Vekeżâlike nusarrifu-l-âyâti veliyekûlû deraste velinubeyyinehu likavmin ya'lemûn(e)
Onlar, "Sen iyi ders almışsın" desinler diye ve bir de bilen bir toplum için onu (Kur'an'ı) açıklayalım diye ayetleri değişik biçimlerde işte böylece açıklıyoruz.
İşte böylece âyetleri türlü türlü çevirip açıklıyoruz ki, onlar sana: "Sen bunları bir yerlerden okuyup öğrenmişsin" desinler ve bilen bir toplum için de onu iyice beyan edelim.
En'âm 105. ayet, Allah'ın ayetleri çeşitli şekillerde açıklamasını ve bu açıklamanın hem inkarcıların tepkisine hem de ilim sahiplerinin idrakine yol açmasını dilbilimsel olarak ele almaktadır. Ayet, 'tasrif', 'ayet', 'derese' ve 'beyyen' gibi kavramlar üzerinden vahyin anlaşılma ve reddedilme süreçlerini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sarfe (صرف) kelimesi, bir şeyi bir halden başka bir hale çevirmek, döndürmek anlamına gelir. Kur'an'da 'tasrifu'l-âyât' (ayetleri sarf etmek) ifadesi, ayetleri farklı şekillerde, çeşitli üsluplarla ve değişik açılardan açıklamak, tekrar etmek ve delilleri çeşitlendirmek manasına gelir ki, bu da muhatapların idrakini kolaylaştırmayı hedefler. (el-Müfredât, s. 468)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Nusarrifu'l-âyât (نصرف الآيات) ifadesi, ayetleri çeşitli ve farklı şekillerde açıklamak, bir halden diğerine çevirmek demektir. Bu, Kur'an'ın mucizevi yönlerinden biridir; aynı hakikati farklı ifadelerle sunarak muhatapların anlamasını sağlamaktır. (Mecâzü'l-Kur'ân, I, 203)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Sarfe kökünden türeyen 'tasrif' kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'ın kudretini ve hikmetini gösteren delillerin, yani ayetlerin farklı biçimlerde sunulması, döndürülmesi ve açıklanması anlamında kullanılır. Bu, mesajın farklı zihinlere ulaşmasını ve derinlemesine anlaşılmasını sağlamak içindir. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 205)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Âyet (آية), bir şeyin varlığına delalet eden açık alamet ve nişandır. Kur'an'da hem Allah'ın kainattaki kudretini gösteren deliller (kozmik ayetler) hem de peygamberlere verilen mucizeler ve Kur'an'ın her bir cümlesi için kullanılır. Bu ayette ise hem Kur'an'ın kendisi hem de onun içerdiği deliller kastedilmektedir. (el-Müfredât, s. 91)
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Âyet, alamet ve nişan demektir. Kur'an'da Allah'ın birliğini ve kudretini gösteren deliller için kullanıldığı gibi, peygamberlerin doğruluğunu ispat eden mucizeler için de kullanılır. Bu ayetteki 'ayetler', Allah'ın vahyettiği Kur'an'ın kendisi ve onun içerdiği hakikatlerdir. (Nüzhetü'l-Kulûb, s. 104)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'ayet' kavramı, Allah'ın varlığının ve gücünün hem doğadaki tezahürlerini hem de vahyedilen metinlerdeki işaretlerini kapsar. Bu ayette 'ayetlerin tasrifi', Kur'an'ın mesajının farklı yönlerden açıklanması ve delillerin çeşitlendirilmesi anlamını taşır. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 120)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Derese (درس) fiili, bir şeyi tekrar tekrar okumak, ezberlemek ve incelemek anlamına gelir. Bu ayetteki 'dereste' ifadesi, müşriklerin Hz. Muhammed'e (s.a.v.) yönelik 'Sen bu bilgileri başkalarından öğrendin, eski kitapları okudun' şeklindeki ithamını dile getirir. Onlar, Kur'an'ın ilahi kaynaklı olduğunu reddetmek için bu tür bir iddiada bulunmuşlardır. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 175)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Derese, 'okudu' veya 'ders aldı' demektir. Ayetteki 'dereste' ifadesi, müşriklerin Peygamber'e (s.a.v.) 'Sen bu Kur'an'ı Yahudi ve Hristiyanlardan öğrendin, onların kitaplarını okudun' şeklindeki iftiralarını aktarır. Bu, Kur'an'ın ilahi menşeini inkar etme çabasıdır. (Mecâzü'l-Kur'ân, I, 204)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Derese fiili, bir şeyi tekrar tekrar okuyarak ezberlemek ve anlamak manasına gelir. 'Dereste' ifadesi, müşriklerin Peygamber'e (s.a.v.) yönelik 'Sen bu bilgileri başkalarından öğrendin, eski kitapları okuyarak edindin' şeklindeki suçlamasını yansıtır. Bu, onların vahyi reddetme ve Peygamber'in (s.a.v.) risaletini küçümseme çabasıdır. (Umdetü'l-Huffâz, II, 145)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Beyân (بيان), bir şeyi açıkça ortaya koymak, gizliliğini gidermek ve anlaşılır kılmaktır. 'Linübeyyinehu' ifadesi, Allah'ın ayetleri, hakikatleri ve hükümleri, muhatapların anlayabileceği en açık ve net şekilde izah etmesini, delillerle ortaya koymasını ifade eder. Bu, özellikle ilim sahipleri için bir açıklama ve aydınlanmadır. (el-Müfredât, s. 160)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Beyân, bir şeyin hakikatini ortaya çıkarmak, onu açıklamak ve anlaşılır hale getirmektir. 'Linübeyyinehu' ifadesi, Allah'ın ayetleri, delilleri ve hükümleri, şüpheye yer bırakmayacak şekilde açıklamasını, böylece ilim ve idrak sahibi olanların doğru yolu bulmasını sağlamasını vurgular. (Basâiru Zevi't-Temyîz, I, 305)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Beyân kökü, bir şeyin açıklığa kavuşturulması, netleştirilmesi ve gizliliğinin giderilmesi anlamlarını taşır. Kur'an'da 'beyân', Allah'ın vahyini insanlara anlaşılır bir dille sunması, hakikatleri delillerle ortaya koyması ve doğru yolu göstermesi anlamında kullanılır. Bu ayetteki 'linübeyyinehu', ayetlerin ilim sahipleri için açıkça izah edilmesi amacını taşır. (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, s. 187)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İlim (علم), bir şeyin hakikatini idrak etmek, onu olduğu gibi bilmektir. 'Ya'lemûne' ifadesi, sadece bilgi sahibi olmakla kalmayıp, aynı zamanda bu bilgiyi doğru bir şekilde değerlendiren, hakikati anlayan ve idrak eden kimseleri ifade eder. Bu ayette, Allah'ın ayetleri, bu tür ilim ve idrak sahibi kimseler için açıklanır. (el-Müfredât, s. 580)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İlim, bir şeyin hakikatini kavramak ve onu şüpheye yer bırakmayacak şekilde bilmektir. 'Ya'lemûne' kelimesi, Allah'ın ayetlerini düşünen, üzerinde tefekkür eden ve bu sayede hakikate ulaşan, yani ilim ve hikmetle donanmış kişileri tanımlar. Bu kişiler, ayetlerin açıklanmasından istifade edenlerdir. (el-Külliyyât, s. 655)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'ilim' kavramı, sadece teorik bilgiyi değil, aynı zamanda bu bilginin pratik hayata yansımasını ve hakikatin idrakini de içerir. 'Ya'lemûne' ifadesi, Allah'ın ayetlerini sadece duymakla kalmayıp, onları derinlemesine anlayan, üzerinde düşünen ve bu sayede doğru yolu bulan kimseleri işaret eder. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 150)
En'âm Sûresi
“Vekezâlike nusarrifu-l-âyâti veliyekûlû deraste velinubeyyinehu likavmin ya’lemûn(e)” Onlar, “Sen iyi ders almışsın” desinler diye ve bir de bilen bir toplum için onu (Kur’an’ı) açıklayalım diye âyetleri değişik biçimlerde işte böylece açıklıyoruz. (6/105)
Ders alıp beyan etmeyi Allah c.c. bizlere Rahmân sûresi 55/4 âyette bildirmiştir.
(55/4) َمَهُ الْبَيَانِععَلَىٰ ﴿٤﴾
allemehü’l beyane “beyanı/konuşmayı allemehü/ona/kendisine allem/öğretti “Ona konuşmayı öğretti.” Cenab-ı Hak insanı halk ettikten sonra, “allemehul beyan” (beyanı öğretti.)
- Yani bütün öğrettiklerinin “hakikat-i ilahi” olduğunu
- ve bu kendisinde bulunan özelliklerini de bir başkasına aktarabilmeyi “beyanı” öğretti (öğretmesini öğretti).
Mesela, hakikat açısından değerlendirildiğinde;
1 - Cenab-ı Hak “A’maiyet” halinde kendindeki özellikleri, kendi varlığında, gizli olarak duruyorken,
2 - “bilinmekliğini sevip” âlemleri halk etmeyi murad etti.
Bu bilinmekliğin ilk mertebesi,
3 - “Ahadiyyet”ine tenezzül etmesiydi.
Ahadiyyet yüce Zât’ın tecellisinden ibarettir. Burada daha henüz ne sıfât, ne isim, ne herhangi bir şey yoktur.
Ancak “inniyyeti” ki (bu kendine dönük faaliyetleri ve kendine has özelliklerini kapsar) ve “Hüvviyyeti” ki (bu da âleme dönük faaliyet sahasının menseldir).
4 - Bu “Ahadiyyeti” ile tenezzül edip “Vahidiyyetini” “sıfât-ı subüti”yesini meydana getirir.
5 - Bu “Vahidiyyet” mertebesinden de “Rahmaniyet”ine tenenezzül eder.
Nasıl ki, (teşbihte hata olmaz) karanlıkta sessiz hareketsiz duran bir insanın dışansı için tek delili solunumu ise, öylece “Rahmaniyeti” ile nefesini “Nefes-i Rahmani” kendi varlığında yayıp, bilinmekliğini başlattı.
İnsan kendi içindeki bilgisini, ilmini, amacını, san’atı’nı nasıl ki nefes ile sunuyorsa, Cenab-ı Hak da kendi “Nefes-i Rahmanî”si ile bu bilinmekliğini sağlıyor. Ama O’nun nefesi sadece manalar elbisesi olan kelimeleri değil, bütün âlemleri meydana getiriyor.
Kendi varlığında gizli olan esmâ ve sıfâtlarını, içinde var olan bütün özünü, kendi içinden yine kendisi olan dışına “Huu” diye nefes verip bu âleme yayıyor.
Normalde nefes verildiğinde hiçbir şey görülmez, ama soğukta verilen nefes buhar olarak görülür ki uzay yani âlem soğuktur, hatta çok soğuktur (-200 derece civarındadır).
Bu buhar bir aynaya karşı verildiğinde, şekilsiz olan buhar şekil alır, suret olarak görünür.
İşte böylece de “Cenâb-ı Hakk”ın özü olan “Nefes-i Rahmanî”, âlem aynasında suretler olarak görünür.
Ayna ne kadar pürüzsüz, temiz ve parlak ise, o kadar gerçek olarak varlığı yansıtır, aynını gösterir, îşte en mükemmel ayna da insandır.
Simavna kadısı oğlu Şeyh Bedreddin Varidatı’ında:
[Allah “adem” (yokluk) denilen, yokluğa bakmış ve “Kün” “ol” sözü ile emir vermiştir. O zaman yokluğun içinden Allah’ın varlığını belirleyen şekiller, zuhurlar belirmiş ve birer ayna olmuşlardır. İşte bu aynalardaki yansımayı gören göz “İnsan”dır. ]*[80]
Biz sohbetimize devam edelim.
Nasıl ki insan ana rahminde meydana geliyorsa, işte bu feza dediğimiz yerde de bütün varlıklar “Rahman”dan doğup zuhura gelmektedirler.
Besmele (BİSMİLLAHİRRAHMANÎRRAHİYM) bütün varlıkların oluşumunu anlatmaktadır.
“Nefes-i Rahmanî” öyle bir nefes ki, “Vahidiyet” mertebesinden çıkan, sonsuz ebedi, var olan bir “nefes”tir.
Bir nefes ki, her kokusu O’nu anlatır.
Kûr’ân olan, cümle esmâ ve sıfâtlara cami olan Zât,
- bu “nefes”le “Rahmân”a “Rahmâniyyeti”ni öğretti.
- Rahmân da bu mükevvenat içerisinde insanı meydana getirdi (halk etti)
- ve ona beyanı öğretti.
Bu öyle bir özellik ki; kendi özünü, kendi öğrendiği şeyleri bir başkasına öğretmeyi de öğretti, talim etti. “Allemehul beyan” ona beyan edildiği gibi, beyan etti.
Beyanın aslı olan konuşma, insan’ın diğer varlıklara nazaran en belirgin üstünlüklerindendir.
Mevlânâ Hazretleri Mesnevi-i Şerifesi’’nde;
“ma’nâlar harf libasına bürünerek ortaya çıkar” diye izah etmişlerdir.
İşte insanoğlu ne yazık ki bu çok değerli özelliğini çok çok boşa harcamaktadır. Kıymetini bilenler ise, o kadar çok fayda sağlamaktadırlar.
Kûr’ân-ı Kerîm de ancak beyan ile anlatılabilmektedir.
Mushaf-ı Şerife “Susan Kûr’ân”; (Kûr’ân-ı samid) İnsâna ise “Konuşan Kûr’ân” (Kûr’ân-ı natık) denmiştir.
Kûr’ân-ı Kerîm’in ve ma’nâ âleminin beyan ile izah edilip okunması, insân için en üstün vasıflardan başlıcasıdır.[81]