Veaksemû bi(A)llâhi cehde eymânihim le-in câet-hum âyetun leyu/minunne bihâ(c) kul innemâ-l-âyâtu ‘inda(A)llâh(i)(s) vemâ yuş'irukum ennehâ iżâ câet lâ yu/minûn(e)
Eğer kendilerine (başka) bir mucize gelirse, mutlaka ona inanacaklarına dair en güçlü yeminleriyle Allah'a yemin ettiler. De ki: "Mucizeler ancak Allah katındadır. O mucizeler geldiği vakit de inanmayacaklarını siz ne bileceksiniz?"
Müşrikler, kendilerine bir mucize gelirse ona mutlaka iman edeceklerine dair en ağır yeminleriyle Allah'a yemin ettiler. De ki: "Mucizeler ancak Allah katındadır". Onlara mucizeler geldiğinde de iman etmeyeceklerini siz nerden bileceksiniz?
Bu ayet, müşriklerin yemin ederek mucize gelmesi halinde iman edeceklerine dair iddialarını ve bu iddiaların boşluğunu ele almaktadır. Anahtar kavramlar, yemin, mucize ve iman kavramları etrafında şekillenerek, Allah'ın kudretini ve insanların inkarcılığını vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kasem (قسم), bir şeyi kesinleştirmek ve sağlamlaştırmak için yapılan yemindir. Ayetteki 'aksemû' (أقسموا) fiili, müşriklerin iddialarını güçlendirmek ve inanılırlık kazandırmak amacıyla Allah adına yemin etmelerini ifade eder. Bu, onların sözlerine güvenilirlik katma çabasıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kasem (قسم), bir şeyin doğruluğunu teyit etmek için Allah'ın adını anarak yapılan yemindir. Ayetteki kullanım, müşriklerin, kendilerine bir mucize geldiğinde kesinlikle iman edeceklerine dair verdikleri sözü pekiştirmek için Allah'a yemin etmelerini mecazi olarak anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'kasem' (قسم) kavramı, genellikle bir iddiayı veya vaadi güçlendirmek için kullanılır. Bu ayette, müşriklerin iman etme vaatlerini Allah adına yemin ederek pekiştirmeleri, onların bu vaatlerine ne kadar güvendiklerini gösterme çabasıdır, ancak Kur'an bu yeminin samimiyetsizliğini ima eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cehd (جهد), bir işi yaparken tüm gücü ve enerjiyi sarf etmektir. Ayetteki 'cehde eymânihim' (جهد أيمانهم) ifadesi, müşriklerin yeminlerini en şiddetli ve en kuvvetli şekilde ettiklerini, bu konuda hiçbir çabayı esirgemediklerini belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Cehd (جهد), meşakkat ve zorlukla birlikte bir şeyi elde etmek için gösterilen gayrettir. Bu ayette, müşriklerin yeminlerini 'cehde eymânihim' (جهد أيمانهم) şeklinde ifade etmeleri, yeminlerini olabilecek en güçlü ve bağlayıcı biçimde yaptıklarını, bu konuda tüm güçlerini kullandıklarını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Âyet (آية), Allah'ın kudretine ve bir peygamberin doğruluğuna delalet eden açık bir işarettir. Bu ayette, müşriklerin iman etmek için talep ettikleri 'ayet', peygamberin doğruluğunu kanıtlayacak olağanüstü bir mucizedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Âyet (آية), bir şeyin varlığına veya doğruluğuna işaret eden belirgin bir alamettir. Kur'an'da genellikle Allah'ın kudretini gösteren mucizeler veya evrendeki deliller için kullanılır. Bu ayette, müşriklerin iman etme şartı olarak öne sürdükleri 'ayet', peygamberin getirdiği ilahi bir delildir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Âyet (آية) kavramı, Kur'an'da hem evrensel işaretleri (doğa olayları) hem de peygamberler aracılığıyla gösterilen mucizeleri kapsar. Bu ayetteki 'ayet', müşriklerin iman etmeleri için talep ettikleri, Allah'ın varlığını ve peygamberin doğruluğunu kanıtlayacak somut ve olağanüstü bir delil anlamındadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (إيمان), kalple tasdik, dille ikrar ve azalarla amel etmektir. Ayetteki 'le-yü'minunne' (ليؤمننّ) ifadesi, müşriklerin kendilerine bir mucize geldiğinde kesinlikle inanacaklarına dair verdikleri sözü, yani kalben tasdik edip dilleriyle ikrar edeceklerini belirtir. Ancak ayetin devamı bu iddiayı çürütür.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İman (إيمان), bir şeyi tasdik etmek ve ona güvenmektir. Bu ayette, müşriklerin 'le-yü'minunne' (ليؤمننّ) sözü, onların mucize karşısında tam bir teslimiyet ve güvenle inanacakları iddiasını ifade eder. Ancak Kur'an, onların bu sözlerinin aksine, mucize gelse dahi iman etmeyeceklerini belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): İman (إيمان) kelimesi, Kur'an'da sadece sözlü bir kabulden öte, kalbi bir tasdik ve güveni ifade eder. Ayetteki 'le-yü'minunne' (ليؤمننّ) ifadesi, müşriklerin mucize karşısında göstereceklerini iddia ettikleri bu derin inancı ve teslimiyeti dile getirir, ancak bu iddia, onların gerçek niyetleriyle çelişmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şu'ûr (شعور), bir şeyi hissetmek, idrak etmek ve farkına varmaktır. Ayetteki 'mâ yüş'irukum' (وما يشعركم) ifadesi, 'sizi neyin farkına vardıracağını veya neyin size hissettireceğini' sorarak, muhatapların müşriklerin gerçek niyetini ve mucize gelse dahi iman etmeyeceklerini anlamalarını sağlamayı amaçlar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Şu'ûr (شعور), bir şeyin iç yüzünü bilmek ve ona vakıf olmaktır. 'Mâ yüş'irukum' (وما يشعركم) ifadesi, 'sizi neyin haberdar edeceğini, neyin size bildireceğini' anlamında kullanılarak, muhatapların müşriklerin iman etmeyecekleri gerçeğini idrak etmelerini teşvik eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Şu'ûr (شعور), bir şeyin gizli yönlerini veya sonuçlarını anlamaktır. Ayetteki 'mâ yüş'irukum' (وما يشعركم) ifadesi, 'sizi neyin bilgilendireceğini, neyin size bu gerçeği hissettireceğini' sorarak, müşriklerin yeminlerinin samimiyetsizliğini ve mucize gelse dahi iman etmeyecekleri gerçeğini muhatapların idrak etmelerini sağlamayı hedefler.
En'âm Sûresi
“Veaksemû bi(A)llâhi cehde eymânihim le-in câet-hum âyetun leyu/minunne bihâ kul innemâ-l-âyâtu ‘inda(A)llâh(i) vemâ yuş’irukum ennehâ izâ câet lâ yu/minûn(e)” Eğer kendilerine bir mucize gelirse, mutlaka ona inanacaklarına dair Allah adını anarak en kuvvetli yeminlerini ettiler. De ki: “Mucizeler ancak Allah katındadır. O mucizeler geldiği vakit de inanmayacaklarını siz ne bileceksiniz?” (6/109)
Meallerde mucize-delil olarak meallendirilen “ayet” iz-işaret-nişan ma’nâlarınada gelmektedir.
Bakara 158. Âyeti kerimede Allah’ın nişanlarından bahseden;
(158-) İnnesSafa velMervete min şeairillah* femen haccel Beyte evı'temera fela cünaha aleyhi en yettavvefe Bihima* ve men tetavve'a hayren feinnAllahe Şakirün Aliym;
* Şüphesiz Safa ile Merve, Allah’ın (dininin) nişanelerindendir. Onun için her kim hac ve umre niyetiyle Kâbe’yi ziyaret eder ve onları da tavaf ederse, bunda bir günah yoktur. Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah onu bilir, karşılığını verir.
Safa ve Merve tepeleri Allah’ın işaretlerindendir, yani bir başka ifade ile Allah’lık işaretlerindendir, nasıl ki kişi ikâmet ettiği yerden gidip hacı oluyor sonra tekrar asli vatanına dönüyor işte onun gibi, Safa mutlak safiyet demektir, kendi saflığını idrak etmesi kişinin Safa tepesine çıkmasıdır, safiyete ermesi, Merve de mürüvettini, kendi hakikatini idrak etmesi, iyiliklerini güzelliklerini idrak etmesidir.
Safa’dan Merve’ye doğru başlayan bir seyir vardır, bir de Merve’den Safa’ya doğru bir seyir vardır, Safa’dan Merve’ye gitmek Aklı Küll’den Nefsi Külle nüzul etmek, inmek, Merve’den Safa’ya gitmek ise Nefsi Küll’den Aklı Külle yönelmektir.[82]
İşte bu Allah’ın nişaneleri olan nefsi küll ve aklı külle uymayarak kendi nefsi emmare ve birimsel akılları ile hareket ederler.