Velev şâa(A)llâhu mâ eşrakû(k) vemâ ce'alnâke ‘aleyhim hafîzâ(an)(s) vemâ ente ‘aleyhim bivekîl(in)
Allah dileseydi ortak koşmazlardı. Biz seni onların başına bir bekçi yapmadık. Sen onlara vekil (onlardan sorumlu) da değilsin.
Allah dileseydi, ortak koşmazlardı. Biz, seni onlar üzerine bekçi yapmadık, sen onlara vekil de değilsin!
En'âm Suresi 107. ayet, Allah'ın dilemesi, şirk koşma eylemi, peygamberin koruyuculuk ve vekillik vasıfları üzerinden ilahi iradeyi ve peygamberin görev sınırlarını dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Ayet, kelimelerin semantik alanları ve Kur'an'daki kullanımları üzerinden önemli teolojik mesajlar içermektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şey' (şey') kelimesinden türeyen 'şâe' (diledi) fiili, bir şeyin varlığını veya yokluğunu irade etmek anlamına gelir. Allah'a nispet edildiğinde, O'nun mutlak iradesini ve kudretini ifade eder. Ayetteki 'lev şâellâhu' ifadesi, Allah'ın dilemesi halinde şirkin gerçekleşmeyeceğini, dolayısıyla şirkin insanların kendi iradeleriyle ortaya çıktığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'şâe' fiilinin Kur'an'daki kullanımının, Allah'ın mutlak ve sınırsız iradesini gösterdiğini belirtir. Bu irade, yaratılışın ve olayların nihai belirleyicisidir. Ayetteki bağlamda, Allah'ın dilemesi halinde insanların şirk koşmayacağı, ancak Allah'ın insanlara irade özgürlüğü tanıdığına işaret eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): 'Şirk' kelimesi, Allah'a ortak koşmak, O'nunla birlikte başka ilahlar edinmek anlamında kullanılır. Ayetteki 'mâ eşrakû' ifadesi, Allah'ın dilemesi halinde insanların bu ortak koşma eylemini gerçekleştiremeyeceklerini, dolayısıyla bu eylemin onların kendi tercihleri olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şirk, bir şeyi iki veya daha fazla kişi arasında paylaştırmak anlamına gelir. Dinî terim olarak ise, Allah'a ortak koşmak, O'nunla birlikte başka ilahlar edinmek veya O'nun sıfatlarını başkalarına atfetmektir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın mutlak birliğine karşı yapılan bir eylem olarak şirkin ciddiyetini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'şirk' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini ve tevhidin zıddı olarak konumlandırıldığını açıklar. Şirk, sadece putlara tapmakla sınırlı olmayıp, Allah'tan başkasına güvenmek, O'nun dışındaki varlıklara güç atfetmek gibi geniş bir anlam yelpazesine sahiptir. Ayetteki bağlamda, insanların kendi iradeleriyle şirk koşma eğiliminde oldukları, Allah'ın ise buna müsaade ettiği ancak tasvip etmediği anlaşılır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): 'Hafîz', bir şeyi koruyan, gözeten demektir. Ayetteki 'mâ cealnâke aleyhim hafîzan' ifadesi, peygamberin müşrikleri zorla imana getirme veya onların amellerini sürekli denetleme görevinin olmadığını, sadece tebliğle yükümlü olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hıfz, bir şeyi unutmaktan veya zayi olmaktan korumaktır. 'Hafîz' ise bu görevi üstlenen kişidir. Ayette, Hz. Peygamber'in insanların iman etmelerini zorla sağlamakla veya onları sürekli gözetlemekle görevli olmadığı, görevinin tebliğle sınırlı olduğu vurgulanır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Hafîz, bir şeyi muhafaza eden, koruyan ve gözeten demektir. Kur'an'da Allah için kullanıldığında O'nun her şeyi kuşatan ilmini ve koruyuculuğunu ifade ederken, insanlar için kullanıldığında belirli bir sorumluluk alanında koruma ve gözetimi ifade eder. Ayetteki bağlamda, peygamberin insanları zorla imana getirme veya onların amellerinden sorumlu olma gibi bir 'hafîz'lik görevinin olmadığı açıklanır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): 'Vekîl', bir işi kendisine havale edilen, güvenilen kişidir. Ayetteki 'mâ ente aleyhim bi-vekîl' ifadesi, peygamberin müşriklerin iman etmelerinden veya onların amellerinden sorumlu bir vekil olmadığını, sadece tebliğci olduğunu açıkça belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vekâlet, bir işi başkasına havale etmek ve ona güvenmektir. 'Vekîl' ise kendisine iş havale edilen kişidir. Ayetteki kullanım, peygamberin insanların iman etme veya etmeme tercihlerinden sorumlu bir 'vekîl' olmadığını, onların hidayetinden doğrudan mesul tutulmadığını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'vekîl' kelimesinin Kur'an'da hem Allah için (her şeye vekil olan, her şeyi idare eden) hem de insanlar için (bir işi üstlenen, temsilci) kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki bağlamda, peygamberin insanların iman etme veya etmeme konusunda bir 'vekîl' olarak atanmadığı, yani onların hidayetini garanti etme veya zorla sağlama gibi bir görevinin olmadığı ifade edilir.
En'âm Sûresi
“Velev şâa(A)llâhu mâ eşrakû vemâ ce’alnâke ‘aleyhim hafîzâ(an) vemâ ente ‘aleyhim bivekîl(in)” Allah dileseydi ortak koşmazlardı. Biz seni onların başına bir bekçi yapmadık. Sen onlara vekil (onlardan sorumlu) da değilsin. (6/107)