizliğini ve aldatıcı doğasını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, nifak kavramını Kur'an'ın temel ahlaki ve dini kavramlarından biri olarak inceler. Nifak, sadece bir inançsızlık hali değil, aynı zamanda toplumsal bir tehlike olarak ele alınır. Münafıklar, dışarıdan Müslüman topluluğunun bir parçası gibi görünerek içten içe ona zarar verirler. Ayetteki 'nâfakû' fiili, bu kişilerin toplumsal düzeni bozucu ve güveni sarsıcı rollerini açıkça ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Küfür (كفر), aslen bir şeyi örtmek, gizlemek anlamına gelir. Çiftçiye 'kâfir' denmesi, tohumu toprağa örtmesindendir. Dini bağlamda ise, Allah'ın varlığını, birliğini, peygamberlerini veya ayetlerini inkâr etmek, yani gerçeği örtmek demektir. Ayetteki 'kefarû' fiili, Kitap Ehli'nden olan bu kişilerin Allah'ın hakikatlerini ve peygamberini inkâr ettiklerini, bu nedenle münafıkların onlara destek sözü vermesinin ne kadar yanlış olduğunu belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Küfür, imanın zıddıdır ve Allah'ın birliğini, peygamberliğini veya dinin temel esaslarını reddetmeyi ifade eder. Ayette 'ellezîne keferû' ifadesi, münafıkların destek vaat ettiği kişilerin, İslam'ın temel prensiplerini inkâr edenler olduğunu açıkça ortaya koyar, bu da münafıkların ne denli sapkın bir yol izlediğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, küfür kavramını Kur'an'da sadece bir inançsızlık hali olarak değil, aynı zamanda Allah'a karşı nankörlük ve O'nun lütuflarını reddetme olarak da ele alır. Kâfirler, Allah'ın gönderdiği mesajı ve peygamberi bile bile reddedenlerdir. Ayetteki 'kefarû' kelimesi, münafıkların kendilerini Allah'a ve Müslümanlara karşı konumlandırdıkları bu inkârcı grupla olan ittifaklarını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Huruç (خروج), bir yerden dışarı çıkmak veya çıkarılmak anlamına gelir. Ayetteki 'uhrictüm' (pasif formda) ifadesi, Kitap Ehli'nden olan kâfirlerin yurtlarından zorla çıkarılmaları durumunu anlatır. Münafıklar, bu durumda onlarla birlikte çıkacaklarına dair yemin ederek, kendi yurtlarını terk etme pahasına onlara bağlılıklarını göstermeye çalışırlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Huruç, bir şeyin bulunduğu yerden ayrılmasıdır. 'İhraç' (إخراج) ise bir şeyi dışarı çıkarmaktır. Ayetteki 'uhrictüm' kelimesi, düşman tarafından zorla çıkarılma, sürgün edilme anlamını taşır. Bu, münafıkların kâfirlere verdikleri sözün ciddiyetini ve onların gözündeki değerini gösterir; zira kendi yurtlarını terk etmeyi göze alacaklarını iddia ederler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nasr (نصر), düşmana karşı yardım etmek, destek olmak demektir. Ayetteki 'lenensurannaküm' ifadesi, münafıkların kâfirlere verdikleri kesin yardım sözünü pekiştirir. Baştaki 'lâm' (ل) ve sondaki 'nûn-i te'kîd' (نّ) ile bu yardımın mutlaka gerçekleşeceği vurgulanır. Ancak Allah, bu sözün yalan olduğunu belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Nasr, birine karşı galip gelmesi için destek vermektir. Ayetteki 'lenensurannaküm' fiili, münafıkların kâfirlere savaş durumunda kesinlikle yardım edeceklerine dair verdikleri yeminli sözü ifade eder. Bu, onların kâfirlere olan bağlılıklarını ve Müslümanlara karşı düşmanca tutumlarını gösteren önemli bir vaattir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kizb (كذب), gerçeğin aksini söylemek, yalan beyanda bulunmaktır. 'Kâzib' (كاذب) ise yalan söyleyen kişidir. Ayetteki 'lekâzibûn' ifadesi, münafıkların verdikleri tüm sözlerin, özellikle de kâfirlere yardım etme vaatlerinin kesinlikle yalan olduğunu vurgular. Baştaki 'lâm' (ل) bu yalancılığın kesinliğini pekiştirir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Kizb, bir şeyin gerçekte olduğundan farklı olduğunu iddia etmektir. Ayetteki 'lekâzibûn' kelimesi, Allah'ın münafıkların sözlerinin asılsız olduğunu, onların vaatlerinin hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini bildirmesidir. Bu ifade, münafıkların karakterinin temel bir özelliği olan yalancılığı kesin bir dille ortaya koyar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, Kur'an'daki 'kizb' kavramının sadece gerçeği söylememek değil, aynı zamanda bir vaadi yerine getirmemek veya bir iddiayı asılsız kılmak anlamlarına da geldiğini belirtir. Ayetteki 'lekâzibûn' ifadesi, münafıkların kâfirlere verdikleri sözlerin sadece birer laftan ibaret olduğunu, bu sözlerin arkasında hiçbir samimiyet ve gerçeklik bulunmadığını Allah'ın şahitliğiyle tescil eder.
Haşr Sûresi
Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim.
Peygamber buyurdu ki: "Peki, fakat biz yol arzusu üzerindeyiz ve gazâ azmi üzerindeyiz." Resûl-i Ekrem hazretleri münâfıkların da’vetine cevâben buyurdular ki: “Biz şimdiki halde Tebük gazâsı seferine müteveccih olduk.”
"Vaktaki bu seferden geri döneyim, ondan sonra o mescid tarafına revân olayım revân.''
“Gerdem” “geşten" masdannın fıil-i muzâri’i olduğuna göre, ikinci “revân” te’kîd ma’nâsını ifâde eder. Ya’ni, “Gidici olayım gidici!” demektir.
Onların defini söyledi ve gazâ tarafına koştu. Hîlekârlara, hileden bir tavla oyunu düzdü.
Münâfıklann cezâları kendi amellerinin cinsinden olmak üzere, Resûl-i Ekrem efendimiz onların hilelerine mukabil bir oyun olarak, bu tarık-ı hîle ile onlan def’ buyurdu ve ciddî bir iş olan gazâya müteveccih oldu. Zîrâ bu sûret, emr-i İlâhîye muvâfıktır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, (Bakara, 2/194) “Kim ki sizin üzerinize tecâvüz ederse, siz de sizin üzerinize tecâvüz ettiği şeyin misliyle onun üzerine tecâvüz edin” buyurulur.
Vaktâki gazâdan geldi, tekrâr geldiler, va'de-i mâzîye pençe urdular.
Resûl-i Ekrem Efendimiz selâmetle gazâdan avdet buyurdular; münâfıklar tekrar geldiler ve Resûl-i Ekrem Efendimizin evvelki va’dlerine sarıldılar ve da’vette ısrâr ettiler.
Hakk ona dedi ki: "Ey Peygamber, özrü açık söyle ve eğer cenk olursa, "Olsun!' de!" Hak Teâlâ Resûl-i Erem Efendimize vahiy buyurdu ki: “Ey Nebiyy-i zîşânım, o münâfıklann özrünü ve hilelerini açık söyle; ve eğer onlar bundan hiddet edip kavgaya mübâşeret edeceklerini söyleyip, tehdîde kıyâm ederlerse, ‘Varsın bu husûsta kavga da olsun!’ de!” Dedi: "Ey hilekâr kavim, sâkit idiniz, tâ ki sizin sırlarınızı söylemeyeyim, susunuz!" Resûl-i Ekrem Efendimiz bu vahy-i İlâhî üzerine o münâfıklara buyurdu ki: “Ey hilekâr tâife, da’vetinizde ısrâr ile beni söyletmeyiniz! Sâkit idiniz, tâ ki sizin zamîrinizde sakladığınız sırlarınızı meydana çıkanp, sizi rüsvây etmeyeyim! Binâenaleyh susunuz!" Vaktâki onların esrârından birkaç nişân ortaya getirdi, onların işi fenâ oldu.
Kâsıdlar o zaman, " Hâşe lillâh, hâşe lillâhdeyici oldukları halde ondan rücu ettiler.
“Hâşe lillâh”, kelime-i tenziyyedir. Ya’ni, “Biz Allâh’a yemin ederiz ki, biz nifâktan münezzehiz!” demek olur. Ya’ni, “Hile ve mekr kasd eden tâife, Resûl-i Ekrem’den bu nişânları işittikleri vakit hilekârların âdetleri olduğu vech üzere kendilerini yeminler ile temize çıkarmak istediler.” Her münâfık hîle cihetinden koltuğunun altında bir Mushafı peygamber tarafına getirdi.
Yemînler için ki, îmân siperdir. Zîrâ yeminler eğrilerin âdetidir.
“Cünne”, kalkan ve siper ma’nâsınadır. Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Münâfikûn’da olan, (Münâfıkûn, 63/2 Mücâdele, 58/16) “Yeminlerini kalkan ve siper ittihâz ettiler” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya’ni, “Münâfiklar koltuklarının altına birer Mushaf-ı Şerif alıp, yemîn etmek için huzûr-ı Risâletpenâhîye geldiler ve bu yeminlerini bâtınlarındaki hilelerine kalkan ve siper yapmak istediler. Bu halleriyle, gizliyi ve âşikân bilen Allâh Teâlâ’ya karşı da yalanlarında ısrâra tasaddî ettiler.
Vaktâki eğri adamın dînde vefâsı yoktur, her hir zaman yemînini bozar.
Dîni zaîf olup, muâmelâtında eğri olan adam yemîn ettiği vakit bu yemînini bozar. Biraz dîn kaydını gözeten olursa, o da köpeklere ekmek doğramak sûretiyle kefâret çâresini arar ve bâtınında merkûz olan eğriliğin kökünden ıslâhı çâresini düşünmez.
Doğrular için yemîne hâcet yoktur. Zîrâ ki onlar için ışıklı iki göz vardır.
Muâmelelerinde sıdk ve salâh üzerine olan kimselerin, başkalarını kandırmak için yemîn etmeğe ihtiyaçları yoktur. Zîrâ ki onlar muâmelâtında ışıklı olan kalb ve akıl gözleriyle, Hakk’ı hâzır ve nâzır görürler ve söz verirlerse sözlerini tutarlar.
Mîsâkı ve ahidleri bozmak ahmaklıktandır. Yemînleri ve vefayı hıfz etmek takînin işidir.
Yemîni ve ahidleri bozmak ahmaklıktır. Çünkü Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de (îsrâ, 17/34) “Ahidlere vefâ edin ve verdiğiniz sözleri yerine getirin!” buyurdu. Hakk’ın emrinin azametini idrâk edemeyen ahmaktır ve yeminleri ve sözlerini muhâfaza etmek takî olan kimselerin işidir. Zîrâ ehl-i takvâ, azamet-i Hakk’ı müdrik olan ehl-i zekâvettir.
Peygamher buyurdu ki: "Sizin yemininizi mi doğru tutayım; yâhût Hakk'ın yeminini mi?" Resûl-i Ekrem Efendimiz o münâfıkların yeminlerine karşı cevâben buyurdu ki: “Ey hîlekârlar, siz emin ediyorsunuz ve Allâh Teâlâ hazretleri dahi vahyinde (Haşr, 59/11) “Allah, onların yalancı olduklarına şâhitlik eder’’ buyuruyor. Binâenaleyh size mi inanayım, Allâh Teâlâ’ya mı inanayım?" Kavim tekrâr ellerinde Mushaf ve dudakları üzerinde oruç mührü olduğu halde and içtiler.
“Sevgend horden”, yemin etmek ve and içmek ma’nâsmadır. “Mühr-i savm” oruç mührü demek olup münâfıklann hilelerine müteallik olan kelâmdan perhiz ettikleri ma’nâsınadır. Ya’ni, “O mescid yapan münâfıklar, ellerine Mushaf almış ve Melerine müteallik olan kelâmdan dudaklan üzerine perhiz ve oruç mührünü vaz’ etmiş olduklan halde yemin ettiler.” Dediler ki: "Bu temiz ve doğru olan kelâm hakkı için ki, o binâ-yı mescid Hudâ içindir!"
"Orada hiç hîle ve mekr yoktur; orada zikir ve sıdk ve ‘Yâ Rabbî’ vardır."
“O bizim yaptığımız mescidde hîle ve mekr yoktur; orada zikr-i Hak ve hulûs-i kalb ve ‘Yâ Rabbî!’ diyerek münâcât etmek vardır.” Peygamber buyurdu ki: "Hudâ'nın âvâzı benim kulağıma sadâ gibi erişir!
“Ma’lûm olsun ki, “Kelâm” sıfât-ı Hak’tır. Ve bu sıfât-ı Kelâm, vücûd-ı mutlakın libâs-ı gayriyyetle zâhir olduğu her bir mertebesinde muhtelif sûretlerde vâki’ olur. Şöyle ki; enbiyâya vahiy ile olur. Ve vahiy ya nüzûl-i Cibril ile ya’ni Cibril’in sûret-i melekiyyeden hey’et-i beşeriyyeye tenezzülü ve temessülü ile; veyâhud nefes ile, ya’ni Cibril’in bir sûrete mütemessil olmaksızın, vahy-i İlâhînin ma’nâsını kalb-i şerîf-i nebeviye ilkâ etmesiyle olur. Veyâhût Hz. Mûsâ’ya ağaç süretinden (Kasas, 28/30) [“Muhakkak ben Allahım!”! hitâbı vâki’ olduğu gibi, bir sûret-i kesîfe perdesi arkasından zâhir olur. Bu üç sûrete de(Şûrâ, 42/51) “Allâh Teâlâ beşere ancak vahiy olarak veyâ hicâb arkasından, yâhût bir resûl gönderilip onun izniyle dilediği şey vahy olunur” âyet-i kerîmesinde işâret buyurulur. Bir de bilâ-vâsıta nidâ-yı Hak vardır ki, ona da, (Nisa, 4/164) [“Ve Allah Mûsâ ile gerçekten konuştu”] âyet-i kerîmesinde işâret buyurulur. Fakat bu sûret dahi evvelki âyet-i kerîmenin ma’nâ-yı umûmîsi tahtına dâhildir. Zîrâ nidâ-yı Hak işitilmek için, abdin vücûd-ı abdânîsi ve nidânın vücûdu lâzımdır. Binâenaleyh, “münâdî” ve “münâdâ” ve “nidâ” nisbetleri olmadıkça kelâm vukü’una imkân yoktur. Bu nisbetler ise hep hicâbâttan ibâret olduğundan, kelâm-ı Hak verâ-yı hicâbdan olmuş olur. Bu beyt-i şerîfte, bu son tarz-ı kelâma işâret buyurulur. Ya’ni, “Ben Hakk’ın nidâsını, sizin âlem-i kesâfette birbirinizin sadâsını işittiği gibi işitirim.”
“Hakk sizin kulağınıza mühür koydu, tâ ki âvâz-ı Hudâ'ya sebak getirmeye." Ya’ni, “Hakk’ın nidâsına yol bulup geçememek için, Hak Teâlâ sizin gibi münâfıklann ve münkirlerin kulaklarını mühürledi.” Ma’lûm olsun ki; mühürlenmek iki sûretle olur. Birisi, kelâm-ı Hak peygamber lisânı ve sadâsı ile vâki’ olur; münkirler bu sadâyı ve kelâmı his kulağı ile işitirler, fakat kalblerindeki inkârlan canlannın kulağını mühürlediğinden, o kelâmın mezâyâsı canlarına nüfuz edemez, işitmemiş gibi olurlar. Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Lokmân’da (Lokmân, 31/7) “Vaktâki onlara bizim âyâtımiz tilâvet olundu, onlar işitmemiş gibi müstekbirâne yüz çevirdiler” buyurulur. Diğeri, (A’râf, 7/172) [“Ben sizin Rabbınız değil miyim?”] hitâbında olduğu gibi, doğrudan doğruya rûh kulağı ile işitilen hitâbât-ı ilâhiyyedir ki, ehl-i kesâfet bundan hicâb içindedirler. Binâenaleyh bu kesâfet-i tabîiyye rûh kulağının üzerinde bir mühürdür. Evvelki mühür îmân ile münfekk olur; ikinci mühür, îmândan sonra sülük ve mücâhedât-ı azîme ile ve inâyet-i Hak ile münfekk olur.
"İşte bana Oiakk'm âvâzı sarîh olarak geliyor; safı tortudan süzdüğüm gibi!" Ya’ni, “Bana bu âlem-i kesâfet içinde, süzülmüşü bulanıktan ve tortudan süzdüğüm gibi, Hakk’ın nidâsı sarîh ve berrak olarak geliyor.” Nitekim Mûsâ ağaç tarafından Hakk'ın sesini işitti; ey bahtı mes'ûd olan!
Muhakkak Ben Allâh‘ım!" diye ağaçtan işitir di; kelâm ile nârlar zahir olurdu.
Evvelki beyitteki “ey mes’ûd-baht” bu beyite merbûttur ve Hz. Mûsâ’ya râci’dir. Ve bu iki beyitte, sûre-i Kasas’ta olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyurulur (Kasâs, 28/30) Ya’ni, "Vaktâkî Hz. Mûsâ Tur Dağına geldikte, Eymen vâdîsinin kenarında, mübârek mahalde ağaçtan, ‘Yâ Mûsâ, ben âlemlerin Rabbisi olan Allâh’ım!’ diye nidâ olundu." Kıssanın tafsîli tefsîr kitaplarındadır.
Vaktâki vahyin nurundan âciz kaldılar, yine yeni yeminler okudular.
Vaktâki münafıklar kendilerinin karanlık ve gizli olan hilelerini meydana çıkaran vahyin nûrundan âciz kaldılar, tekrar yeni yeminler ile Peygamberi kandırmağa çabaladılar.
Mâdemki Huda yemîne "siper" ta'bîr etti; cenkçi siperi ne vakit elden koyar!
Mâdemki Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm'de sûre-i Münâfıkîn’de (Mücâdele, 58/16; Münâfıkun, 63/2) ya’ni. “Münâfiklar yeminlerini siper ittihâz ettiler; Hak yolundan başkalannı men’ ettiler” buyurdu; cenkçi olan münâfiklar bu yemîn siperini hiç elden bırakırlar mı?
Tekrar Peygamber tekzib-i sarîh ile onlara fasîh olarak: Muhakkak yalan söylediniz!" buyurdu.[58]
لَئِنْ أُخْرِجُوا لَا يَخْرُجُونَ مَعَهُمْ وَلَئِن قُوتِلُوا لَا يَنصُرُونَهُمْ وَلَئِن نَّصَرُوهُمْ لَيُوَلُّنَّ الْأَدْبَارَ ثُمَّ لَا يُنصَرُونَ {الحشر/12}
(57/12) “Le-in uhricû lâ yahrucûne me’ahum vele-in kûtilû lâ yensurûnehum vele-in nasarûhum leyuvellunne-l-edbâra śümme lâ yunsarûn(e)”
(57/12) Ve andolsun ki çıkarılırlarsa yurtlarından onlarla beraber çıkmazlar ve andolsun ki savaşılırsa onlarla, yardım etmezler onlara ve andolsun ki yardım etseler bile artlarını dönüp kaçarlar mutlaka, sonra da onlara hiçbir kimse yardım etmez.
Münafıkların kalpleri hastadır;
(2/10) Fiy kulubihim meradun fezadehümüllahü merada ve lehüm azabün elimün Bima kanu yekzibun;
(2/10) Kalplerinde münafıklıktan kaynaklanan bir hastalık vardır. Allah da onların hastalıklarını artırmıştır. Söyledikleri yalana karşılık da onlara elem dolu bir azap vardır.
Onların kalplerinin içinde de hastalık vardır, böyle yaptıkları için Allah’ta onların kalplerinde olan hastalığı ziyadeleştirir, arttırır ve onlar içinde elim, can yakıcı bir azab vardır, bu dünya hayatını nasıl böyle boşuna geçirmişiz bedavaya geçirmişiz diyerek onun üzüntüsünden onlara elim azab vardır, cehennem azabı olmasa bile bu üzüntü yeter insâna, ama onlara bu üzüntü olmakla birlikte bir de cehennem azabı var tabii, Bimâ kânu yekzibun; Bu kazanmış oldukları yüzünden, yani inkar etmeleri, küfretmeleri, örtmeleri yüzünden kazanmış olduklarından dolayı onların azabları elim bir azabtır.[59] “ İz- -T-B- ” Hakka inananlar yurtları olan beden evinin ve nefsinin karanlığından Hakk’ın nûr’u olan aydınlığa çıktıkları zaman, münafıklar hayal ve vehim ile örtükleri Hakkikati, hakikatleri ile ortaya çıkaran inanlar ile ortaya çıkarmazlar. En büyük cihad olan nefis cihadından kaçarlar. Ve hakikati ilahiyyenin meydana çıkmasına yardım etmezler, yardım etseler bile arkalarını dönüp nefsi emmareleri istikametine dönüp kaçarlar. (M.D.)
"İhrac, nefsin 'diyâr-ı hevâ'dan çıkarılmasıdır. 'Münafıklar' ise onun 'zâhir-i îman, bâtın-ı küfr' halleridir. Ne zaman nefs tevhîde çağrılsa, o haller onunla gelmez."[60]
"Kûtılû: Nefsin 'hevâ' ile harbidir. 'Münafıklar' onun 'urefâ' (arifler) görünümlü hevâlarıdır. Onlar, nefsin cihadına yardım etmez; çünkü aslında hevânın ta kendisidirler."[61]
"Nesarûhum: Nefsin münafık halleri, ona 'hâl' olarak yardım eder, ama 'makam' olarak etmez. Hâl geçince, onlar 'edbâr' (arka) döner; yani nefsi yalnız bırakır."[62]
"Lâ yunsarûn: Nefis, münafıklarından (riya, ucb, haset) tamamen soyulunca, hiçbir yardım görmez. İşte o an, 'Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh' demeye başlar. Bu, onun için en büyük kurtuluştur."[63]
"Nefs, 'münafık'larıyla (riya, haset, ucb) beraber yaşar. Ona 'ihrac' (tevhîd hicreti) emredilince, onlar 'lâ yahrucûne mehum' (onunla çıkmaz). 'Kıtâl' (hevâ ile savaş) başlayınca 'lâ yansurûnehum' (yardım etmez). Belki bir 'hâl' verirler, ama hemen 'yuvellunnel edbâra' (arka döner). Sonunda nefs 'lâ yunsarûn' (yardımsız) kalır. İşte o an, Hakk'ın yardımı gelir: 'Ve kâne hakkun aleynâ nusrul mu’minîn' (Müminlere yardım etmek üzerimize haktır) (30:47)."[64]